Ukrayna Savaşı’nda Çarpışan İki Kültür (2)

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

Batı uygarlığı, modern burjuva kurucu değerlerine ihanet ederek ve köhneleşip çürüyerek insani niteliklerini yitirdikçe, Huntington‘un “Uygarlıklar Savaşı” teorisi, Atlantik kuramcıları açısından şimdi daha da bir güncellik ve itibar kazanmakta. Aslında, emperyalizm ile ezilen ve gelişen dünya arasındaki sınıfsal nitelikli ve insanlığı geliştirmenin ve özgürleştirmenin zembereğini taşıyan mücadeleyi saptırmak ve baltalamak için kurgulanan bir dinler, mezhepler, ırklar eksenli bir “kültürler” savaşını kışkırtmaktı buradaki amaç.

Avrupa ve Amerikan kültürünün temelinde, Hıristiyan ve Yahudi ortak mitolojik ve dinsel-inançsal değerler vardır. Hümanizm, Aydınlanma ve Bilimsel Devrimlerle aşılan ya da aşıldığı düşünülen ve ortaçağın damgasını taşıyan bu gerici kültürel değerler, küresel karşıdevrimle birlikte daha da bağnazca kutsallaştırılıp yüceltildi ve etnikçi/ırkçı, dinsel, cemaatçı, tarikatçı yobazlık ve saldırganlıkların kaynağı haline geldi. Emperyalizmin giderek katmerleşen çürüyen niteliği, mafyalaşmış asalaklığı, tüketici ve yağmacı karakteri, her türlü insanlık dışı araca ve yönteme başvuran kıyıcılığı belirginleştikçe daha çılgınlaşmaktadır. Kendini meşrulaştırmak ve varlığını sürdürmek için, çareyi, geçmişinde ve tarihte kendi doğasına uygun en insanlık karşıtı, en çürük ve kirli, çöplük olmuş kabileci, cemaatçı ve ırkçı değer ve malzemelere sığınmakta bulmaktadır. Bugün, elli yıl öncesine göre daha da baskın hale gelen ve bağnazlaşan gerici-ırkçı kültürün tarihi köklerine baktığımızda bunun bir çok izlerini görmekteyiz.

Son elli yılın “küreselleşme çağı”nda, sözünü ettiğimiz çürüme, bağnazlaşma ve ırkçılaşmada artışın, yükselişin önemli bir nedeni de, Batı’da, gerek işçi ve sendika hareketlerinde ve gerekse sosyalist nitelikte örgütlenme ve siyasetlerdeki büyük güç ve enerji kaybıdır. Batı merkezli bir devrim hayalinin sönmesinden dolayı bu dinamiklerdeki gerileme, tükeniş, hatta çöküş, son otuz yılın en çarpıcı olgularından biridir. Çünkü, sözkonusu toplumsal ve siyasal dinamikler kapitalizmin dizginsiz piyasacı ve bireyci kültürüne ve aç gözlü emperyalist saldırganlığa karşı, toplumcu, eşitlikçi, paylaşmacı talep ve mücadeleleriyle dengeleyici, geriletici bir rol oynuyorlardı. Bugün sınırlı sayıda inançlı ve kararlı aydının sosyalist değer ve idealleri, geçek anlamda insan haklarını savunuyor olması, ne yazık ki sözkonusu nesnel gerçekliği pek değiştirmiyor.

Huntington gibi, ABD ve AB’yi Yunan-Roma ve Hıristiyan-Yahudi kökenli uygarlık sentezi olarak kurgulayıp teorisini yapanlar, kuşkusuz bu uygarlıkların kurucu değerlerini ve simgesel kavram ve kişiliklerini, onların düşünce ve davranışlarını da kültürlerinin temeline yerleştiriyorlar. Kölecilikten kapitalizme bu bütünlük içinde şekillenen Batı uygarlığının son 300 yıllık tarihinde hümanist, aydınlanmacı, akılcı, sanayileşmeci bir burjuva-kapitalist çağ yaşasa da, kültürel genlerinde güçlü bir şekilde en az 2500 yıllık Yunan-Roma kökenli değerler ve gelenekler vardır. Sınıflı toplumlara özgü bu miras, bu genetik özellikler, sınıflar var oldukça da yok olmayacaktır.

Yukarıda vurguladığımız gibi, emperyalist-kapitalist uygarlığın egemen sınıfı bugün meşruluğunu korumak ve sürdürmek için neye, hangi malzemelere, hangi silahlara ihtiyaç duyuyorsa tarihten, kurucu düşünce ve kişiliklerden onları seçip almaktadır. Üstelik devralınan bu miras, ABD-AB egemen sınıflarının sınırsız kâr ve dünya hegemonyası hırsının tezgahında ideolojik dönüşüme uğratılıp çarpıtılarak yeniden kurgulanmakta ve modern yeni bir düşünce ya da felsefeymiş gibi insanlığa yutturulmaya çalışılmaktadır.

Kısacası karşımızda, Aydınlanmacı, akılcı, bilimci, hümanist Batı’nın bütün ilke ve değerlerini kirleten, çürüten haydutlaşmış, dibine kadar ikiyüzlüleşmiş emperyalist gerici bir Batı vardır. Küreselleşme tezgahı ve yalanlarıyla geldiği bu son aşama, tıpkı bir uygarlık olarak Roma’nın çöküşündeki tabloyu anımsatmaktadır. Bilindiği gibi, Roma’nın çöküşünün tipik göstergeleri, en başta, Caligula, Neron, Commudus, Caracalla gibi komplocu, sadist tiplerin, acımasız katil çetelerine dönüşen ve Roma’ya özgü her türlü ahlaki değer ve gelenekleri yozlaştıran ve çiğneyen yönetim tarzıdır.

Daha temel nitelikte olan ikincisi ise, katil yöneticilerin örgütlediği gösterilerle uyumlu bir halk kitlesinin oluşmuş olmasıdır. Roma halkı, tarım, ticaret, sanat etkinlikleri tamamen kölelere terkedilerek, üretimden koparılmış ve bu katil çetelerin yönetiminde her türlü insani ve ahlaki değere, duyarlılığa yabancılaşmıştır. En popüler eğlence olarak arenalarda gladyatör kölelerin birbirini öldürmesiyle sonuçlanan dövüşleri sadistçe zevk alarak izleyen, vicdanı körelmiş bir halk…


500 yıllık Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel ve Sanayi Devrimleri tarihinde yol gösterici olan akılcılık ve bilim, mafyalaşan küreselci emperyalizmle birlikte evrensel insani ideallerden ve ahlaktan ve estetikten kopartılmıştır. Yani iki karşıt akılcılık yaklaşık son iki yüz yıldır çarpaşmaktadır. Emperyalist Batı merkezli akılcılık, adeta, Odysseus karakterinden kök alan -ve ahlaki boyutundan kopartılan- kurnazlık, düzenbazlık, hile ve kalleşlikle özdeş hale getirilmiş; Odysseus da giderek ahlak dışı akılcılığın yüceltilen bir kültürel simge yapılmıştır. Başka deyişle, düne kadar Hıristiyanlıkta şeytanla özdeşleştirilen akıl, önemi, gücü, vazgeçilmezliği kabul edildikçe bu kez, akıllı insan, akıllı düşünce ve eylem, şeytani bir marifet ve üstünlük olarak benimsenip kutsanmaktadır. Sahte bir estetikle cılalanan bu kutsama, “postmodern çağ”da, her türlü ahlak dışılığın meşru ve doğal sayılması noktasına ulaşmıştır.

Oysa akıl ile kurnazlık ve düzenbazlık çok farklı şeylerdir. Batı’nın “insan insanın kurdudur” diyen ve bireyin kendi dışında herkese karşı kurtlaşan, gerçekliği kapitalist ve bireysel çıkara göre çarpıtan, ben merkezci, bireyci aklına karşı başka bir akıl vardır. Bu akıl, gerçeğe bağlılığı, bilimi, eşitlikçiliği, paylaşmayı, dayanışmayı, doğayla barışıklığı yücelten bir akıldır; o, insanlığı, insana saygıyı merkeze alır. Bu anlamda akıl, iki karşıt niteliğe bölünmekte. Kuşkusuz bu iki karşıt akıl, sınıfsal ve ideolojik bir öze sahiptirler. İkinci akıl, bütün bu değerlerin insanlığın özgürleşmesi, eşitlenmesi ve yetkinleşmesi için kullanılmasını sağlayan, yalana dolana kaçmadan kurgulayan, planlayan, haklı ve meşru temellere oturtan ve uygulayan toplumcu, emekçiden yana, haklıyı haksızdan ayırmada dürüstlüğün ve vicdanın klavuzu olan,  adaletli, üretici, yaratıcı bir akıldır.

Konu buraya gelmişken, temelinde hile ve kurnazlığın yattığı serbest piyasacı Batı akılcılığının atası, Truva savaşında kurnazlığı ve düzenbazlığı ile simgeleşen efsanevi Odysseus ve onun simgeleşen “çok kurnaz” akıllılığından söz etmeden geçemeyiz. Aynı kurnazlık ve kalleşliğe varan düzenbazlıkta, Odysseus‘un da atası sayılan, ondan birkaç yüzyıl önce yaşamış ve Yahudilerin atası “Yakup Peygamber” akla gelmektedir. Tarihçiler, Odysseus akılcılığı efsanesinin Yakup’tan geçmiş olabileceği yorumunu yapmakta. Bilindiği gibi Yakup da, İbrani mitolojisinde kurnazlığı, hile, kalleşlik ve düzenbazlıklarıyla tanınmıştır. Ama yine de peygamberdir!.. Kurnazlıkla, şeytanlıkla özdeşleştirilen emperyalist Batı akılcılığında, bir bilgi olarak sunduğumuz sözkonusu tarihsel-simgesel kişiliklerin temsil ettiği kültürel karakterin etkisinin ne oranda olduğu tartışılır. Bunu değerlendirmek kuşkusuz okuyucunun bilgi, inceleme ve gözlemlerine kalıyor. (1)

Clausewitz‘in meşhur Savaş Üzerine adlı kitabında belirttiği “Savaş siyasetin başka araçlarla (silah, zor araçları) devamıdır” ilkesini esas alarak söylersek, başka deyişle savaşı siyasal süreç içinde ele alırsak; görünüşte ilk saldıran bile olsa devletlerin bağımsız varlıklarını korumak için kendilerini savunmaları temel bir haktır. Yani izlenen savaş siyasetinin, içeriğine ve niteliğine bakarak onun haklı bir savaş mı, haksız bir savaş mı olduğunu belirlemek, bilimsel ve tayin edici olandır. Savaş bir olguysa, bir kez savaş başlandığında kuşkusuz belli bir yere kadar, yani belli bir insani kırmızı çizgiye kadar savaş hileleri de meşru görülebilir.
Odysseus kurnazlığının ürünü olan Truva Atı, savaş hilesi olarak bir noktaya kadar kabul edilmekte, İlyada‘nın sanatsal esprisi içinde bir zeka, yaratıcılık unsuru olarak görülmekte. Ama kapitalist Batı uygarlığını oluşturan ve temelinde kölecilik olan gelenek ve davranışların yattığı 2500 yıllık kültürel mirasın genetiğine baktığımızda savaş hilelerini şeytanca bir mecraya taşıyan akılcılıkla karşılaşırız. Yani akılcılık, şeytani bir kurnazlık ve düzenbazlık olarak doğal kabul edilip benimsenmekte ve yüceltilmektedir bugün. Bilindiği gibi Goethe‘nin Faust‘u, şeytandan ödünç alınan kurnazlığı ve aklı temsil eder. Goethe bu aklı ikili niteliğiyle işler sanatında: Hem yeni bir dünya yaratmanın yıkıcı yapıcılığı, hem de insani değerleri yok etmenin vicdansızlığı. Dolayısıyla Rousseau’nun ahlaki bir sorun olarak incelediği uygarlaşmanın ikili doğası vurgulanmış oluyor.

Çok ilginçtir, dilimizde 1990‘larda, Avrupa’da ise postmodernizm gibi akılcılık karşıtı akımların yükseldiği 1960’larda yayımlanan Şeytanın Oruspusu kitabında anlatılan “orospu” aslında akıldır. Yani akıl, şeytanın keyfince kullandığı etkili, cezbedici bir araçtır. Bu yaklaşım kuşkusuz, Batı‘da 50‘lerden sonraki süreçte bilimsel ve toplumsal akılcılığın ne kadar yadsındığını gösteriyor. Bazı neoliberal entelektüellerin “aklın araçsallaşması”nı eleştirirken, onu sözde her türlü sınıfsal-ideolojik tavrın dışına çıkarmaya çalışıyorlardı. Gerçekte ise, aklı bir araç olarak kullanan vicdansız ve ruhsuz kapitalist sistemin birey merkezli ideolojisini yeniden üretmiş oluyorlardı.

Özetle, mafyalaşan emperyalist burjuvazinin şeytanlıkla özdeşleşen akılcılığı, her türlü hilenin, kalleşliğin, düzenbazlığın, alçaklık ve ikiyüzlülüğün olağan hale geldiği bir akılcılıktır. Çağdaş bilimi, ahlakı, sanatı, ve onların birbiriyle bağlantılı ve birbirini koşullayan bütünlüğünü reddeden postmodernizm ise, işte tam da böylesi bir şeytani akılcılığın felsefesini, kültür ve sanatını temsil etmektedir.


Ukrayna merkezli, ya da Ukrayna görünümlü uygarlıklar savaşında; Atlantik emperyalizminin karşı tarafındaki Rusya, Batı merkezli yalan medyasının göstermek istediği gibi, siyaseten ve tarihen haksız olmadığı gibi tek başına da değildir. Onun arkasında büyük Asya/Avrasya coğrafyasının ve uluslarının yer aldığı, yeni ve daha ileri bir uygarlığın dinamiklerini temsil eden güçler yer almaktadır. Bütün belirtiler, sanki Truva Savaşı‘nı yeniden yaşamakta olduğumuzu duyumsatıyor bize. Bu savaşta karşı karşıya gelen özellikle iki karakter, iki davranış biçimi yok mudur? Bir tarafta, dokuz yıllık savaşta başarıya ulaşamayan Yunan tarafına tahta at hilesiyle zafer kazandıran, çok akıllılığı şeytani kurnazlık, hilebazlık olarak simgeleştirilen Odisseaus vardı; bunlar köleci deniz uygarlığını temsil ediyorlardı. Truva tarafında ise, Hititler, Karyalılar, Likyalılar, Lidyalılar vb İyonyalılar başta olmak üzere Anadolu‘nun, Batı Asya‘nın, hile ve düzenbazlıktan daha uzak, kamusal ahlaki değerlere daha çok önem veren kara uygarlıkları yer alıyordu.

Tekrar Rusya‘ya gelirsek, 1990‘larda Sovyetlerin çökmesi ve dağılmasının ardından son otuz yıllık süreçte ulusal varlığına, güvenliğine ve toprak bütünlüğüne karşı her türlü emperyalist tertibin, dalavere ve tezgahın uygulandığı bir ülke var karşımızda. Özellikle son on yıldır yaşanan bütün olayların, strateji ve siyasetlerin bir sonucu olarak, “yumuşak atın tekmesi” ya da “bilgenin öfkesi” misali, bir askeri müdahale gerçekleştirmek zorunda kaldı. Görünüşte askeri müdahale ve geçici bir işgal olsa da, geçtiğimiz dönemdeki ABD merkezli ve Avrasya merkezli strateji ve siyasetlerin niteliğine baktığımızda, Rusya‘nın özünde haklı ve meşru bir savunma içinde olduğu görülüyor?

Üstelik yurtsever aydın ve yurttaşlar olarak biz, Türkiye‘nin, aynı Atlantik sisteminin Suriye’nin kuzeyinde hedeflediği ve ülkemizin bağımsızlık ve bütünlüğünü açıkça tehdit eden kukla Kürt devleti amaçlı koridor planını bozmak için yürüttüğü müdahaleleri destekledik. Evet, Atlantik ve NATO merkezli aynı nitelikteki küreselci strateji ve siyasetlere karşı Türkiye‘nin de Rusya‘nın da askeri müdahaleleri, aynı nitelikte meşru ve haklıdır, bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünü koruma müdahaleleridir. Bunların dışında, gerisindeki strateji ve siyasetleri görmeden, sadece görünüşe bakarak “savaş” ve “işgal” karşıtlığı söylemi ve çığırtkanlığı yapmak, kendini ve ulusunu aldatmaktır.

Bu noktada Rusya, Batı’nın iki yüzlü “insan hakları”, “demokrasi”, “barış” yalanlarına dayanan propagandası karşısında, haklı savunmadan kaynaklanan daha açık sözlü, daha samimi ve daha az kirli bir siyaset izlediğini görmekteyiz. Burada saflık ve dürüstlükle öfke arasındaki ilişki, tekil, bireysel öfkenin pratikte yansımasından elbette farklı. Büyük bir devletin kolektif öfkesidir sözkonusu olan. Rus siyasetindeki bu ruh halini ve tavrı, kamuoyuna yansıyan açıklamaların satır aralarında görebiliyoruz.


Özetle, tekrar vurgulayalım; çağımızda hiç bir şey göründüğü gibi değildir. Hele, iletişim araçları üzerinden yaratılan ve yalanlar üzerine kurulu ve gerçekmiş gibi gösterilen sanal dünya kurguları, buna bağlı algı operasyonları, ekonomik ambargo adı altında insani sınırların yıkıldığı uygulamalar, ırkçılığın tipik göstergesi olarak pervasızca kullanılan biyolojik silah kullanımı ve bunları karşı tarafın üstüne yıkma tertipleri, buzdağının altındaki gerçeklerin çok daha farklı olduğunu gösteriyor. En ürkütücü olanı da, siyasal, ekonomik ve askeri niteliğin belirleyici olduğu savaşta en dokunulmaz konumdaki ve üstelik barış için en önde rol oynayabilecek evrensel değerdeki sanat ve edebiyatçıların da ulusal kimliklerinden, Rus kökenlerinden dolayı düşmanlaştırılması ve sanatsal etkinliklerinin engellenmesidir.

İşte burada, yukarıdaki bütün anlatmak istediklerimizin damıtılmış özünü görmekteyiz. Emperyalist bağnazlık ve ırkçılığın geldiği boyutlar insanlık açısından, evrensel hümanist kültür ve değerler açısından öğreticidir. Ekonomik, politik, diplomatik yaptırımlarla yetinmeyen ABD ve AB ülkelerinin, savaşla doğrudan hiç ilgisi olmayan sıradan Rus yurttaşlarına ve özellikle Rus uyruklu sanatçılara karşı adeta bir cadı avı başlattıklarını görüyoruz.

İtalya’da bir üniversitenin Dostoyevski dersini iptal etmesi ve tepkiler üzerine geri adım atması ne anlama geliyor, derin derin düşünmek gerekir. Almanya’da Rus orkestra şefinin işine son verilmesi, Cannes Film Festivali’ne Rusya’nın katılmasının yasaklanması, hatta ve hatta Uluslararası Kedi Federasyonu’nun Rus kedilerine yaptırım kararı alması, Zagreb Filarmoni Orkestrası’nın Rus besteci Çaykovski’nin eserlerini seçkisinden çıkarması, Almanya‘da bir hastahanede Rusya ve Belarus vatandaşı hastaların kabul edilmemesi ve benzeri uygulamalar Batı merkezli bir ırkçılığın sahne alması değil de nedir?

Bütün bunların biricik ve temel bir açıklaması vardır: Çoktan başlamış olan ve yüz yıllık pratiğiyle giderek derinleşen Batı’nın ahlaki çürüme ve çöküşünün tescillenmesi. Çeşitli AB ülkelerinden, Gürcistan‘dan, hatta Suriye ve diğer Ortadoğu ülkelerinden getirilerek ABD dolarlarıyla silahlandırılan paralı ve neo-Nazi çetelerin özgürlükçü savaşçılar olarak kutsanması önemli bir göstergedir. Aynı şekilde, Rus kimlikli kişilere ayırdetmeksizin uygulanan dışlayıcı, düşmanlaştırıcı uygulamalar, bağnazlaşan, yobazlaşan ve ırkçılaşan sistemli siyasetlerde kendini dışavuran çürümenin tipik dışavurumlarıdır.

Bu olgular, ortaçağa, hatta daha ilkel dönemlere ait çağdışı değerleri kullanan kirli siyasetin göstergeleridir. Diyebiliriz ki, adeta, ülkemizde yaşanan, bir kişinin suçu yüzünden bütün sülalenin düşman ilan edilip ölüme mahkum edildiği kan davasını ve ilkel kabile kültürünü anımsatmaktadır. Tek fark, üzerindeki modernlik ve demokrasi cılasıdır.

Şimdi karşımızda, hem tarihsel ve toplumsal, hem de kültürel ve psikolojik boyutlarıyla iki karşıt uygarlık cephesinin, iki karşıt kültürün uzun sürecek ve çok yönlü çarpışması yaşanmaktadır. Önümüzdeki süreçle ilgili öngörüler, Ukrayna’da geçici olarak bitse bile savaşın çok boyutlu, çeşitli teknik araç ve yöntemlerle devam edeceğini gösteriyor. Bilindiği gibi uygarlıklar savaşını kalıcı olarak kimin kazanacağını, bilimde, kültürde, etik ve estetik değerlerde kimin insanlığın geleceğini ve temel varoluş ihtiyaçlarını karşılayacağı sorusunun yanıtı belirleyecektir. Bir çok belirtisini yaşadığımız, geleceğimizi tehdit eden bütün etkenlere karşın, süreç, insanlığın eşitlik, paylaşma, dayanışma ve özgürleşme değerlerinin başarısı yönünde ilerleyecektir.

Mehmet Ulusoy
Mart 2022

Dipnotlar

(1) Bu konuda bkz. Robert Graves–Raphal Patai, İbrani Mitleri, Say Yayınları, İstanbul, 2009.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın