Muayene eden doktor

Yanlış Kimde?

Celal Ulusoy Öykü

Muayene masasında oturan yaşlı bir hastamdan sırtını bana dönmesini istedim. Ağır hareketlerle dediğimi yapmaya çalıştı. İstediğim gibi olmamıştı, ama bu kadarı da yeterliydi benim için. “Kalanını da ben yaparım” dedim içimden. Yani, biraz da ben dönerdim ne olacaktı… Yıllardır gelip giden, en küçük bir rahatsızlığında beni bulan hastamdan daha fazlasını isteyemezdim. Adı üzerinde hastaydı ve işim onları sıkıntıya sokmak değil, aksine hayatlarını kolaylaştırmaktı. Belki de bu nedenle farklı bir güven duyuyorlardı bana karşı…

Onların başka nedenleri de vardır mutlaka, ama ben bu güvenin kırk yıl süren doktor hasta ilişkisiyle dolu bir geçmişe dayandığını düşünüyordum. Kırk yıl! Dile kolay. Hiçbir doktorun üç dört yıldan fazla kalmadığı bu kasabada oldukça uzun bir süre… Herkesle dost, akraba olmak için oldukça yeterli bir zaman dilimi ayrıca. Hastamın sırtını dinlerken aklımdan bunlar geçiyordu ki, birden merkez camisinin hoparlöründen sala verilmeye başlandı. İster istemez kulak kesildim… Ne de olsa geçen yıllara dayalı bir dostluğumuz vardı kasabalıyla; tanımadığım pek kimse yoktu. Son yıllarda kimleri göndermedik ki: Koskoca Rıfat Hocayı bile birkaç yıl önce omuzlayıp sonsuzluğa uğurlamadık mı şu sokaklardan. Kaç Belediye Başkanı, oda başkanları, Avukat Hamdi, Dişçi Mehmet ve de herkesin sevdiği Terzi Kerim, Berber Yusuf, esnaf lokantasının sahibi Recep usta ve nice emekli öğretmen, amir, memur arkadaşlar… Bir değirmen gibi hepsini öğüttü bu topraklar, acımadan…

İçime bir hüzün ve korku çöktü; yaz ortasında karlı bir fırtınanın içinde buldum kendimi, çaresiz ve güçsüz. Bu şartlarda doktorluk nasıl yapılırdı?.. Oysa bu görevi, aynı soruyu sora sora bunca yıldır yapıyordum. Çünkü ben de insandım ve ölümlerden çekinir, ölmekten korkardım.  Aklımdan bunlar geçerken kulağımın yarısı hastamın sırtında diğer yarısı da hoparlördeydi. Azrail bir kez daha kendisiyle işbirliği yapmamızı istiyordu. Bu kesindi, ama bu kez sırada kim vardı, kimi alıp götürecektik omuzlarımızda? Merak içindeydim…

Hoparlörden dökülen ve sokakları çınlatan “Emekli Lise Müdürü…” kelimeleri bir burgu gibi deldi geçti kulaklarımı ve beynimin en derin noktasına saplanıverdi. Sadece saplansa yine iyiydi; bir süre de döndü durdu orada; oydu da oydu, oydu da oydu… Anonsun sonrasını duymadım bile; duymama da gerek yoktu zaten. Bir yıldır kanserle mücadele ettiğini biliyordum; ha yendi ha yenecek derken… Umut işte!… “Bir şey mi oldu Dohtor beğ? Allah rahmet eylesin! Yakının mıydı yoğsa…” sözleriyle kendime geldim; ama girdiğim türbülansın etkisi devam ediyordu hâlâ. “Hepimizin yakınıydı!” diyebildim boğazımdaki düğümü yarım yamalak çözerken. “İstersen ben daha sonra geleyim dohtor beğ; baksana elin ayağın titremeye başladı” dedi. “Merak etme şimdi geçer! Hem biliyorsun, ben bir doktorum ve ölümlere alışkınım; öyle olmalıyım” diyerek yatıştırmaya çalıştım onu ve kendimi.

Bir anda yıllar öncesine gittim ışık hızıyla ve acı bir firenle de durdum, düşündüm: Kasabaya geldiğim zaman Rahmetli, Ortaokulda Tarih öğretmeniydi. İlk günlerin telaşesiyle farklı ve özel bir insan olduğunun ayırdında olamadım bir süre. İsminin İlhan Özer olduğunu 10 Kasım dolayısıyla hazırlanan Atatürk’ü Anma programında öğrendim. Ayrıca o gün yapmış olduğu etkili konuşmanın içeriğinden de ne denli bilgili ve yetenekli olduğunu anlamıştım.

Bir gün öksürerek geldi Sağlık Merkezine; adamakıllı üşütmüştü. Karadeniz’in poyrazı çarpmıştı anlaşılan. Elini uzatarak “Ben Ortaokul Tarih Öğretmeni İlhan Özer. Kusuruma bakmayın Doktor Bey; size hoş geldine gelemeden hasta olarak geldim! Ne yapalım kısmet böyleymiş… İki yıl oldu, buranın havasına alışamadım daha. Vurdu mu indiriyor adamı. Kendiliğinden de geçmiyor meret…” Samimi ve içten konuşması sıcak bir hava estirmişti odamda. “Sorun değil hocam, yeter ki sağlıklı olun! Bir yandan konuşurken, bir yandan da “Masaya oturun da sizi bir dinleyeyim” dedim. Bu arada ateşinin olup olmadığını sordum. Olmadığını söyledi. “Ayrıca aramızda bilinen tarzda bir tanışma olmadı ama ben sizi tanıyorum 10 Kasım’dan… Konuşmanızı çok beğenmiştim…” Göğsünü ve sırtını dinledim. “Ayrıca o gün sizi kutlama fırsatı bulamadığım için de üzülmüştüm. Neyse ki içimde kalmadı… Günün anlamına yakışan derli toplu, öğretici bir konuşmaydı… Korkacak bir şeyiniz yok, ciğerleriniz oldukça sağlıklı durumda, şimdi size yazacağım ilaçları on gün kullanın, ayrıca ateşiniz çıkarsa diye bir de ateş düşürücü yazacağım. Kendinizi sıcak tutmaya, sıcak şeyler içmeye çalışın, on gün sonra bir şeyciğiniz kalmaz.

“Öğretmen olduğunuz için, çocukları da düşünerek beş günlük de rapor yazacağım. Yoksa korkarım bütün okulu öksürtürüz! Bunu da istemeyiz, değil mi Hocam? Aslında ben de sizinle usulünce tanışmayı çok istemiştim; ama neredeyse geleli iki ay oldu, bir süre doktorsuz kaldığından mıdır nedir gelenden gidenden inanın başımı kaldıramadım. Sizlerin de ne kadar yoğun olduğunuzu biliyorum. Demek ki küçük bir kasabada bile insanlar birbirini günlerce göremeyebiliyormuş hocam, böylece bunu da öğrenmiş olduk…”

Arkadaşlığımız böyle başlamıştı İlhan hocayla ve geçmişte kalan yıllarda asla unutamayacağımız pek çok şey paylaşmıştık. İkimiz de kasabadan değildik ve kirada oturuyorduk. Bir ara aynı evi bile paylaştık; kafamıza göre kiralık ev bulamadığımızdan… İkimiz de buranın eniştesi olduk; Ailecek soframızı; ekmeğimizi, yemeğimizi paylaştık ve de uzun bir zaman dilimini… Şimdi yeri doldurulmaz bir dostu kaybetmenin acısını çekiyorum. O yüzden definden sonra bir kaç haftadır, her gün batımında en sık içtiğimiz koyda ve aynı masadayım; bazen ortak dostlarımızla bazen tek başıma…

***

Karım Ayla’yı kaybedeli tam on yıl oldu; bekarım yani. Yeniden evlenmeyi bugüne kadar hiç düşünmedim desem yeridir. Nedenini anlatmak zor; henüz ben de tam olarak anlamış değilim. Uzun hikaye… Yanlış bir evlilik yaptığımı evlendikten altı ay sonra anladım. Karım kasabanın en güzel kızıydı; liseyi bitirmiş, babası daha ilerisini okumasını istememişti. Parasızlık değildi nedeni; hali vakti yerinde bir ailenin iki çocuğundan biriydi. Kanımca dikkat çekecek kadar güzel olması ve büyük şehirde başına bin türlü şey gelir endişesinden dolayı gönderilmemişti üniversiteye. Bence haksız da sayılmazdı babası; çünkü büyük kentler tuzaklarla doluydu. Küçük bir kasabada uzun süre bekar da kalamazdı; bunun da sakıncaları vardı. Dedikodu denen bir virüsün saldırısına uğraması kaçınılmazdı. Biraz da bu yüzden kısa bir nişanlılıktan sonra,  birbirimizi yeterince tanımadan, daha çok kayınvalidemin bulmuşken doktoru kaçırmayalım telaşından; biraz da, biran önce baş göz edelim düşüncesinden dolayı kaşla göz arasında evlenivermiştik.

Güzel bir kadınla evlenmek gurur veriyor insana; ister doktor olun, ister mühendis, isterseniz zengin bir tüccar veya yoksul bir köylü… Ayaklarınız yerden kesiliverir. Herkesin kıskandığı birisiniz artık. Ayrıca itibarınız artmıştır, krediniz de tabi… Çünkü evlendiğiniz kadını sayısız taliplinin elinden almışsınızdır veya o kadar taliplinin içinden siz tercih edilmişsinizdir. Bu durum egonuzu daha da şişirir. Ayrıcalıklı biri yapar sizi… Ama çok önemli bir sorunla da karşı karşıyasınızdır. O da, güzelliği yönetmenin zorluğudur. Hele de güzelliğinin ve paylaşılmaz olduğunun farkındaysa, bunu kullanmak istercesine doluysa kafası ve de dizginlenemez bir kaprisle kuşatılmışsa duyguları, vay halinize!.. Yanınızda melek kadar güzel bir kadın varken, yaşadığınız yer cehennemdir!..

Peşinden koşan birçok delikanlının olduğunu tahmin etmek hiç de zor değildi. Ayrıca böyle olduğunu düşünmek hoşuma da gidiyordu. Ne de olsa hepimiz insandık; birçok insanın ulaşmak isteyip da ulaşamadığına sahip olmak müthiş bir doygunluk ve coşku verir. Bu duyguyu tatmış olmanın rahatlığıyla şımaran egom içime sığmıyor, taşkınlık yapıyordu bazen. Kendi kendime ve içinde bulunduğum duruma şaşıyordum. Ama beni asıl şaşırtan Ayla’nın peşinden koşanları kıskandırırken aynı zamanda da rahatlatmış olmamdı onları. Anladım ki, biz aynı kulvarda değildik ve bu yüzden de bir yarış içinde olamazdık. Bunu biliyorlardı. Ben kasabalının gözünde Ayla için en uygun kişiydim. Bu konuda kendiliğinden oluşan açıklanmamış bir konsensüs oluşmuştu sanki. Bazılarına göre tek kusurum “yabancı” olmamdı. Oysa bu durumum beni ayrıcalıklı yapan özelliklerimden biriydi. O günlerde tüm bunları düşünecek halde değildim; ayaklarım yerden kesilmiş kasabanın gerçekliğinin uzağına düşmüştüm bir kere…

Evliliğimizin ilk ayları oldukça sorunsuzdu. Karımla aramızda 8 yaş olmasına rağmen çok iyi anlaşıyorduk. Birbirimize karşı oldukça anlayışlı ve toleranslıydık. İkimiz de alttan alıyor, karşımızdakini incitmemeye çalışıyorduk. Bu arada karımın liseden bir arkadaşının olduğunu, İstanbul’da yaşadığını, üniversiteye girmek için dershaneye gittiğini duymama rağmen üzerinde durmuyordum. Ona bir zamanlar sırılsıklam aşık olduğunu ve hâlâ onu düşündüğünü aklıma bile getirmemiştim.  Oysa ilk gençlik aşklarının zamana yenik düşmediğini çok iyi biliyordum; beynin kıvrımlarından asla kazınamazdı. Bunları itiraf etmek hiç de işime gelmemişti, ta ki bir kitabın arasında elime geçen mektubu bulana kadar. İğneleyici cümlelerle evliliğimizi kutluyordu, geçmişi hatırlatarak. Sorduğumda, “Onun bir anlamı kalmadı artık benim için” diyerek yırtıp attı çöp kutusuna. O güne kadar niçin yok etmediğini sormadım bile. Cicim ayları dedikleri buymuş meğer!

Evlendiğimiz ilk günden beri akşam yemeklerini sık sık kayınvalidemlerde yiyorduk. Ayrıca kahvaltılara da davet ediliyorduk; ancak sağlık merkezine erken gidiyorum bahanesiyle savuşturuyordum bu davetlerin bir kısmını. Hafta sonları için yapacağım bir şey yoktu. Bu arada eşim ne zaman yemek yapacak da yiyeceğiz diye bekledim durdum. Ama beklemem boşunaydı; anladım ki, yemek yapmasını bilmiyordu. Hayatında iki yumurta kırıp yemişliği yoktu. Zorunlu kaldığımızda, bekarken denediğim yemekleri yapar beraber yiyorduk; nasıl yaptığım konusunda da hiçbir fikri yoktu. Öğrenmek gibi bir çabasını da görmedim. Bu durum ve kayınvalidenin davetlerine icabet etmeler uzadıkça rahatsız olmaya başlamıştım.

Mevsim bahar, aylardan Nisan’dı. Günlük güneşlik bir hafta sonuydu. İkimiz de uyanmış yatakta keyif yapıyorduk. Amacım Pazar gününün keyfini çıkarmaktı. Karıma dedim ki, “Ayla, karıcığım, şöyle zengin bir sofra hazırlasan da baş başa bir kahvaltı yapsak, şu yatak keyfinin üstüne!” Ne dese beğenirsiniz? “Ben kahvaltı sofrası hazırlamak için mi evlendim seninle? Canın zengin bir sofra istiyorsa kalk kendin hazırla! Hem annemler bekliyor; hazır kahvaltı varken bir de onunla uğraşamam!”

Kırılmıştım, ama alttan aldım her zamanki gibi. “Sevgilim seninle sana ve senin güzelliğine vurulduğum için evlendim. Her gün bana yemek yapasın, kahvaltı sofrası hazırlayasın diye evlenmedim tabi ki. Ama biz evli bir çiftiz; yemeklerimizi, kahvaltımızı kendimiz yapıp evimizde baş başa yememizden daha doğal ne olabilir. Biliyorum, çay demlemesini bile bilmiyorsun; ama neden öğrenmek istemiyorsun? Neden birlikte hazırlayalım kocacığım demiyorsun? Her gün, her gün akşam sabah annenlere gitmek beni rahatsız ediyor artık. Ben karımın ellerinden bir şeyler yemek istiyorum. Zehir de olsa senin elinden olsun istiyorum. Bunu bize çok görme ne olur! Hem, ‘Kocanın kalbine mideden geçilir’ dememişler mi?” “Doktor olmuşsun ama eskilerde kalmışsın! Bu dediklerin gerilerde kaldı. Şimdiki zamanda, kocaların her istediğini yapmak diye bir şey yok! Hem güzelliğim için evlendiğini söylüyorsun, bu yetmiyor mu sana? Ayrıca Doktorum diye de fazla havalanma istersen; seni ben tercih etmedim. Sen annemin tercihisin! Her gün annemlere gitmemiz biraz da o yüzden zaten. Seni çok seviyor. Kendi hayallerini bende yaşıyor belki de, ne bileyim…”

Şaşırmıştım. Bu ne saçmalıyordu şimdi. “Ne demek istiyorsun sen Ayla? Benimle zorla mı evlendin yani?” “Hayır, tam olarak öyle değil, ama annemin çok ısrar ettiğini de inkar edemem. Seni daha nişanlanmadan önce kaç kez yemeğe davet ettiğini hatırlamıyor musun? Hem de babama rağmen.” “Sen şimdi benimle evlendiğine pişman mısın, onu söyle?” “Hayır, öyle bir şey düşünmüyorum. Sadece benden yapamayacağım şeyleri istememeni umuyorum o kadar.” “Bu arada çocuk istememde bir sakınca yoktur herhalde?” “O kadar da değil, tabi ki çocuğu ben de istiyorum. Evliliğimizin en güzel tarafı da çocuklar olmalı, değil mi?…” “Anlaştık o zaman!” deyip o günkü tartışmayı kırık dökük bir vaziyette bitirdik. Ama…

***

İlhan hocayı kaybetmemizden bu yana üç ay geçmişti. Bu süreyi çok karmaşık duygular içinde geçirmiştim. Bir yandan en yakın dostumu kaybetmenin, diğer yandan da eşi ve yine en yakın dostum Süheyla’nın üzüntüsüne ortak olmanın acısı derin yaralar açmıştı yüreğimde. Süheyla’yı nasıl teselli edeceğim konusunda anlaşılması zor iç hesaplaşmalar içindeydim. Kontrolümü kaybedemezdim; ama acı çekmesine de dayanamıyordum.

Onu ilk kez davetli olarak gittiğim bir düğünde İlhan’ın yanında görmüştüm. “Nişanlım Süheyla!” diye tanıtmıştı… İlkokul öğretmeniydi, komşu illerin birinde. Fazla dikkatimi çekmemişti o zaman. Ayla anlattı sonraları; ortaokulu birlikte okumuşlar. Ama farklı sınıftalarmış. Fazla bir samimiyetleri de yokmuş. O Gölköy Öğretmen okulunu kazanınca yarım olan ilişkileri de yine kopuk kopuk devam etmiş. “Çok havalı  ve girişken bir kızdır, dikkat et ha!.. Çenesi bir açılırsa susturamazsın!” demesi de garibime gitmişti o zaman. Hiç de öyle gözükmüyordu oysa.

Evlenip, Süheyla’nın eş durumundan ilçedeki ilkokula atanmasıyla, ilişkilerimiz de yeni bir boyuta taşındı doğal olarak. Artık ailecek görüşüyorduk. Bu arada yeni bir üyenin aramıza katılmasıyla bizim ailenin mevcudu üçe çıkmıştı. Ev ziyaretleri, birlikte yemek yemeler; piknikler, geziler derken neredeyse büyük bir aile olmuştuk. İşte tam da bu sıralarda, Ayla’nın kıskançlıkları nüksetti birden. Haksız da sayılmazdı; bir düğünde dansa kaldırmıştım Süheyla’yı İlhan’ın iznini alarak. “İşte buna katlanamam dedi” ve birden kalktı masadan; doğru kapıya yöneldi. Peşinden koştum ama geri dönmeye ve yanlış bir şey yapmadığıma ikna edemedim onu, ayrıldık oradan… Bu olay aramızda yaşanan bir başka kırılmaydı. Bir süre ara verdik İlhan hocalarla olan yakın ilişkilerimize.

Zamanla anladım ki, Ayla’nın kıskançlığı ta ortaokul yıllarına kadar gidiyordu. Ancak Süheyla’nın ataklığı, girişkenliği ve sosyal ilişki zenginliğini, güzelliğiyle kapatabiliyordu Ayla. En azından öyle zannediyordu. Oysa aradan geçen zaman içinde köy enstitülü ve Rıfat Hoca’nın arkadaşı bir öğretmenin kızı olan Süheyla kendini geliştirmiş edebiyat alanında bir öğretmeni çok çok aşan bir seviyeye ulaşmıştı. Girişkenliği, konuşkanlığı ve sosyal ilişkilerinin yoğunluğuyla kaynaşan bu bilgi birikimi, farklı ve yarışılması zor bir noktaya getirmişti onu. Süheyla’nın bu özelliği, Ayla’nın güzelliği yanında onu çok güçlü bir konuma getirince kıskançlık kaçınılmaz olmuştu… Bir de benim Süheyla’yla yaptığımız bitmez tükenmez edebiyat sohbetleri tuz biber olmuş, onu iyice çileden çıkarmıştı. İster istemez tüm bunlara katlanan Ayla dans olayında patlayıvermişti birden. Bunu bekliyor muydum, bir test mi yapıyordum hiç bilemiyorum. Bu bir intikam mı, yoksa kontrolsüz bir davranış mıydı onu da bilemiyorum. Ama belli ki, karımın sınırlarını zorlamıştım…

Ayla, liseden sonra okumadığına pişman olmaya başlamıştı. Bu konuda sık sık annesine babasına çıkışıyor, onları suçluyordu. Arada bir taşlar bana da isabet etmiyor değildi. “Hata bende de var: Keşke daha kararlı olsaydım da üniversiteye gitseydim! Belki bugün ben de bir iş sahibi olurdum. Mesela bir kasaba avukatı!.. AVUKAT Ayla Aslan… Olamaz mıydım? Bal gibi de olurdum. Ne diye annemin isteklerine boyun eğdim de doktor diye seninle evlendim bilmem ki? Hep birlikte bana tuzak kurmuşsunuz sanki!” demeye başladı sık sık. Ona okumak için üniversiteye gitmesinin zorunlu olmadığını, kendisini evde de geliştirebileceğin söyledim. “Evde gelişip de ne olacağım; daha bilgili bir ev kadını olmaktan öte? Oysa okuyup avukat olmayı çok isterdim.” Anne olmak, evinin kadını olmak yetmemeye başlamıştı ona. Oğlumuz Ömür, bizi birbirimize bağlasa da, ona ben de yetmiyordum artık; bizimle hayalleri arasında gidip geliyordu…

İçinde bulunduğumuz yıllar kitap ve gazete okumanın çok yaygın olduğu yıllardı. İstediğimiz kitapları kasabada bulmamız imkansız da olsa arkadaşlarımızdan veya sık sık vilayete giden eczacı Raif aracılığı ile edinmeye çalışıyorduk. Lise yıllarından kalma İyi bir roman okuyucusu olduğunu kısa zaman sonra fark etmiştim; hem okuyor hem de okuduğu kitaplarla ilgili yorumlar yapabiliyordu. Ara sıra okuduğu kitaplara ilişkin tartışmalarımız da oluyordu. Kendini okumaya verdikçe okumayı bırakmakla çok büyük bir hata yaptığını daha derinden anlamaya başlamıştı. Bu iyiye işaretti…

Kanatları olup da uçamayan bir kuş gibi hissettiğini söyledi bir keresinde. Onun adına üzülüyordum… Oğlumuz Ömür üç yaşını tamamladığında hazırlanıp üniversite sınavlarına girmesini önerdim. Heyecanlandı. “Sahi mi, başarabilir miyim? Sence biraz geç olmadı mı? Liseyi bitireli neredeyse beş yıl oldu da… Dershane bile yok kasabada, nasıl hazırlanacağım?” diyerek hem sevinçle gözleri parladı hem de endişeyle karışık hüzünlü bir tepki verdi. Bir anda olumlu veya olumsuz birçok düşünce geçmişti aklından. Kaygılarını gidermek için, “Sen bunlara kafanı takma; dershanelerin kitaplarından edinir, öğretmen arkadaşlardan da destek alırız. Hem beni de yabana atma; FKB bana ait. Yeter ki sen iste!” dedim hiç tereddüt etmeden. Kafasına yatmıştı bu önerim ve hemen başlamak istedi.

İlk aylardaki performansı oldukça umut vericiydi; disiplinli bir öğrenci gibi çalışıyordu. Aradan beş yıl geçmesine rağmen kısa sürede uyum sağlamıştı evdeki okul hayatına. Boş zamanlarını tamamen buna ayırmış neredeyse dünyayla ilişkisini kesmişti. Kışa giriyorduk ve dışarının da tadı kaçmaya başlamıştı. Karadeniz’in bıçak gibi kesen poyrazından sakınmanın tek çaresi evlerimize sığınmak ve dostlarımızla çayla karışık vakit geçirmekti. Sadece bu yıl bu türden buluşmalara biraz ara vermemiz gerekiyordu, o kadar…  Yine de en çok görüştüğümüz aile kayınvalideler dışında bir iki yakın dosttu. İlhan hoca ve eşi Süheyla ile ilişkilerimiz hala mesafeliydi ve bu durum kızımızın doğumuna kadar sürecekti.

Ayla çocukluk yaptığının farkındaydı aslında; çünkü karımın dışında dansa kaldırdığım tek kadın değildi Süheyla. Bunu pek ala biliyordu. Ama demek ki, beni sadece Süheyla’dan kıskanıyordu. Bunun fark edilmesinin mahcubiyeti içindeydi besbelli. Belki de haklıydı. Bunun üzerinde fazla durmadım. Belki de duygularımla yüzleşmekten korktum. Kadınların bu konulardaki duygularının erkeklerden daha güçlü olduklarını ise zamanla öğrenecektim.

Ayla test kitaplarından önce temel konuları işleyen ders kitaplarından başlamıştı çalışmaya. Ayrıca, çözümlü açıklamalı kitaplar da vardı… Bunların hepsi, başarılı görülen dershanelerin sınava hazırlık niteliğindeki kitaplarıydı ve kendi kendine hazırlanan öğrenciler için düşünülmüştü. Tempolu çalışma ara vermeksizin üç buçuk ay sürdü. Şubat’ın ortalarıydı… Beklenmedik bir şekilde Ayla’nın ikinci çocuğumuza hamile olduğunu öğrendik. Bu durum bizi hem sevindirdi hem de kaygılandırdı. Bir çocuğumuzun daha olması arzu ettiğimiz bir şeydi, ama zamanı değildi; Ayla’nın üniversite planlarıyla örtüşmüyordu. Yine de, “Bir çözüm buluruz; sen çalışmana devam et; sakın vazgeçme” diyerek cesaret verdim karıma… Başka türlüsünün onu yıkacağını, depresyona sokabileceğini görmüştüm. Hamile iken hiç de uygun değildi…

Ayla o hızla hazırlandığı üniversite sınavlarına girdi karnı burnunda. İki kişilik bir sınavdı onunki; belki de türünün tek örneğiydi. Elinden geleni yaptığından emindim; çünkü çok istiyordu ve hırsı, başarmak için bütün dizginleri kullanmıştı. Sınav sonuçlarını heyecanla ve merakla bekledik. Karımdan daha çok istiyordum kazanmasını; içimden bir ses evliliğimizin ve hayatımızın bundan sonrasının ona bağlı olduğunu söylüyordu.

Karım başaramamıştı… Sonuç bütün hayallerimizi alıp götürdü. O günden sonra bir daha üniversite lafını ağzına almadı Ayla. Aklından neler geçtiğini anlayamadım uzun süre. Açılmadı da…  Onu teselli etmek için ne zaman ağzımı açsam cümlelerim yarım kalıyordu dudaklarımda. Sustum… Bir süre sonra benim de gündemimden düştü haliyle… Yine de Ayla’nın bu suskunluğu hoşuma gitmiyordu. Bütün zamanını çocuklarına ve okumaya verdi.

Bir kız çocuğumuz olmuştu bu kez. Güzelliğini de annesinden almıştı sanki… Böylece ailemiz büyüyordu ve artık sık sık da kayınvalidelere gitmiyorduk. Mümkün olduğu ölçüde yemeklerimizi birlikte yapıyor evimizde yiyorduk. Artık kayınvalideler yemeklerini alıp bize geliyorlardı. Bunlar beni mutlu ediyordu; ama Ayla’nın durgun ve içine kapalı hali de tedirgin ediyordu. Hafif bir depresyon hali var gibiydi… Doktor olarak bunu gözlemleyecek durumdaydım.

Bir gün kahvaltıda, “Kasaba hayatı seni sıkıyor galiba karıcığım; buranın monoton hayatından uzaklaşmak hepimize iyi gelir. Çocuklar biraz büyüsün. İstersen daha büyük bir yere gideriz. Hem onların eğitimleri, hem senin rahatlaman ve belki de benim ihtisas yapabilmem için daha uygun olur. Ne dersin?” dedim. Yüzüme baktı bir süre, “belki” dedi kısaca ve sustu. Biraz sonra da, “Bizimkiler bırakmaz, hoş ben de onları bırakamam ya…” dedi kucağındaki kızımıza ve yanımda oturan oğlumuza bakarak. Ne demek istediğini anlamıştım: Kayınvalideler bizden çok torunlarını düşkündü… Sanırım kastettiği buydu Ayla’nın. Fakat kestirip atmamış olması da bir umut ışığı olmuştu içimin alaca karanlığına…

Yine de bir başka yere, şöyle Ege veya Akdeniz kıyılarında bir kasabaya yerleşme düşüncesini bir türlü hayata geçiremedik. Hevesimizi oralarda tatil yaparak geçirdik yıllarca… Kayınvalidenin Ayla üzerindeki ağırlığı ile Ayla’nın kararsızlığı bizi hareket edemez hale getirmişti. Belki de sevgili karım, bana güvenememişti… Kim bilir?… Bana aşık olmadığını, olamadığını biliyordum. Bu yüzden bizim evliliğimiz bir aşk evliliği değildi. Bunun da çok önemli bir sorun olmadığını yaşayarak görmüştük, evliliğimizi, çocuklarımızla birlikte oluşturduğumuz bir sevgi ortamında yürütürken. Buna ikimiz de hep saygı duyduk, ben ise sevmiştim onu. Aşk ise hep uzak durmuştu benden. Bizde “kara sevda” derler buna ve uzak durmaları tavsiye edilir gençlere, öldürür diye. Benim çekincem bundandı belki de…

Karımın bu dünyadan istediklerini elde ettiği kanaatinde değilim. O yarım kalan hayalleriyle göçtü gitti aramızdan, 45’şine bile gelmeden henüz. Bütün neşesini ve arzularını kaybetmişti bir yerde. Bunun nedenini ben de bulamadım yıllarca. Son yıllarda yakalandığı o melun hastalığa direnme hakkını bile kullanmak istemedi sanki ve gözümün önünde eridi gitti.

***

Süheyla’nın durumu içimi acıtıyordu; özel bir sorunum haline gelmişti son günlerde. Onu kollamaya, acısına merhem, yalnızlığına arkadaş olamaya çalışsam da yeterli olamadığım düşüncesi yiyip bitiyordu beni. İlhan’ı çok sevdiğini biliyordum. Ama onu rahatsız edenin sadece içindeki boşluk olmadığını da görüyordum. İlhan’ın başına gelenleri engelleyememenin, aksine teşvik etmenin derin pişmanlığını duyduğundan eminim. Oysa ben kaç kez uyarmaya çalışmıştım: “Yapma etme! Bu kasaba politikacılarına güven olmaz! Ne fırıldaktır onlar; adamı yarı yolda bırakırlar da dönüp arkalarına bile bakmazlar. Kullanıldığınla kalırsın sadece!..” dediysem de ikna edememiştim.

Belediye Başkanlığı fikri pak parlak gelmişti onlara. Bütün yeni yetme politikacılarda hep aynı duyguyu görmüşümdür: Bir makama bırakın aday olmayı, aday adayı olduğunda dahi makam sahibi sanır kendini ve de havasına girer hemen… Bu yüzden de kaybedince bütün umutları gibi tuzla buz olur hayalindeki erişilmez sandığı kaleler. İlhan Hocanın yaşadığı da tam anlamıyla böyle bir dramdı. Onun için hiçbir şey yapamadık ve elimizden kaydı gitti bir yıl içinde. Bu yüzden içimdeki kaynamanın kaynağını biraz da kendimde arıyordum.

İlhan Hocanın en yakın dostu olarak ne yapıp edip onu bekleyen tuzaklardan uzak tutmalıydım diyordum. Belki de buydu beni bir vicdan azabı burgacına sokan. Süheyla’ya yakın olmaya çalışmam bu yüzdendi. İçimdeki yangını ona yardım ederek soğutmaya çalışıyordum, kim bilir? Belki de yıllar öncesinden gelen bir hayranlık, bilinçaltında saklanan aşk kırıntılarıydı. Zaman zaman pişman evlilik krizine düştüğümde aklıma o gelirdi hep. Onun gibi çevresine sürekli pozitif enerji veren aktif, canlı, üretken, soylu kısrak duruşlu biriyle evlenme düşüncesinin, beynimden bir yılan gibi kayıp geçmesine engel olamazdım.

Neden olmasındı?.. Bu soru bir şimşek gibi çaktı kafamda… Hayatıyla ilgili hayallerini bir türlü anlayamadığım; lise aşkına ait mektupları çekmecelerde saklayan; annesi, kocası, çocukları ve kasabanın dar sokakları arasına sıkışıp kalan ve gerçek mutluluğu bir türlü bulamayan karımın ölümünden sonra on yıl geçmişti. Oğlumla kızım büyümüş çoktan ev bark, iş güç sahibi olmuşlardı. Bense hala küçük bir sahil kasabasında tek başına yaşıyordum. Artık onun durumu da benden farklı değildi! Neden olmasındı? “Bu ne acele?” dedi içimden bir ses. “Sakın ha!.. Aradan bir altı ay geçsin bari!..” dedi başka bir ses. “Ama elini çabuk tutmazsa elim, oda kayıp gidecek korkarım!” diye yanıtladım o sesi. Acısını alkolle tedavi etmeye, içindeki boşluğu onunla doldurmaya başladığını görüyordum. Rakıya olan düşkünlüğüne ve onunla daha da güzelleştiğine birçok kez tanık olmuştum. Canım biraz da buna yanıyordu; göz göre göre izin veremezdim…

Duygularımın sıcaklığıyla ona koştum akşamüzeri. Kapıyı kızı Meltem açtı. Annesinin uyuduğunu söyledi. Sonra da, “Siz buyurun Murat amca! Annem şimdi uyanır. Olmazsa ben uyandırırım. Bu kadar uyku yeter ona!” dedi sitemle karışık hüzünlü bir ses tonuyla. Bu saatte ne uykusu demedim, diyemedim. Biliyordum ne uykusu olduğunu… Birkaç dakika sonra kalktı geldi gözlerini ovuşturarak. “İçim geçmiş!.. Siz miydiniz Murat Bey! Hoş geldiniz” dedi fısıldar gibi. Tutmasam düşecekti. Koltuğa oturmasına yardım ettik. “Rahatsız ettiysem özür dilerim. Ben daha sonra gelirim” dedim koltuktan kalkar gibi yaparak. Meltem lütfen gitmeyin der gibi yüzüme bakınca vazgeçtim kalkmaktan.

O da eliyle oturun oturun diyordu gözleri yarı kapalı. “Meltem bize kahve yapsana kızım!” demesiyle hazırmış gibi koştu Meltem. “Nasıl olduğunu sormaya geldim. Gelmişken bir de tansiyonuna bakayım” diyorum. “Halim gördüğün gibi, ama sen yine de tansiyonuma bakıver istersen!“ dedi. Kahveleri getiren Meltem: “Siz kahveleriniz içerken ben bir koşu çarşıya gidip geleyim, olmaz mı Anne?” diyerek annesinin iznini istedi. Süheyla tamam der gibi başını salladı ve “Git de geç kalma!” diye de tembihledi. Meltem çıkınca baş başa kalmıştık.

Konuyu açmanın tam vaktiydi. Cesaretimi topladım ve “Seninle bir şey konuşacağım” dedim. Yüzüme baktı, “Biliyorum” dedi. “Neyi biliyorsun?” dedim. “Ne söyleyeceğini” dedi. “Daha ağzımdan bir şey çıkmadı ki, nereden bileceksin?” dedim. “Nereden olacak, kırk yıldır etrafımda dolanıp durmandan!” deyiverdi. Çarpılmışa döndüm. Hiçbir gerçek bu kadar yalın söylenemezdi.. Bu kadar yıllık ömrümün özetini bir çırpıda söyleyivermişti Süheyla. “Senden korkulur!..” dedim şaşkınlığımı gizleyecek vakit bulamadan. “Benden niye korkulsun ayol, sen deli misin? Korkulan biri olsaydım yılların sırrını saklayabilir miydim, düşünsene!” yanıtını verdi. Ağzım açık kalmıştı. Yüzümün halini ise hiç düşünemiyordum utancımdan. Çırılçıplak kalmıştım Süheyla’nın karşısında; saklanacak bir yerim bile yoktu.

Bu halimi fark etmişti ki, “Endişelenme, bu sırrı sonsuza kadar saklamaya devam edeceğimden emin olabilirsin, eğer sen de istersen. Çünkü ben rahmetli kocamı çok sevdim. Sağlığında ona saygısızlık ve ihanet etmek aklımın ucundan bile geçmedi. Bunu da bilmeni isterim. Evet, bana ne söyleyeceğini biliyorum. Ama benden hemen yanıt bekleme! Sana şimdilik şunu söyleyebilirim: Acele etme! Hele aradan bir altı ay geçsin konuşuruz. Hem unutma! Karın öleli on yıl oldu ve sen bugüne kadar evlenmedin. Nedenini bilemiyorum ama acele edersek korkarım sırrımızı da ortaya çıkaran neden deşifre olacaktır. O yüzden dikkatli olmalıyız. Ayrıca el alemi bırak çocuklarımıza nasıl açıklarız bu durumu? Bir düşün istersen!..”

Süheyla haklıydı; liseli oğlanlar gibi davranmıştım. “Peki, senin dediğin gibi olsun! Haklısın; acele edip çoluk çocuğa rezil olmayalım. Ha, aklıma takılmışken, şu peşinde dolandığım lafını da nereden çıkardın? Daha doğrusu nasıl anladın? Yoksa çok mu belli oluyordu?” “Kadınlar anlar! Ayrıca rahmetli seni benden niye kıskanıyordu sanıyorsun? O da sezmiştir de ondan. Bir iki vaka dışında sabretmesini bildi. Sana değil ama bana güvendi o, unutma bunu!” Söyledikleri yabana atılır şeyler değildi. Tam bir otorite olarak söylüyordu bunları.

“Bu arada benden kaçmayacaksın ve yakınında olmama izin vereceksin bir. İki: Şu içki denen merete sığınmayacaksın! Üç: Bu yası da fazla uzatmayacaksın. Ayrıca bu üçüncüsü rahmetlinin de isteğidir, unutmayacaksın! Tamam mı?” dedim ona.

“Tamam ayol! Bir kere senden uzak durmama fırsat vermiyorsun ki… Diğerlerine de çalışacağım, söz.”

***

İkimiz de sözümüzde durduk; birbirimizin gözlerine baktık bir süre daha sesiz sessiz. Ve bir gün, birlikte yaşama kararımızı önce birbirimize, sonra çocuklarımıza, daha sonra da dostlarımıza açtık… Kurumaya yüz tutmuş ağaçların sonbahar filizleri gibiydik yarı çıplak. Bütün Kasaba bizi seyrediyordu; kimisi şaşırdı, yakıştırdı bazıları; kınayanlar oldu, kutladı çoğu dostlarımız. Uzaktan laf attı kimi komşular. Olamaz dedi İlhan’ın kardeşleri. En kötüsünü de çocuklarımız yaptı: “Onaylamıyoruz bu birlikteliği” dediler asarak suratlarını, duvardaki çivilere. Dayak yemiş gibi sersemledik olduğumuz yerde. Nedenini bile soramadık yüzlerindeki ifadelerden. Bir duvar oldular karşımızda; bakarız her gün ordalar, her gün ordalar… Dayanılmaz bir şey; kabus gibi!… Onlara baka baka bizim suratlarımız da asıldı rasgele sağa sola!..

Sonunda hele bir kaçalım şuradan dedik beraberliğimizin altıncı ayında. Resmiyete gerek duymadan tutunmaya çalıştık birbirimize. Birlikte yeni bir mevsim yaratmaya çalıştık dört mevsim arasında; arkamızda hüzünle karışık kırık dökük umutlar bırakarak. Aldık gittik başımızı önce Antalya, sonra Muğla sahilleri derken ilk turumuz bitti döndük kürkçü dükkanına. Yüzleşme ve hesap verme zamanıydı…

Oysa değişen bir şey yoktu bizim Kasabada; asık suratlar hâlâ asılıydı duvarlarda. Sadece biraz daha sünmüştü aşağı doğru. Yerçekimi deyip geçmek mümkünken, geçemezdik. Değildi!..

Son kez konuştum çocuklarla. Onlarla bir arkadaş gibi paylaştım duygularımı yeniden. İncitmeden, beni anlamaları için ne söylemem gerekirse söyledim. İlişkilerimizde eksik bir şey kalmasın istiyordum. Beni annelerine ihanet etmekle suçladı her ikisi de sözleşmiş gibi. Neymiş efendim niye on sene beklemişim de, İlhan amcaları ölür ölmez, kardeşim dediğim dul karısıyla evlenmeye kalkmışım. 70 yaşına merdiven dayayan adam böyle bir aç gözlülük yapar mıymış?… Liseli çocuklar gibi davranmışım… Kudurmuşum… Sanki on yıl keyfimden beklemişim gibi. Can evimden vurulmuşa döndüm; ben neredeydim onlar neredeydi? Var mıydık, yok muyduk?..

Kendilerine babalık yanında annelik de yaptığımı unutarak benden hesap sorma küstahlığını da gösterdiler utanmadan. Bana kendi hayatımı yaşamam için en küçük bir şans tanımadılar, bütün ömrümü verdiğim çocuklarım. Kendimi daha fazla tutamadım: “Bir de, karısıyla evlenmek için İlhan amcanızı da benim öldürdüğümü söyleyin de olsun bitsin bu iş” diyerek hızla ayrıldım yanlarından.

Olmamıştı. Yine başaramamıştık. Ne Süheyla ne de ben derdimizi bir türlü anlatamamıştık çocuklarımıza. Acımadan yargılamışlar, ölüm fermanımızı yazmışlardı. Ne masumiyetimiz kalmıştı ne de saflığımız; bütün varlığımızı elleriyle kurcalamışlardı, ellerimizde büyüyen çocuklarımız. Ve de asmışlardı bizi de duvardaki asık suratlarının yanına. Bir başımıza kalmıştık şu koca dünyada. Fazla da seçeneğimiz yoktu; inadına yaşamalıydık. Sonunda, başımızı alıp gittik Ege’de bir sahil kasabasına; deniz, kumsal ve ikimiz, bir de başarma umuduyla…

Yine de bir soru beynimizi kurcalamaya devam edip durdu: Acaba yanlış yapan kimdi; çocuklar mı bizler mi?

Celal Ulusoy

Etiketler

Bir Yanıt Yazın