Ayrılmak

YÜREĞİMDE PATLAYAN BOMBA!

Celal Ulusoy

Eylül ayının bütün dinginliği üzerindeydi yine; hırçınlığını bir yana atmış kıpırtısız duruyordu karşımda. Deli poyrazın önünde asabileşen ve bir eşkıya gibi yolları kesen, kayaları tokatlayan, kıyıları döven azgın dalgaların sahibi o değildi sanki. Karadeniz diyorlardı adına; ama ne derlerse desinler ben maviden yanaydım…

İlk kez bu kadar yakın olacaktık ona sahildeki evimizde. Böylece seyir halindeki bir gemide hissedecektik kendimizi, zaman zaman huysuzlaşan dalgalara aldırmadan. Ve her gün, kocaman bir Trabzon ekmeği gibi kızaran güneşin batışını izleme şansımız olacaktı güverteden. Böyle düşünüyorduk günlerdir ve bambaşka bir hayat planlıyorduk yeni yuvamızda.

Mutlu olmam gerekiyordu… Bunu çok istiyordum; ama nedense içimde tanımlayamadığım bir boşluk vardı ve bu isteğimi hiç acımadan “kara delik” gibi yutuyordu. Önümdeki güzelim denizin bile tadını çıkaramıyordum bu aralar. Ne zaman iştahla baksam içimde bir kuruntu, ağzımda yabancı bir tat… Hayatımda bir yanlışlık mı, yoksa bir eksiklik mi vardı bilemiyordum. On dört yıl oldu bir umutla buralara geleli. Birazcık mutluluk dışında çok fazla da bir şey istememiştim. Olmadı… Komşularımızın ve dostlarımızın bütün çabalarına rağmen ne tam olarak alışabildim ne de sevebildim… Oysa ne çok istemiştim serin, “mavi” sularla kucaklaşmayı… ne çok!…

Mesai bitimi Kerem gelecekti; mutfakta yapılması gereken işlere bakacaktık birlikte. Müteahhitle öyle anlaşmıştık: mutfak ve banyoyu istediğimiz şekilde biz yapacaktık.  Onca yağmurdan sonra günlük güneşlik bir hava olmasına rağmen, hiç de havamda değildim onu beklerken. Belki de öğlen uykusundan uyanamamıştım henüz… Bugünlerde biraz fazla uyuduğumun farkındaydım. Biliyorum, sadece buranın havasından değildi yaşadıklarım. Günlerce yağan yağmur, sis; yarı karanlık ortam ve karşımda kararan bir deniz; beni bunaltan, depresyona sokan sadece bunlar değildi. Gelecekle ilgili karışık düşünceler taşıyordum birkaç gündür ve bir karar verme noktasına doğru doludizgin gittiğimi hissediyordum.

Oysa bu ev için ne hayaller kurmuş, ne planlar yapmıştım… Geldiğimizden beri kirada oturuyorduk. Bu kadar uzun süre kalacağımızı hesap edememiştik başlarda. Ama çakılıp kalmıştık işte… Kendimize ait bir evde oturma ihtimalinin ve zevkimize göre donatmanın heyecanını yaşıyorduk… O yüzden Kerem’i beklemeden, biraz da erken gelmiştim buraya; ama keyfim kaçmıştı bir kere… Kafam dağılır düşüncesiyle odaları dolaşayım dedim; oturma odası, çocuk odası ve yatak odası…

Yatak odaları yıllardır heyecanlandırmıyordu beni. Sıradan bir oda özelliğinden bir türlü kurtulamadı gözümde; giyin soyun yat kalk, giyin soyun yat kalk… yanımda bir adam… Yeterince tanıyor muydum?… Sevgilim mi, dostum mu, arkadaşım mı, kocam mı, yoksa bir yabancı mı? Sorgulanan biri… İnanamayacaksınız ama iki çocuğu böyle bir odada yaptık biz, sıcak sevişmeler ve ateşli sahneler yaratamadan. Nasıl olduğunu ben de anlamadım; ama oldu işte!…

***

Ben hiçbir zaman, nerede hata yaptım diye sormadım, soramadım kendime. Geçmişimle, hatalarımla bir türlü yüzleşemedim bugüne kadar. Çünkü geçmişte kalan kabus dolu günleri hatırlamak bile istemiyordum korkumdan. İstemediğim birçok şeyi tekrar yaşamaktan çekindim hep. Acılar yüreğimde bir ur gibi dururken, hiçbir şey olmamış gibi yapamazdım. Yapamadım da… Öteledim durdum her şeyi, zaman en iyi ilaçtır diye.

Ama acı hatıralar bırakmıyordu peşimi; son günlerde yine rahatsız etmeye başladı ara ara. Bugün yine oralarda dolaşıyorum; zaman tüneline girdim bir kez daha: Ben Gazi Eğitim’in Resim Bölümünde, Engin ise Teknik Eğitimde okuyorduk o sıralar. Ben ikinci sınıfta, Engin son sınıftaydı. İlk yıl rahat rahat gittiğimiz okullarımıza ikinci yıl tek başına gidemez hale gelmiştik; ortalık oldukça karışıktı…

Oysa geçen yıl her şey ne kadar da güzeldi… Farklı düşüncelere sahip olsak da, aramızda en küçük bir sorun yaşanmamıştı. Tartışmalarımızın sonunda birbirimizi ikna edemesek de birlikte aynı sınıfta olmayı başarabiliyorduk. Sonuçta hepimiz idealist ve yurtseverdik. Amacımız birdi ve ülkemize en iyi şekilde hizmet etmek istiyorduk. Ayrıca, daha iyi koşullarda yaşayabileceğimiz daha güzel bir dünya hayal ederken, bunun bizim için bir hak ve görev olduğunu düşünüyorduk.

Ne olduysa oldu, aramıza düşmanlık girdi birden ve birbirimize katlanamaz hale geldik. Aramıza örülen aşılmaz bir duvarla ayrıştırıldık. Yeni öğretim yılına bambaşka bir ortamda girdik: Dövüldük, dışlandık, hakarete uğradık. “Gazi’de size yer yok!” diyerek kapı dışarı edildik. O nedenle, biz de okullarımıza grup halinde gidip gelerek okuma hakkımızı korumaya çalıştık.

Ben neyse de, Engin’in ihtiyacı bile yoktu okumaya; ailesinin ekonomik durumu çok iyiydi. Sırf yüksekokul mezunu olmak için bitirmek istiyordu okulu. İddialı ve ataktı; ağzı laf yapardı. Aynı kasabadandık, ben lisede, o ise Sanat Enstitüsünde okumuştuk. Uzaktan da olsa tanışıyorduk. Çocukluğundan beri liderlik özellikleri taşıyordu. O’na olan hayranlığım daha o yıllarda başlamıştı. O yüzden başlarındaydı arkadaşlarının; hepimiz ona güvendiğimiz için takılıyorduk peşine.

Geçen yıl okula başladıktan iki üç ay sonra gelişti ilişkilerimiz. Hemşerilik duygularıyla başlayan yakınlaşma önce siyasi sonra da duygusal yakınlaşmaya dönüşüverdi ister istemez. Daha sonra da ayrılamaz olduk… Yaz tatilinde nişan yaptık memlekette. Önümüzdeki yaz da evlenecektik. Engin, Maltepe’den bir daire kiralamıştı tek başına. Ben de Kızılay civarındaki bir özel yurtta kalıyordum. Son günlerde onun evinde geceliyordum sık sık. O gün de öyle yapmış, birlikte gitmiştik buluşma yerine. Bir tuzağın bizi beklediğini nereden bilebilirdik… Korkunç bir gürültünün içinde kaybolduğumu hatırlıyorum sadece.

***

Oda arkadaşım Aslı anlattı olanları biraz. “Ben de tam bilmiyorum, gazetelerden okudum” dedi. Her gün arkadaşlarla buluştuğumuz kahvede patlama olmuştu.  Yaralılar vardı. Başıma çarpan bir cismin açtığı yara dışında, yine çarpmadan kaynaklanan ezikler, çizikler ve berelenmeler vardı yüzümde, sırtımda ve kollarımda. Ancak kulaklarım yeterince duymadığı gibi, geçmişime ait bir şeyleri de hatırlamıyordum. Doktorlar ağır bir travma geçirdiğimi, bu yüzdende geçici bir hafıza kaybı yaşadığımı söylediler.

Üç gün uyutmuşlar beni. Üçüncü gün açmışım gözlerimi. Hiçbir şey hatırlamıyordum. Kimim? Neredeyim? Bilmiyordum… Bir sis bulutu içindeydim sanki. Verilen ilaçların da etkisi olmuş… Kendime sekizinci gün gelebildim biraz. Annem babam gelmişler memleketten, hayal meyal hatırladım onları, konuşamadık fazla. Bir süre için, her gün ziyaretime geldiler.

Olaydan sonra 14. gündü; hemşire hanımla, Asabiye Doktoru geldi yanıma. “Kendinizi bugün nasıl hissediyorsunuz? Geçmişinizle ilgili yeni bir şeyler hatırlamaya başladınız mı?” diye sordu doktor. Pek fazla bir şey hatırlamadığımı söyledim ona. Hemşire, “Hamile olduğunuzu biliyor muydunuz?” deyince, bir şimşek çaktı beynimde ve her şeyi hatırlamaya başlamıştım sanki. Karnımdan yukarı doğru bir yangının büyüdüğünü hissettim önce, sonra da “Engiiiiiin!..” diye bir çığlık koyuvermiş, peşi sıra da bayılmışım. Ayılır ayılmaz da ”Engin! Engin! Engin nerede, ona ne oldu?” diyerek deliler gibi bağırdığımı hatırlıyorum.

Kimse bir şey söylemiyordu. Ben boşuna çırpınıyordum. Yatıştırıcı iğne yaptılar; iki gün daha uyudum böylece… Uyandığımda başucumda babamı buldum.

Engin’le ilgili ilk bilgiyi o verdi: “Engin ağır yaralı kızım, Hacettepe’de yatıyor” dedi. “Onu görmem gerekir, beni ona götürün!” desem de kimse ciddiye almadı beni. Babamın yüzünden ve ifade tarzından anlamalıydım Engin’in öldüğünü. Ağır yaralı, ağır hasta demek bir anlamda kaybettik demektir bizimi oralarda. Ama kabullenemedim işte; konduramadım ölümü sevdiğim insana. Babama inanmak istedim. Onun söyledikleriyle umudumu kaynaştırdım içimde. Ve hem dua ettim hem de sessizce ağladım…

Bu arada, adının Kerem Gündüz olduğu önlüğünde yazılı bir doktor sık sık ziyaret ederek moral vermeye çalıştı bana. Hastaneye getirdikleri gün acil nöbetindeymiş, o bakmış bana. O günden sonra da sık sık yoklamış beni. Dahiliye ihtisası yapıyormuş burada.

Engin’in nişanlım olduğunu babamdan öğrenmiş. Evli olmadığımızı anlayınca hamile olduğumdan hiç bahsetmemiş haliyle. Nasıl olsa bir gün onlar da anlayacaklardır diye düşünmüş olsa gerek. Doktorun benimle yakından ilgilenip, hakkımda ayrıntılı bilgi istemesi Aslı’nın da dikkatini çekmiş ki, bana anlattı aralarında geçen konuşmaları. Hatta, “Ben de sizdenim!” demiş laf arasında.

Kahredici gerçeği, ziyaretime gelen bir sınıf arkadaşımdan öğrendim: Engin ölmüştü. Bir daha kaybetmiştim kendimi, kıyamet yıkımının içinde. Bir kez daha inletmiştim hastaneyi “Engiiiin!” çığlıklarıyla. Zavallı arkadaşım bana baş sağlığı dilerken benim haberimin olduğunu sanıyormuş. Benim bu halimi görünce iyice bir paniklemiş, korkmuş… Bin pişman olmuş söylediklerinden. “Dilim tutulsaydı da sana söylemeseydim keşke Engin’i” diyerek özür diledi sonradan. Ama iş işten geçmiş; acı gerçekliğin içinde bir kez daha yanmıştı yüreğim.

Taburcu olduktan günlerce sonra, aynı arkadaşım olan biteni bütün ayrıntılarıyla anlattı. O gün o da oradaymış; birkaç arkadaşıyla dışarda nöbet tutuyorlarmış. Yaşananların bazılarına tanık olmuş, bazılarını da gazetelerden okumuş. Anlattığını göre bomba tam da Engin’in oturduğu masada o oturur oturmaz patlamış. Sanki onu bekliyorlarmış gibi… Engin’le birlikte dört kişi orada, iki arkadaş da hastanede hayatını kaybetmiş. Ayrıca ben de dahil onlarca da yaralı varmış. Birçoğu da benimle birlikte bu hastanedeymiş. Zavallı arkadaşım bunları bana anlatırken, sanki her şeyi yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlı ve üzgündü. Sıkıca sarıldık birbirimize ve ağlaştık bir süre, “ağlatıcı kadınlar” gibi.

Engin’i unutmam mümkün değildi. Her an aklımda, her an onunlaydım. “Neden beni terk ettin! Neden tek başına gittin! Haksızlık bu, seninle ben de gitmeliydim! Yoksa sensiz yaşayamam!” diyerek ağladım durdum. Bazen kendi kendime konuşuyor bazen de içten içe söyleniyor, bize tuzak kuranlara bütün lanetleri yağdırıyordum. Biz kimseye bir şey yapmamıştık; sadece okumak istiyorduk. Bunu bize çok görmüşler, bize kıymışlardı.

Ben geçmişin girdabına dalmış bunları düşünürken, bir ses geldi kulağıma. Kapı vuruluyordu sanki. Ardından birinin “Meral! Meral!” diye beni seslendiğini fark ettim. Bulunduğum yeri, niçin burada olduğumu hatırladım birden. Geçmişe yapmış olduğum yolculuk sona ermiş kocamı hatırlamıştım. “Ne kadar bahtsız bir kadınım ben!” demek geçti içimden kocama kapıyı açarken.

Yahu neredesin? İki saattir kapıya vuruyor, sana sesleniyorum. Uyuya mı kaldın bomboş evde? Yoksa duşta mıydın diyeceğim geliyor ama ortada doğru dürüst banyo da yok!”

Karadeniz’i seyredeyim derken dalmış gitmişim işte…”

Yeni bir eve sahip olmanın keyfi vardı üzerinde, “Kaç yıldır buradayız ama şu denize dalıp çıktığını pek görmedim” diyerek takıldı aklı sıra. Ben de, “Bir kez uygun bir yere götürdün de dalmadık mı? Varsa yoksa hastaların…” diyerek verdim cevabımı. Oysa ben de bir kez olsun istememiştim. “Sen istedin de götürmedim mi? Bir iki kez çocuklarla gittik; onlarla ben girdim sen bütün ısrarlarımıza rağmen ayaklarını bile sokmadın. Bazen de ben çocuklarla gittim sen işlerim var deyip yan çizdin…” Ne diyebilirdim, haklıydı… “Sen de haklısın! En iyisi biz işimize bakalım” diyerek geçtim mutfağa.

Yeni evimizdeki işimizi bitirip eve dönmüştük ama ben hala geçmişin acı kayıpları içinde Engin’i arıyordum. Onu unutamamanın, zihnimde ve kalbimde taşımamın yorgunluğu bitirmişti beni yıllardır. Kerem’le nasıl evlendiğimi bile hatırlamıyordum doğru dürüst. Oğlumun doğumuyla biraz onunla avunup kendime gelsem de yetmedi tekrar kendim olmaya… Okula bile bir kez gidip ben geldim diyemedim. Arkadaşlarım hızlı eğitimle mezun olup gittikleri halde içimden onlara takılmak gelmedi. O bomba sadece Engin’den ayırmamıştı beni, bütün geçmişimden de, geleceğimden de koparmıştı aslında. O bomba tam da yüreğimde patlamıştı; tedavisi mümkün olmayan bir yara açtığından belliydi bu.

Bir yandan günlerimi yeni evimizi taşınma hazırlıkları içinde geçirirken, diğer yandan bunun anlamsızlığını düşünüyordum. İçimde, bu kasabada yaşama isteği kalmamıştı; her şey boşuna gayretti bu yüzden. Kendimi buralarda kaybolmuş, kimliğini, kişiliğini yitirmiş biri gibi görüyor, çocuklarımın da aynı durumlara düşmesini önlemek için kendimce çıkış yolu arıyordum. Kocama bu konuyu her açtığımda, “Ben buradan ayrılamam! Bunca yıl çalıştım; bir adım var burada ve önemli bir hasta çevresi edindim.  Onlara karşı olan sorumluluklarımı bir çırpıda silip atamam. Onları yüzüstü bırakıp gidemem. Ayrıca nereye gidersek gidelim hem maddi hem de sosyal olarak buradaki ortamı asla bulamam, hele büyük bir şehirde… Kaybolur gideriz!…” yanıtını aldım.

***

Keremle bunları tartışırken geçmişe doğru kaydı yine düşüncelerim. Hayatımızın o arsız, acımasız ve alabildiğine akışkan bir zaman dilimine doğru. İçimizde kontrolü zor bir tutku, aklımızda zamana yenik düşme endişesi ve sonsuz bir sevda gibi duran gerçeklik. Alıp götürüyordu bizi… Sahi, onunla nasıl evlenmiştim?..

Yaşadığımız olayın ve Engin’i kaybetmenin acısını yaşarken karnımdaki bebeği unutmuştum bir süre. Doktora göre o karnımda büyümeye devam ediyordu. Üç buçuk aylıktı ve sağlıklıydı. Hastanede daha çok psikolojik tedavi görmüş, kendimi toparlamaya çalışmıştım. Özellikle Dr. Kerem beyin getirdiği resim malzemeleriyle yaptığım karalamalar oldukça işime yaradı. Ayrıca, “Acını biliyorum ve içtenlikle paylaşıyorum ama hayat devam ediyor… Kaybettiklerimizin anısını yaşatmanın dışında fazla yapabileceğimiz bir şey yok! Bundan sonra hem kendin, hem de bebeğin için yaşaman gerektiğini sakın unutma! Eminim nişanlın da bunu isterdi!” diyerek bana moral veren konuşmaları yaşama isteğimi artırdı.

Durumumu hastanedekiler hariç, benim dışımda sadece oda arkadaşım Aslı biliyordu: Karnımda evlilik dışı bir bebek vardı ve bu içinde bulunduğum durumun en dayanılmaz gerçeğiydi. Üstelik babası da hayatta değildi. Ancak her şeye rağmen onu doğurmakta kararlıydım. O sevgilimden bana kalan tek varlıktı ve beni hayata bağlayacaktı. Aklıma ondan kurtulmak fikri hiç gelmemişti. Doğumdan sonrası kolaydı da doğuma kadar ne yapacaktık? Okul, yaşadığımız olaydan sonra süresiz olarak kapanmıştı. Öyle olmasa bile benim okula gitmem bir daha söz konusu olamazdı; öyle geçiriyordum aklımdan. Bu durumda Ankara‘da da kalamazdım. Memlekete gitsem, çevremden ve ailemden daha ne kadar saklayabilirdim. Yoksa onlara gerçeği söylemeli miydim? “Zaman gittikçe daralıyor! Acilen bir çözüm yolu bulmalıyız!” dedim Aslı’ya. Bana yardım edebileceğini düşündüğüm tek kişi oydu… Bir süre yurtta kalmayı düşünüyordum; ama ya daha sonra?..

Hastane odasında kara kara bunları düşünürken, ortalığın sakinleştiği bir saatte Dr. Kerem girdi odama. Kendimi nasıl hissettiğimi sordu. “Bebeğimle birlikte, acılarımıza sarılıp yaşamaya çalışıyoruz.” yanıtını verdim ona. Biraz tedirgin ve heyecanlı bir hali vardı üzerinde. “İzin verirsen seninle önemli bir şey konuşmak istiyorum” dedi. Artık senli benli olmuştuk. “Ne zamandan beri doktorlar hastalarından izin alarak konuşur oldu?” diyerek takıldım. “Öyle değil” dedi. “Seninle ilk kez doktor olarak değil bir arkadaş olarak konuşacağım; ama nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum.” Merakla yüzüne baktım. O konuşmasına devam etti: “Beni yanlış anlamandan korktuğum için tedirginim biraz. İlk kez, talihsiz bir olaydan dolayı karşılaştık burada. O nedenle, beni yeterince tanıdığını söyleyemem. Hiç tanımıyorsun bile denebilir. Ama ben seni epeyce bir tanıdım… Durumunun nazikliğini çok iyi biliyorum. Ayrıca doktor-hasta ilişkisinde sınırları aştığımı da biliyorum. İçinde bulunduğumuz ortama uygun olup olmadığını da düşünmeden benimle evlenir misin demeye geldim sana… Ne dersin? Bir iki gün sonra taburcu olup gideceksin ve ben seni bir daha nerede nasıl arayıp bulacağımı bilmiyorum. Seni şaşırttığımı biliyorum; ama başka çarem yoktu ve sana bu soruyu sormadan gitmene izin veremezdim.”

Ne kadar şaşırdığımı bilemezsiniz. Aptal aptal yüzüne baktım bir süre. Bu teklifi bana acıdığından yapabilirdi, durumumdan faydalanmak istiyor olabilirdi. Böyle düşünüp terslemem içten bile değildi. Sadece “Beni çok şaşırtınız Kerem Bey! Böyle bir teklifi hiç beklemiyordum doğrusu. Ne diyeceğimi bilemiyorum… Sizi kırmak da istemiyorum ama… Siz en iyisi, bir iki gün düşünmeme izin verin bana. Öncelikle duyarlılığınız, benimle yakından ilgilendiğiniz ve beni düşündüğünüz için çok teşekkür ederim.” “İnanın bu zor günlerinizde bir de benimle uğraşmanızı istemezdim, ama buna mecburdum. Yanıtınızı sabırla bekleyeceğim” diyerek ayrıldı yanımdan.

O gittikten sonra uzun uzun düşündüm. İçtenliğinden, samimiyetinden ve insanlığından hiç şüphem yoktu. Bir aydan fazladır gerek doktor gerekse arkadaş olarak beni her gün merak edip ziyaret eden, moral veren, yaşam desteği olan bu insanı bir de yanlış mı anlayacaktım yani. Böyle bir ihtimal bile utandırırdı insanı. Beni ne kadar sevdiğini bilmiyordum. Samimi olmam gerekirse acıma duygusunun öne çıktığını düşünüyordum. Böyle insani ve doğal bir duygu kötü olabilir miydi? Zor günlerimde çözüm ararken elini uzatan bu insana nasıl hayır diyebilirdim?

Diyemedim de…

Bir ay sonra yakın birkaç arkadaşımızın huzurunda yıldırım nikahıyla evlendim onunla. O gün Kerem’in “Seni hastaneden zorla kaçırmış gibi olduğumu biliyorum. Belki de durumundan faydalandım. Ama şunu söyleyeyim ki, istediğin zaman beni tek etme özgürlüğü veriyorum sana. Yalnız bir şartım var: En azından, o yiğit insandan ödünç aldığım çocuğun biraz büyümesini beklemeni istiyorum senden, o kadar” dediği nedense hep aklımdaydı. Ama bir gün bundan faydalanabileceğimi hiç düşünmemiştim. Öyleyse ne oluyordu bana; içimdeki yüzleşme kaygısı da nereden çıkmıştı şimdi? Bir ihanet yoluna mı giriyorum, yoksa hep orada mıydım? Bunca yıl unutamadığıma göre bilinç altımda ne saklıyordum acaba?…

***

Kerem, 17 yıllık kocam, aynı yastığa baş koyduğum adam değildi sadece. Aynı zamanda alacaklımdı da… Onun böyle düşünmediğinden emindim; alacağını tahsil etme kabalığı içinde olmadı hiçbir zaman. Ama ban ille de ona karşı borçluymuşum gibi bir duygu içinde yaşadım ve o takıntıyla geldim bugünlere. Çünkü o hayatımın en sıkıntılı dönemecinde yanı başımda biten ve elimden tutan adamdı; oğluma baba, bana da koca oldu. Kızlarımızla oğlum arasında hiçbir zaman ayrım yapmadı. Ve işte ben, o mükemmel insanın mahkumuydum… O yüzden aramızdaki ilişkide bir tuhaflık, anlaşılması zor bir bulanıklık oldu hep. Açıkçası ben aşk yaşayan bir yürek mahkumu değil, cezasını kendi kesen bir kürek mahkumuydum…

Kerem, yakın ve sıcak ilgisini hiçbir zaman eksik etmedi benden. Bugüne kadar da samimiyetinden şüpheye düşmemi gerektiren olumsuz bir hareketine de tanıklık etmedim. Ayrıca oğlum Cemil’e iyi bir baba oldu, öz babasını aratmayacak kadar… Benimle, ailesinin muhalefetine rağmen evlendiğini biliyordum. Nikahımıza gelmemelerinden belliydi her şey. Bizim onları ziyaretimizde ise “Niye geldiniz?” der gibiydiler.  Daha sonraki ziyaretleri ise, tamamen bana olan yabancılıklarını göstermek üzere kurgulanmış gibiydi. Her ne kadar, tam olarak dışlamasalar da, yıllarca “soğuk savaş” yaşadık onlarla.

Bir şeyler eksikti ve duygularımız yakınımızdakilerle kaynaşmıyor, dışardan bakınca da eğreti yama gibi duruyordu. Örtüşmeyen bir şeyler vardı aramızda… “Herkes dans ederken sizi hiç dans ederken görmedim!” diyen arkadaşımıza söyleyecek bir şeyim yoktu. Bizim gerçeğimiz bu diyebilecekken diyemedim. Şimdi ben de görebiliyorum… Kafama göre takılmış, gerçek düşüncelerimi yansıtamamıştım bir türlü…

Kerem’le olan evliliğimde de, ilişkilerimizde de bütün sorun bendeydi; ona et yığınından başka bir şey verememiştim. Bütün duygularımı, kadınlığımla birlikte alıp götürmüştü Engin. Onunla birlikte ben de ölmüştüm sanki. Meğer sadece gönlümü değil, genç kızlığımla bütün hayatımı da vermişim ona. Boş bir çuvala dönmüştüm adeta. O nedenle Kerem’e karşı tam olarak ne sevgi, ne aşk, ne de tutku duymuyordum. Aksine ona karşı sadece saygı, şükran ve de borçluluk hissi içindeydim. Bu büyük bir haksızlıktı. Kerem daha iyisini hak ediyordu. Bu durumu daha fazla sürdüremezdim; onun bana verip de bir türlü kullanmaya cesaret edemediğim özgürlüğü ben ona vermeliydim.

Kararımı verdim: Eşi çay fabrikasında mühendis olarak çalışan, kendisi ise kızının eğitimi nedeniyle İstanbul’da yaşayan Ayla hanım gibi yapacaktım. Kerem’in buradan ayrılma gibi bir niyeti yoktu; bu belli olmuştu. “O gelmiyorsa, kızlarımla birlikte ben giderim, çocuklarımı İstanbul’da daha iyi koşullarda okuturum. Belki ben de, yarım kalan eğitimimi tamamlama imkanı bulurum böylece, kim bilir… Bakarsın bir süre sonra babamız da gelir…” diye düşündüm. Bu konuyu Kerem’e açtığımda önce tepki vermedi. Sonra da, “Bunu iyice düşündün mü? Bu dediğin kolay bir şey değil! Tamam, parasal konuda hiçbir sıkıntı yaşatmam size; ama iki çocuk bir de sen, ne yaparsınız koca İstanbul’da?” dese de sonunda razı oldu. Belki o da kürek mahkumuydu ve o da gelmişti yolun sonuna. Kim bilir?..

Komşu ilçedeki Anadolu Lisesinin hazırlık sınıfında okuyan büyük kızımızın nakil işleminde sorun çıkınca, muvazaalı olarak ama resmen boşanmak zorunda kaldık Kerem’le. Bu durum ister istemez, bir kopuşun başlangıcı olmuştu ikimiz için de…

Tam da şimdi, var olma ile yok olmanın kesiştiği noktanın tam ortasındaydım ve benim gerçek savaşım yeni başlıyordu. İlk kez kendi ayaklarımın üzerinde durmayı denemek istiyordum. İşim zordu ama bunu yapmak zorundaydım. Ya hep birlikte özgürlüğümüzü kazanacaktık ya da koca kentin acımasızlığı içinde kaybolup gidecektik. Böylece, kızlarımla birlikte kendi evimize taşınma hayallerini ve geçmişimi geride bırakarak, yepyeni bir hayata doğru yelken açmış olmanın karışık duyguları içinde çıktım yola… Kerem’den başka uğurlayanımız yoktu; dost bildiklerim kınamışlardı beni. Canları sağ olsundu… Otobüsün penceresinden bakınca bir türlü kucaklaşamadığım denizin, hafiften oluşan dalgalarıyla arkamızdan güle güle dediğini hissettim.  Bu kadarı yeterdi bana…

Celal Ulusoy

22 Nisan Ankara

Etiketler

Bir Yanıt Yazın