Etem Oruç

Yazmasam Çıldıracağım

Yaşam

Dün  90’ına aşmış yazar abilerimi aradım. Tiyatro yazarı Dr. Hidayet Sayın, Çocuk kitapları yazarı Mevlüt Kaplan, Araştırmacı yazar Zeki Büyüktanır. Tümünün ortak düşüncesi:

 “Yazmasak, okumasak evde çıldırırdık. Yazıp, okumayanlar zamanı nasıl geçirebiliyorlar?” Gerçekten bunaltıcı günlerden geçiyoruz.

Küçüklüğümden beri her şeyi sorgulayan biriyim. Gök neden mavi?  Dolu nasıl yağıyor?  Küçücük bir  taş suya batıyor da koskoca bir kuru  kütük neden batmıyor? Nerden geldik, nereye gidiyoruz?

  Koskoca bir Evren’in içinde milyonlarca galaksi var. Bunlardan bir tanesi de Samanyolu yıldız kümesi. Samanyolu içinde de milyonlarca yıldız var.

 Bunlardan bir tanesi Güneş. Güneşin etrafında dokuz gezegen, biri de Dünya. Biz dünyanın üzerinde yaşayan insanlar. Uzayın derinliklerinde bize benzeyen canlılar var mı? Sorular sorular..

Dertlerin şaha kaltığı günlerde yazmasam çıldıracağım….

Bir gün çeker giderim buralardan, yarım kalır tüm işlerim. Benim elimde olan bir şey değil ki, neden üzüleyim. Ama insanın unutulmamak, anımsanmak gibi bir takıntısı var. Öldükten sonra ne işe yarar. Cennet, cehennem bir hikaye de acaba ruhlar gerçekten ölümsüz mü?  Görünmese, konuşamasa da ruhlar görüyor,  duyuyor mu olanları.

Kimileri, “Yazdıklarım ölümden kurtardıklarımdır,” der. Sümerler de “ Söz uçar, yazı kalır,” demişler. Oysa bir ağaç dalına yürüyen suyduk baharda. Öyle sanıyorum ki ölümden sonrasını tam olarak kimse bilmiyor. Altmışından sonra bir telaş başlıyor yazarlarda. Şunu da yazayım, bunu da bastırayım…

 “Aman geç kalma erken gel,” türküsüyle sürüp giden bir telaş,  bu virüslü günlerde… Hele yaş yetmiş dört olduysa, oldukça belalı bir yaş….

Altmış yıl önce on dört yaşındaydım, bir büyüme özentisi vardı  içimde. Her gün uyanır uyanmaz evimizin bahçesindeki selvi ağacının dibine gider boyumu ölçerdim.

 “Bir parmak daha büyümüşüm,” diyerek koşardım anneme. İnek güttüğüm, koyunlarla, keçilerle arkadaşlık ettiğim günler. Köpeğimiz Duman ayakkabımı saklardı:

Nereye koydun pabucumu?  Yerler dikenli bak yürüyemiyorum. Ne olur göster yerini,” diye yalvarınca, koca kuyruğunu bir orak gibi kıvırıp nazlı nazlı gider, gösterirdi pabucumu. Bakışlarından anlardım ne denli mutlu olduğunu.

Karapınar Köyü’ndeki ilkokul yılları. Görür görmez vurulmuştum öğretmenimin güzel kızını. Ne de güzel gözleri vardı. Her görüşümde donar kalırdım yerimde. Daha pek çok sevdalar gibi yeşermeden kaldı yüreğimde. Anneme söylediğimde: 

 “Koskoca öğretmen, elin Yörüğüne kız mı verir. Oku, öğretmen ol da o zaman isteyelim,” derdi, beni üzmemek için. 

Bir sevgiliyi yakalamak istercesine koştum yaşamın ardından. Yakaladıklarım oldu, beğenmedim. Kimileri de beni beğenmedi. 

Yörük çocuğu, dağ adamı, konuşmasını bile beceremiyorsun,” dediler. 

Haklıydılar, sevdiğimi görünce kızarır, iliklerime değin titrerdim. Ne  diyeceğimi şaşırırdım. Cesarete gelip söylemek istesem de kekeme olduğum için  “be be be ben se se seni se sev sevi!…” diye kekelerken kızlar omuz silkip giderdi.

Orhan Veli: “Beni bu güzel havalar maffetti,” diyor ya beni de sevip de sevdamı söyleyememem, iç coşkularımı anlatamamam maffetti. Öğretmenin kızını sevmesem  öğretmen olmazdım. Karacaoğlan gibi tüm gördüğüm güzelleri sevmesem, ya da sevdiğimi söyleyebilsem yazar olmazdım.

 Yani içinde sevda olmayan hiç bir şeyden güzellikler yaratılamıyor. Hep sevdim, dağa, taşa, toprağa, kuşa, yaratılanı sevdim. Yunus gibi yaratandan ötürü,  doğa anayı bir bütün olarak sevdim…

Öğretmen oldum, günebakan gözlü çocuklarımı sevdim. Dağda, bayırda, dorukta, kayalarda açan kır çiçeklerimdi onlar. Acıları acım, sevinçleri sevincimdi. O cıvıltılı sesler dünyanın en güzel kanaryasıydı. 

Otuz altı yılımı onlarla paylaştım, hiç pişman olmadım. Bir öğrencimi görsem yüzümde menekşelerin en güzeli açıverir. Sevdikçe daha da güzelleşiyor öğrencilerim. Canım öğrencilerim, bana yaşamı sevdirdiniz. Fidan oldunuz, dal oldunuz, al al gelincik oldunuz baharımda. 

İçimde öyle bir ateş vardı ki sönmedi yıllarca. Yazmasam çıldıracağım, patlayacağım bir yerimden. Anı öykülerimden oluşan “Günebakan”ı yazdım. Şiirlerle seviştim  ama söndüremedim içimin alazını. Kuşadalı Bir Yurttaş’ı, Şu Ege’nin Efeleri’ni, Nazilli Cumhuruyeti’ni, Çakıcı Dağdan İnmiyor’u, Gizemli Kadın Efe’yi, Atçalı Kel Mehmet ve Yağdereli Sinanoğlu’nu, Ege’nin Kızı, Birgili Cennetoğlu, Gizemli Kadın Efe, Ege’de Börklüce ve Bedreddin, Umur Bey’den Atatürk’e Efelik, Meyhaneci Şahap, Karapınar Esintileri’ni yazdım.

 Hâlâ sönmüyor içimin alazı, alev alev…. 

Dostlarım, yol arkadaşlarım da gidiyor bir bir… Anılarımızı paylaştığımız yazar arkadaşlar, Adabelebli yoldaşlar  da eksiliyor. Bu yaşam ağır gelmeye başladı bana. 

 Yorulmaya başladım, yatağımı arar oldum son günlerde.. Geceleri iki, üç defa kalkıyorum yatağımdan. Penceremden yıldızlara bakıyorum,  göz ediyorlar ıraktan. Yatak da batar oldu durmadan…

Atatürk’ün aydınlık, çağdaş, laik ülkesini ne hale getirdiler. Sevgi, saygı tükendi her şeyden önce. Sevginin, paylaşımın yerine kin ve nefret tohumları ekmeye başladılar.

 Yaşam tat vermez oldu artık. Ölümü özler mi insan, özlüyorum  zaman zaman. Bir gün çekip gideceğim buralardan, herkes gibi yarım kalacak düşlerim. Yazmak, benim için sözcüklerle sevişmek. Yazmasam çıldıracağım şu güzelim dünyada…

Etem Oruç

Etiketler

1 thought on “Yazmasam Çıldıracağım

  1. Yazmak insanın kendisini yani içindeki duygularını anlatması demektir İçindeki dertlerini kağıtlarla kalemle paylaşması anlamına gelir gerçekten de insan yazmasa bir gün çıldırır

Bir Yanıt Yazın