yusuf-kupeli

Yusuf Küpeli’nin Ardından

Abdullah Gürgün

Ben 1970’li yılların başında İsveç’e gitmiştim. Yusuf Küpeli 1980’li yılların başında gelmiş. Stockholm’de yaklaşık kırk yıl kadar aynı havayı koklamışız.

1974 yılında İsveç’e iltica etmiş olan devrimcilerin derneği durumundaki “İsveç Türkiyeliler Birliği” isimli derneğin başkanı oldum. Önceki başkanı deniz subaylığından solculuk nedeniyle atılmış olan Alkım Altuğ isminde çok değerli bir arkadaştı. Yönetimde de Sarp Kuray’ın denizci arkadaşları vardı. Ben başkan olduktan sonra dernek Aydınlıkçıların çizgisine kaydı ve daha sonraları Türkiye Halk Birliği adını alıp Aydınlıkçıların Avrupa’daki örgütü Türkiye Halk Birlikleri Federasyonu’na bağlandı. 1974 yılında bir de “Birlik” isimli bir dergi çıkardık. Dergiyi 1978 yılında kurduğumuz İsveç Türk Dernekleri Federasyonu’na devrettik.

Yusuf Küpeli ise 1980’li yılların başında İsveç’e gelince TKP’nin İsveç temsilcisi oldu. Biz onlara, “Sosyal faşistler” onlar bize, “Maocu faşistler” diyorlardı. Dolayısıyla aramızda herhangi bir dostluk söz konusu olmadığı gibi birbirimizin baş düşmanlarıydık.

Küpeli’nin diğer gruplar içinde de saygınlığı yoktu. Yalnız Doğu Perinçek ve Aydınlık grubuna karşı değil, kurucularından olduğu THKP-C liderlerine, Mahir Çayan’a da çok ağır ithamlarda bulunuyordu. İsveç’te yaşamaya başlayan, artık aramızda olmayan ve tüm sol grupların –tüm eleştirilerine rağmen- sayıp sevdikleri Mihri Belli’ye ve Orhan Savaşçı’ya da öyle. Tüm bu nedenlerle Yusuf Küpeli’yle tanışmadım, tanışmak da istemedim. Sadece bir kez, işkence konulu bir radyo programı için aradım… Onu anlatacağım…Anılarını, tanık olduğu olayları, görüşlerini 2000’li yıllarda başlattığı www.sinbad.nu internet sitesinde okumak mümkün. O dönemleri, birbirlerini suçlayan gençlik liderlerini, o dönemin bazı karanlıkta kalmış olaylarını araştırmak isteyenler için ilginç olabilir. Özellikle İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom ve Hava Yüzbaşı İlyas Aydın cinayetleri… Ama doğruluğu, nesnelliği çok kuşkulu pekçok bilginin ve iddianın çok titiz araştırılmaya, diğer kaynaklarla karşılaştırılmaya ve doğrulatılmaya ihtiyacı var. Kendini, kendi savlarını ispat etme çabası içerisinde, öfke yüklü, dedikodu, iftira, karalama, hakaret diyebileceğimiz türden ifadeler yoğun…

Yusuf Küpeli ile iki toplantıda bir arada bulundum. Bir tanesi 1992 ya da 93 yılında olmalı. Değerli yazarımız Aziz Nesin günlük bir gazete çıkarmak için kolları sıvamıştı. Bu amaçla Onbinler diye bir şirket kurdu. Gazete’nin tanıtımı ve destek istemek için Stockholm’e de geldi. Bir toplantı düzenlendi. İki yüze yakın kişinin katıldığı bu toplantıya katılan Yusuf Küpeli de temsilci olmak istediğini söyledi. Aziz Nesin’in ismiyle hitap ederek senli benli konuştuğu Küpeli temsilci yapıldı. Ancak bir avuç TKP’li dışında kimsenin tanımadığı ve solcuların bile itibar etmediği temsilci başarılı olamadı. Aziz Nesin ve Onbinler daha sonra Aydınlık grubuyla birlikte Aydınlık Gazetesi’ni çıkardı. Aziz Nesin sanırım bir daha onu aramadı. İsveç temsilciliği görevini ben üstlendim.

Küpeli’yi gördüğüm diğer toplantı, Avukat Turgut Kazan, isimlerini anımsayamadığım bir milletvekili ve İçişleri Bakanlığı’ndan bir yetkilinin de katıldığı “Türk işçilerinin sorunları” konulu bir konferanstı. İsveç Türk İşçi Dernekleri Federasyonu düzenlemişti.

İçişleri Bakanlığı yetkilisi yurtdışındaki işçilerimize yönelik çalışmalarını anlatmaya başlamıştı ki, en arkadan, “SİZİN İŞİNİZ İŞKENCE ETMEK İŞKENCE!” diye bir feryat koptu. Yusuf Küpeli protesto eylemi yapıyordu. Ne var ki ne işçiler ne de İşçi Dernekleri Federasyonu etkilendi. Küpeli nazikçe salondan çıkarıldı. Küpeli, maceracılığa karşı olduğunu yazıp çizmesine karşın, işçi sorunlarının konuşulduğu ve işçilerin soru sorma fırsatı olarak gördükleri toplantıda onlardan çok kopuk bir “slogan atma eylemi” gerçekleştirmişti. Ne yazık ki, köyün delisi durumuna düşmüştü.

İsveç’e çok sayıda devrimci iltica etmişti. Pek çoğu da ağır işkencelerden geçmişlerdi. Buna rağmen hiç biri bu protestoya katılmamışlardı. Bu toplantı sanırım 1987 yılında düzenlenmişti.

Ancak bu olay beni etkilemişti. İşkence görmüş pek çok arkadaşla radyo programları yaptım. Türkiye’de İstanbul, İzmir, Ankara, Diyarbakır’da, Adana’da yalnız işkence görenlerle değil, doktorlar, psikologlar, avukatlarla görüştüm. Küpeli’yi de telefonla aradım. Ancak radyoda konuşmayı kabul etmedi. Sebep de göstermedi. Kısa, öz, kararlı, “Ben istemiyorum” dedi. İlk, tek ve son konuşmamız bu oldu.

Fakat www.sinbad.nu isimli kendi sitesinde anlatmış. Üstünden yıllar geçmiş olsa da, beğenelim, beğenmeyelim, tüm günahı ve tüm sevabıyla vatan için gençliklerini feda etmiş insanların çektiklerini bilmemiz gerek. İşte Küpelinin kendi anlattıkları:

beni öldürmeye gelmiş olanları aldatarak sağ kurtulmamın ardından; Harbiye’de daracık ufak bir hücrede yirmi gün prangalı ve kelepçeli olarak kalacaktım- ileride Vietnam’da, “kaplan kafesi” denen hücreleri gördüğümde, bu yirmi gün kapatılmış olduğum yer aklıma gelecekti hemen… Ayaklarıma kelepçelenmiş olan en az elli kiloluk prangamı (ayağıma bağlı demir gülleyi) langur lungur sürükleyerek tuvalete götürülüp kapısı açık bırakılan tuvalette altımı temizleyemeden çıkartılarak geri götürülmelerimin ardından, kendilerini “kontragerilla” olarak tanıtanların merkezinde oniki gün kadar işkence görecektim

Korkunç elektrik işkencesini tanımamın ardından, Selimiye’de, kimseye yapılmayan biçimde, mazgal deliği bile olmayan, gecenin-gündüzün kaybedildiği rutubetten sırılsıklam bir hücrede banyo yaptırılmadan 10 ay kadar tutulup ağır biçimde hastalanacaktım. Buna karşın, Ecevit iktidarına dek hastahaneye götürülmeyecektim. Göğüs hastalıkları uzmanı hekim albay, daha sonra, öleceğimi sandıklarını söyleyecekti...”

Orada da, Haydarpaşa Askeri Hastahanesi’nde de, doktor raporuna karşın, yer seviyesinin altından, güneş almayan bir yerde, “tehlikeli” kabul edilen akıl hastalarının kapatıldığı rutubetli bir bodrumda dokuz- on ay kadar aralıklarla tutulacaktım… Çok iyi bir insan olan ve adını hiç unutmadığım kalp hastalıkları uzmanı binbaşı Dr. Doğan Toraman, “Bu hastalıkla hapiste kalamaz, serbest bırakılmalıdır!”, diye rapor vermek isteyecekti. Diğerleri içeride iken bırakılmayı kabul etmeyecek ve doktorun sözünü ettiği bu raporu rededecektim. Doktor tavrım karşısında şaşıracaktı ve ben bundan kimseye söz etmeyecektim… Bu kez aynı doktor, Doğan Toraman, “tutulmakta olduğum rutubetli bodrumda iyileşemeyeceğim, oradan hastahanenin daha sağlıklı bir bölümüne alınmam”, gerektiği üzerine rapor yazacaktı… Ben aynı yerde tutulurken, Doğan Toraman kaybolacak, bir daha hekim olarak karşıma çıkmayacaktı… “

Kimseye yapılmayan biçimde on ay kadar tutulduğum ve sadece bir tek benzeri daha olan söz konusu sırılsıklam hücremde, sadece kırk mumluk bir ampulle aydınlanan ve gecenin- gündüzün kaybedildiği hücremde, günde üç kez tuvalete götürülmekte idim. Birkaç dakika içinde yapmak zorunda olduğum işi yaparken, tuvalet kapım açık tutulmakta idi… Aynı sırılsıklam pis hücrede, birçok kez, eski gazete kağıtlarının üzerine tuvaletimi yapmak zorunda kalacaktım… Daha sonra, idrarım için plastik bir kap vereceklerdi…”

“…ayak ve el parmaklarımdan, daha sonra da kulak mememden elektiriğe bağlayacaklardı… Bu, elektrik işkencesi, daha önce hayal edemeyeceğim ölçüde korkunç birşeydi. İnsanın tüm hücreleri tek tek yırtılıyormuş gibi olurken, ağzından, kendisinin dahi tanıyamayacağı, normal durumda asla yapamayacağı veya taklit edemeyeceği korkunç bir çığlık kendiliğinden dökülüyordu. Ve insan kendi kendisinden utanıyordu… Elektrodlar el serçe parmağına ve kulak memesine bağlanınca, çığlık dahi atamıyordunuz, öyle ağzınız açık kasılıp kalıyordunuz… Gözlerim bantlı iken elektrik veren kişi, “Bağır orospu çocuğu, ben buna yirmi dakika dayanıyorum!”, diyerek sadistçe ve nefretle haykırıyordu… Bağırırken kafam havaya kalktığında, gözümün üstündeki bandın altında kalmış hafif aralıktan bir an için işkencecinin yüzünü seçebilecektim. “Solcu” tipi bıyıkları olan ve dışarıda görseniz dış görünüşüne bakarak “solcu” sanabileceğiniz ve muhtemelen Kars taraflarından, güney Kafkasya taraflarından bir tipti bu. İşkence uzmanı kişi, manyetolu telefona benzeyen bir aletin kolunu çevirerek elektrik vermekteydi. Yaptığı işten zevk aldığı ve kurbanı ile yarıştığı belli idi…”

“…birtakım alçakların ölümü kullanacakları aklıma gelecekti. Ölümü onlara, “sol” etiketli ajanprovokatörlere, alçaklara ve bunların arasına karışmış ahmaklara teslim etmeme düşüncesi ile, becerebilirsem sağ kalmaya karar verecektim… “Komünist olarak ölmek” hırsıyla, Ömer Seyfettin’in “başını vermeyen şehidi” gibi, ölümü alçaklara teslim etmeme düşüncesi ile, onları, operasyonu yapanları aldatarak sağ kalmayı deneyecektim…”

2015/ 06/ 16 ( http://www.sinbad.nu/yasamkar.htm )

Yusuf Küpeli’nin birkaç gün önce (26 Aralık 2021 gecesi) öldüğü haberini okuyunca kalemimden bu satırlar döküldü. Aklıma Yunus Emre’nin şu dörtlüğü geldi:

Bir garip ölmüş diyeler

üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin

Sevenlerinin ve sevdiklerinin başı sağ olsun.

Abdullah Gürgün

Etiketler

Bir Yanıt Yazın