İbn-i Teymiye

Türk-İslam Aydınlanmasının Temelleri (1)

Cengiz Aldemir

Cengiz-Aldemir-İsimlik1- AKIL

Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşıma verilen isimdir. Buna göre, kesin ve evrensel bilgilere ancak akıl aracılığı ile ve tümdengelimli bir yöntem ile ulaşılabilir. Bilginin, sadece deney ötesi yöntemlerle de elde edilebileceği savunulur. Akılcılık her bireyin, her çeşit ve değişmez akli ve mantıki ilkelere sahip olduğunun kabulüdür. Yine çeşitli apaçık hakikatlerin var olduğunu kabul eder. Son zamanlarda bazı dilbilim kavramlarının hakkında yazıların, haricinde öncelikli bilginin varlığı sıklıkla reddedilmiştir. Kabul edilse dahi etki alanı ve konumu daraltılmıştır.

Bu görüşe göre kesin bilgi örneği matematiktir. Hakikate ve eşyanın bilgisine sadece akıl ile erişilebileceğini savunur. Bu sebeple akılcılık, deneyciliğin karşıtıdır. Akla karşı yaklaşım pek çok bağlamda dindeki vahiyle yahut etikteki duygu ve hisle karşılaştırılan bir durumdur. Bununla birlikte felsefede akıl, içgörüyle karşılaştırılır. Batıda akılcı gelenek Elealılar, Pitagaroscular ve Platon ile başlar. Aydınlanmadan beri akılcılık, felsefenin hizmetine matematiğin yöntemlerini sunmaya çalışır. Descartes, Leibniz, Spinoza buna örnek gösterilebilir. Akılcılık Avrupa’da genellikle kıta felsefesi olarak bilinir. Çünkü İngiltere‘de deneycilik daha baskındır. Nitekim Leibniz ve Spinoza gibi düşünürlerin İngiliz deneyci filozoflarla karşılaştırmaları yapılır. Fakat, bu akılcılık ve deneycilik akımları ile filozofların akılcı ve deneyci fikirleri detaylı bir şekilde incelendiğinde pek doğru bir eylem ve bakış açısı değildir. Geniş bir bakış açısından, bir filozof hem akılcı hem de deneyci olabilir. Aşırı noktadaki deneycilik, deneyim dışı her şeyi reddeder ve her türlü bilginin deneyim ile edinildiğini savunur. Yani, deneycilik ile akılcılık arasındaki en temel tartışma insan bilgisinin kaynağıdır. Bununla birlikte tüm rasyonalistlerin doğu bilimlerinin deneysel bilgi ve algıların yardımı olmadan tam anlamıyla bilinebileceğini öne sürdükleri anlamına gelmez. Aslında çoğu rasyonalist filozof, deneye de en azından belirli oranda önem vermişlerdir. Belirtilen derecede aşırı noktada bulunan herhangi bir rasyonalist okul ortaya çıkmamıştır.

Felsefi okul olarak akılcılığın içerdiği temel ilkeler XVIII. yüzyılda büyük bir eleştiriye maruz kalmıştır. Bununla birlikte bu dönemde de, sayıları az da olsa akılcılığı savunan filozoflar olmuştur. XVIII. yüzyılda akılcılığa en büyük eleştiri deneyci çevrelerden gelmiştir. Bununla birlikte örneğin Alman filozof Kant da geleneksel akılcı düşünce okulunu tenkit etmiştir. Kant, eleştirel bir değerlendirme ile yeni bir rasyonalizm fikrini temellendirmeye yönelmiştir. Rasyonalist geleneği başlangıcından itibaren ele aldığımızda karşımıza pek çok farklı türde rasyonalizm yorumları ya da yaklaşımları çıkmaktadır. Rasyonalizm; antik Yunan’da Elea okulu ile birlikte başlatılabilir. İlk akılcı filozofun Parmenides olduğu söylenebilir. Ona göre duyular değişebilen şeyler olduklarından bilginin temeli olamazlar. Aksine aklın değişmeyen ilkeleri bilginin temeli olabilir. Elealı Zenon hocası Parmenides‘in akılcılığını daha ileri götürmüştür. Duyguların güvenilmezliğini kanıtlayan paradoksların ardında rasyonalizm düşüncesini temellendirir. Platon ise “İdealar ilkesi” olarak bilinen tümdengelim yönteminin önde gelen isimlerindendir. Ayrıca, Aristo akılcılığın kurucu isimlerinden biri olarak kabul edilir.

Aristo
Aristo

Batı düşüncesinde aklın fonksiyonu, kavrayışın ötesinde kapsamaya yöneliktir. Bu nedenle daha çok araç olmak, amaç olmaya dönüşmüştür. Kilise Hristiyanlığı temelde akıl-vahiy ilişkisini reddeden düşünceye sahiptir. Aklın egemen olmadığı bir kilise, aklı kavrayış olarak dahi kabul edemez. Günümüzdeki batı düşünce sistemi, kilise ile çatışmanın ürünüdür. Batı kültüründe rasyonalizm ile aklı temel alıp vahiy olanı gündem dışına iten düşünce tarzı vahiy inkâr eden pozitivizme ulaşır. Thales‘in tabiatın dört temel maddesi olan toprak, su, hava ve ateşten oluşturduğu tezi, Batı kültüründe algılayıcı aklın başlangıcıdır. Parmenides; duyumların değişken olduğunu paradokslar ihtiva ettiğini, bilginin temeli olarak aklın değişmeyen ilkelerinin temel alınması gerektiğini söyler. Değişmeyen ilkelerin belirlenmesi Yunan dünyasında bir süreç başlatır. Bu aşamadan sonra hayatı anlamlandırma çabası felsefenin temelidir. Artık, yaratıcı kavramıyla birlikte düşünülmeye başlanır. Heraklitos‘un evrensel akıl anlamında ve aklın kaynağı olarak kullandığı “Logos” terimi, başlangıcından itibaren tanrı karşılığı anlaşılmıştır. Heraklitos‘ta bu anlayış, tabiatın bir bütün olarak Tanrısallığı şeklindeki Panteist anlayışa döner. Platonidealler âlemi” tanımlaması ile aklı ve değişmeyen ilkeleri metafizik bir boyuta yerleştirir. Aristo aklın yasaları üzerinde çalışır. O’na göre; bilginin doğruluğu, duygu ve deney ile değil, düşünce ve zihinde temellendirilir. Aristo‘nun yaklaşımı, Platon‘un “idealler dünyasını kabul etmese de tabiatla bütünleşmiş metafizik bir kabul üzerinde kuruludur.

Bu; bazı aydın bozuntularının iddia ettikleri gibi materyalist bir düşünce de değildir. Aristo aklın normal fonksiyonu olarak Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eder. Buna karşılık Aristo, Allah anlayışını evrenle birlikte Panteist ve aklı ilahlaştıran bir konumda değerlendirir. Aristo insanda iki akıldan söz eder, ölümsüz akıl ve ölümlü akıl. O’na göre ölümsüz aklın faaliyeti Allah’ın faaliyetidir. Burada Batı düşüncesinin iki ana akımı ortaya çıkar. Bunlar Eflatunun idealist ruhçu düşüncesi ve Aristo‘nun Panteist düşüncesidir. AnaksagorasLogos” yerine “Nous” terimini kullanır. Aklı yine Tanrı gibi algılasa da onu tabiattan ayrı düşünür.

Benzer bir süreç, Batı‘nın Yunan felsefesi ile tekrar tanıştığı dönemde yaşanır. Dekart idealist tir, düalist bir metafizik anlayışını akılcı bir üslupla vurgular. Spinoza, aklın idealist metafizik boyutunu kabul etmez, ona göre fikir maddeden ayrı düşünülemez. Spinoza, var olan her şeyin tabiatın kendisi olduğunu söyler. Allah’ın her şey olduğunu, her şeyin Allah’ta var olduğunu söylerken Panteist ekol dedir. Dekart ve Spinoza, geometrik ve değişmeyen mutlak akıl tanımlaması yaparlar. Hegel ise diyalektik süreç içerisinde değişken bir akıl tanımı yapar. Bütün bu rasyonalist yaklaşımlar ya idealist ya da panteist temelde şekillenir. Pozitivistlere kadar batı aklı, tanrı tanımaz değil ama kilise karşıtıdır. Kilise ise akıl kavramını kavrayış gücünden çok mutlak hakikat olarak Tanrı yerine kullanmıştır. Bunun İncil‘de de karşılığı vardır, muhtemelen teslis (üçleme: baba-oğul-kutsal ruh) ve hulul (Tanrı ruhunun herhangi bir bedene girdiğine inanma) inancının da fikrî orijinini oluşturur. “Önce logos vardı. Ve logos Allah idi, yaşam onda idi ve yaşam insanların ışığı idi.” İncil Yuhanna Bab 1 Ayet-1.

Francis Bacon gibi düşünürler ise dini kavramlarını dışlayan bir akıl-ahlak ilişkisi önerir. Onlara göre, dini emirler olmadan da akıl ile ahlaka ulaşabilir. Saf akıl kavramını eleştiren Kant ise rasyonalist düşünceyi korumasına rağmen, deneyciliğe kuvvetli vurgular yapar, Kant gaybın akıl ile kavranmasının mümkün olmadığını belirtirken akıl-gayb çelişkisi içermeyen bir düşünceye sahiptir. Pozitif teoriye göre, akıl soyut alandan somut alana taşınır. Teorik olmayan deneysel akılcılık pozitivizmin çıkış noktasıdır. Pozitivizm deneycilik olarak bilinir ve nesnel duyguların algıladıklarından başka hiçbir şeyi kabul etmez. Pozitivizmin ana merkezi; deney ve gözleminin dışında gaybı kabul etmemek, bunun üzerinde akli değerlendirmeler yapmamaktır. İslam‘da akıl, sağlam görüş olup arzu ve isteklerini kontrol altına almaktır. Yine İslam’da sınırlandırılmış yetkiye sahip akıl sayesinde akıl-gayb ilişkisi korunur. İslam düşüncesinde aklın görevi, tabiat üzerin de düşünerek Allah’a ulaşmaktır. Aklın fonksiyonu tabiat aracılığı ile kendini keşfetmek değil, doğru ve sosyal bilim, iyi-kötü hayır-şer arasında ayrım yapmaktır. Muhammed Abid El Cabiri‘nin sözleri ile İslâm düşüncesindeki aklı anlamak mümkündür.

Mutezilenin akla yaklaşımı dil bilim açısındandır ve temel çıkışı müteşabih (manası açık olmayan) ayetlerin kavranmasına dönüktür. Mutezilerin insan iradesindeki etkinliği vurgulaması, aklı daha etkin kılmasını gerektirir. Bu yaklaşıma, fıkıh ekolleri karşı çıkarlar. Fıkıh mezheplerinde vahiy aklın kavrama ve çıkarsama özelliklerini inceler.

Kaynaklara dönüş hareketinin önderlerinden İbn-i Teymiye‘nin gayesi, İslam’a sızan bidatlardan (Hz.  Muhammed’den sonra ortaya çıkan değişik yargı ve ilkeler) kurtulmaktır. Akıl kavramının felsefi tanımlamalarını izah etmeden, Arap dilbilgisine uygun yaklaşımı ile akıldan yana tavır takınır. “Esas olan nakildir, akıl ise idrak ve tasdik edicidir.” Bu sözü ile İbn-i Teymiyye aklı naklin karşısına koyan anlayışı reddeder. Ama, İbn-i Teymiyye‘nin kullandığı kavram, sadece algılayıcı akıl olduğu şeklindeki, Arap geleneksel kültüründeki karşılığını kullanır. Temel kaynak Kur’an-ı Kerim‘de ise yetmiş beş ayette akıl kelimesi geçer. Aklını kullanarak yanlışa düşmek diye bir kavramın olmadığı Kur’an-ı Kerim ter minolojisi; yanlışa düşmeyi, akıldan ayrı olarak, istek ve arzu olarak nitelendirir. Muhammed Abduh da “Kur’an ve Sünneti anlamak fıkıh kitaplarını anlamaktan daha kolaydır” demektedir.

Kur’an-ı Kerim ayetlerinde aklı kullanmak, temel şart olarak vurgulanıyor. Akıl bir eylem halidir. O halde akıl; sadece kavrayış olarak değil, bunun daha üstünde dinamik üretken olarak ele alınmalıdır. Akıl insanın dış dünyayı algılaması ile oluşan zihinsel bir kavramdır. Tarihi süreç içerisinde akıl dışı dünyayı algılama değil de istek ve arzuları ile dış dünyayı tanımlamaya dönüşür ki çoğu düşünür, bunu “aklileştirme” olarak tanımlar. Bu anlamı ile aklileştirme bir çeşit kendini kandırmadır. Bizim, ters çevrilmiş ve gerçekten uzaklaşmış bu akıl tanımlarını reddetmemiz ve aslına döndürmemiz gereklidir. İslam dünyasında yaşanan bu süreç sonunda aklın üç aşaması olan kavrayıcı aklın toplumsal planda, analizci akıl ve üretici aklın ise, aydınlar planında kademe kademe kapıları kapatıldı.

Fıkıh çalışmalarında akıl, kazandırılmış akla dönüşmüştür. Bunun aşılması gerekmektedir. İslam tarihinde kitleler bazında tasavvufun yaygınlaşması, yönetimler bazında ise gelenekçiliğin öne çıkması; kavrayıcı akıl kapısını kapatarak akla son darbeyi vurmuştur. Ama bunun öncesi de vardır. Hicri II. asır da ortaya çıkan fıkıh ekolleri önemli bir tartışmaya düşmüşlerdir. Mutezile‘nin aklı temel kaynaklardan kabul eden yaklaşımının tarih sahnesinden çekilmesi ile başlayan süreç, Rey ehlinin, nakil ehli karşısın da hakim iktidarlar bazında güçten düşmesi ve nihayet içtihat kapısının kapatılması; tümdengelimci aklın kapısının da kapanmasına yol açtı. Gerçekte Şafi ekolü bir yandan mecrasından sapan, nasların zahiri güvenliğini sarsan kelam ve rey ehline, diğer yandan batıni şia ve tasavvuf akımlarının hızlı tahriflerine karşı, kaynakları koruyucu bir fonksiyon yaptı. Şafi okulunun kavrayıcı aklı etkin bir şekilde kullanırken, analizci akla cephe alması uzun vadede statükonun temsilcisi olmasına neden oldu.

Hocazade Muslihittin MustafaAllah elçisinin döneminde bizzat Peygamber Efendimizin ve kısmen de arkasından gelen halifelerin aktif olarak kullandıkları bir üretici akıl söz konu suydu. Peygamber Efendimizin sünneti olarak kabul edilen üretici aklın, hemen sonrasında Kur’an’a ilave hüküm koyma anlamında kullanılması ve sadece Allah’ın elçisine verilmiş bir yetki olarak, vahiyle özdeşleşmesi, üretici aklın kapısını kapatan bir adımdı. Üretici akıl, kitabî olanı değiştirici değil; onun temel değerlerine uyumlu olmalıdır. Zamana ve şartlara göre kendisi değişebilir, sürekli yenilenmelidir. Üretici akıl yeryüzünü ıslah edendir, bozan değil. Fesat genellikle insan müdahalesi ile gerçekleşir. Islah ise olumlu müdahale olarak kullanılır. Bu müdahale hükmetme anlamında kullanılsa da evrensel, değişmeyen yasa olarak algılanmamalıdır. Fikri mezheplerin yanı sıra itikadi mezhepler ise, Eşarilik ve Maturidilik olarak değerlendirilir. Türkler büyük çoğunlukla İmam Maturidi‘nin yolunu takip ettiler. Fatih Sultan Mehmet sonrası bir ayrışma yaşandı. Osmanlı; ameli olarak Hanefi mezhebine bağlı iken, itikadi anlamda Eşari yolunu takip etti. Türkistanlı Maturudi meşrep imamlarla Eşari meşrep imamların Fatih’in huzurunda tartışmasına bağlı olarak Osmanlı yönetimi, Hocazade Muslihittin Mustafa‘nın etkisiyle Gazali‘nin yolundan gitmeyi uygun gördü. Horasan‘daki doğu Türklüğü ile İstanbul’daki batı Türklüğü arasında yapılan tartışmalar da ise batıdakilerde, Tasavvufa yönelmek düşüncesi galip geldi. Gazali, Farabi ve İbn-i Sina‘yı felsefeye daldıkları için kâfirlikle suçluyordu. Doğu Türklerinde Kari Mehmet unutuldu. Osmanlı’da minyatür sanatı dahi unutulmaya yüz tuttu. Osmanlı‘da da duraklama başladı böylece bilim zihniyetini de kaybettik. Eş’ari kelam biliminin çıkışına da yol açtı. Mutezile mezhebi Masuriliğe karşı doğdu, ona karşı da Eşarilik ve Maturidilik gelişti. Yani Eşarilik ve Maturidilik Mutezile mezhebine tepki olarak doğdu.

Ancak, kendi aralarında bazı temel kavramlar da farklılıklar vardır. Maturidilik ile Eşarilik arasında farkların bazıları aşağıdaki gibidir. İman konusunda Eşariliğe göre, amel şarttır. Maturidiliğe göre iman kalp ile tasdikten ibarettir. Ameli olmayan insanların imanları varsa mümin sayılırlar. Türklerin böyle düşünmeleri, kendilerinin salih ameli yaşantılarında uygulamalarındandır. Başkasına iyilik etmek, mağdurları korumak, sıkıntılara karşı sabırlı olmak gibi konular Türkler için zaten insan olmanın gereğidir. Kur’an-ı Kerim’de konuyla ilgili ayette ilk istenilen iman etmektir (Nisa süresi 147). Eşarilere göre hayır da şer de Allah‘tandır. Buna inanmak imanın altı şartından biridir. Maturidilik ise doğa olayları, kanunlarının içerisinde hareket ederken, kullarının davranışlarının sonuçlarını Allah’a yükleyemeyeceğimizi savunur. Yine Eşariler cüzi iradeyi de Allah’ın yarattığını düşünürken, Maturudiler Allah’ın yaratmadığını düşünürler. Allah’ın insanlara verdiği akıl ve irade ile cüzi iradeyi kullanacağını düşünürler. Nisa suresi 79. ayette “Sana (peygamber efendimize hitab ediyor) gelen her iyilik Allah’tandır, sana gelen her kötülük de kendi işlediğin günah yüzündendir. Seni insanlara elçi gönderdik buna şahit olarak Allah yeter” buyuruluyor.

Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’de “Ben zorlaştırmam. İnsanlar birbirlerine zorlaştırıyor.” diyerek Maturidiliğin adeta doğruluğuna şahitlik ediyor. İnsanda tekvin sıfatının Eşariler yokluğunu, Maturidiler ise varlığını savunurlar. Mucizeler hakkında Eşarilere göre Allah’ın iradesi ile tabiatta her zaman değişiklikler, doğaüstü olaylar olur. İslam dünyası eğer bir aydınlanmayı gerçekleştirmek istiyorsa kapatılmış olan bu üç akıl kapısını açması gerekmektedir. Bu açılım geçmişi tümden inkar değil, onu kutsamadan birikimler üzerinde çalışmakla olur. Bu gayretlerin sonuç vermesi için Charles Mesmer‘in tespitine kulak vermek gerekir. Ne diyor Charles Mesmer? “Hristiyanlar alim olunca, hristiyanlıkla alakaları kesilir. Müslümanlar cahil olunca, İslamiyetle alakaları kesilir” Bu, çok doğru bir tespittir. Çünkü Müslüman dünyasındaki cehaletin sebebi, aklı terk etmiş olması ve akletme işini kanaat önderlerine, cemaat liderlerine bırakmış olmasıdır. Ayetler açıkça bireyin bizzat kendisine akletmeyi farz kıldığı halde Müslümanlar ve oluşturduğu toplum bunu yapmamanın bedelini sefalet ve zilletle ödemektedir.

Allah’ın yarattıkları içinde insan hiç şüphesiz önemli bir yere sahiptir. İnsanın yaratıcısı karşısındaki değeri, İlahi bir lütuftan öte, akıl nimetiyle onurlandırılmış olması ve bu nimetin karşında kendisinden kulluk vazifesinin beklenmesinden kaynaklanmaktadır. Yeryüzünde pek çok dinin ortak verilerine göre insan, her şeyden önce, düşünmekle mükelleftir. Bu, dinimizde o kadar büyük bir önem atfedilmiş bir konudur ki bunun hakkında ayet ve hadislerde çok örnekler vardır. Kur’an-ı Kerim’de geçen akıl ve düşünme ile ilgili ayetler, düşünmenin farz ve bir yükümlülük olduğunu ifade etmektedir. Düşünmeden bahseden Kur’an ayetleri insanlardan düşünmelerini istemekte, insanları düşünmeye çağırmakta ve onları buna teşvik etmektedir. Hatta bu ayetler insanlara Kur’an-ı Kerim hakkında düşünmelerini vacip kılmaktadır. Ama dinimiz ve kitabımız sadece tabiat ve kainat kitabı hakkında düşünmeyi değil, vahyedilmiş nas ve nakil hakkında da düşünmemizi istemektedir. Nakli akılla muhakeme etmek, insana yüklenmiş ilahi bir farzdır. Çünkü hakim olan akıldır. Gerek din meselelerinde, gerekse dünya meselelerinde yükümlük şartı akıldır. Hatta öyle ki aklı olmayanı işlediği bir suçtan ötürü hem modern bir hukuka göre, hem de din hükümlerine göre cezalandıramazsınız. Kısacası; düşünmek haklardan bir hak değil, bir farzdır.

Dolayısıyla bir müminden istenen dünya işlerinin ötesinde din işlerinde de önüne getirileni olduğu gibi alıp kabul etmek değil, kendisine bahşedilen akıl sayesinde nasların zahiri yorumları ile nakillerin sığ anlamlarını aşarak doğru ve derin bir bilgiye ulaşmak için düşünmesidir. Söz konusu düşünce emri havas (kendilerini halktan ayrı ve üstün sayan kişiler) için Farz-ı Ayn (mükellef olan her Müslümanın bizzat kendisinin yapması gereken farzlar), avam içinse Allah’ın tüm ümmeti üzerine yüklediği Farz-1 Kifaye’dir (Müslümanlardan lüzumu kadar kimse tarafından yapılınca, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzlar, örneğin hafız olmak). Allah’ı bilmenin yolu akıldır. Tekbirin şartlarında akıl vardır. Naslarına (dogma) ve gerçek olan haberlere hükmetmek ancak akılla gerçekleşir. İlim iman etmenin sebebi ve dini doğrulamanın yoludur ve ancak Allah’ın bahşettiği akıl ile yapılır. Fakat aklınız devreye girip düşünmeye başladınız mı şüpheye de başlarsınız. Ancak şu iyi bilinmelidir ki Kur’an-ı Kerim kuşkuya kapılıp mutmain olmak için delil isteyen İbrahim (A.S)’ı kınamamıştır. Buna örnek olarak Bakara suresi 260. ayet gösterilebilir. Adı geçen ayette İbrahim aleyyiselamın şüpheciliğinden bahsedilmektedir. Bir zamanlar Hz. İbrahim de “Ey rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” demişti. Yüce Allah “İnanmadın mı?” diye buyurdu. Hz. İbrahim “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye sordum.” dedi (Bakara 260). Bu ayet de göstermektedir ki şüphe, aydınlığa açılan yoldur, ilmin girişidir. İlim öğrenmeden sebep ve sonuçlar tahlil edilemez. Çünkü ilmin en temel ve basit kuralı neden, nasıl, niçin gibi soruları sorarak sonuç almaktır. İlim tahsil edene de “Bunlar hakkında yorum yapma, zaten önceki alimler tarafından yapılmış.” denemez. Zira alimlik, çalışmanın ve istemenin bir sonucudur. İlmin sonucu Allah’a yakınlaşmaksa bu soruları sormaktan korkmamak lazımdır.

Soruları sordukça cevapları bulursunuz. Sormadan ve sorgulamadan cevaba ulaşamazsınız. “Gerçekten biz bilen bir toplum için ayetleri geniş geniş açıkladık.” (En’am 97) “İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.” (Araf, 32) Kainat kitabındaki ayetleri yani ilmi anlamak, bilginleri bu ayetlerin sahibine inanmaya götürür. Bu bilgi, ayetlerin sahibinden korkmanın kefilidir. Hasan-i Basri ilim konusunda insanlar ilim talep ettiklerinde onunla Allah’ı ve katında bulunanı istememişlerdi. Ama ilme devam ettiklerinde Allah’ı ve katında bulunanı istediler der. Bu konuda Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuşlardır. “Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah ona cennetin yollarından birini kolaylaştırır. İlim öğrencisini korumak için melekler kanatlarını üzerine gerer. İlim öğrencisine gökte ve yerde bulunanlar, hatta denizdeki balıklar dahi istiğfar eder.” Görüldüğü gibi Allah ve Resulullah şüphe konusunu olumsuz değerlendirmemişlerdir. Zira buradaki amaç önce kendini bildirmektir. Çünkü kendini bilenler, her şeyi bileceklerdir. Her şey, insanın kendisinden başka birşey değildir. Bu açıdan bakıldığında “Kendini bilen rabbini bilir” şeklinde formüle edilerek İslam literatürüne girdiğini söyleyebiliriz. İslam dini dogmatik kalıntılardan uzak, aktif ve üretken bir yapıda olduğu gibi, kendi mensuplarını da bu meyanda hareketli görmek istemiştir. Pek çok ayeti kerime ile Müslümanlar akla davet edilmiştir. Gariptir ki kendini; bilmeyen insanoğlu, kendisine verilen sahte bilgileri daha iyi idrak etmiştir. Daha önce bildirildiği gibi; kavrayıcı, analizci ve üretici akıl prensiplerine uymak gerekir. Türk Aydınlanması, Türk’ün kültüründe var olan hakiki ilmin, prensiplerinin hayata geçirilmesiyle oluşturulacaktır. Yoksa deney ve gözlemi dahi reddeden antik Yunan akılcılığı ya da Batı taklitçiliği ile değil.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir