Türk Aydınlanması

Türk-İslam Aydınlanmasının Temelleri (3)

Cengiz Aldemir

Cengiz-Aldemir-İsimlik

3- ESTETİK 

Medeniyetler tarihine bakıldığında, bütün medeniyetlerin öncelikle eylem planında ortaya çıktıkları, daha sonra düşünce ve estetik çerçevesinde bir dünya nizamı sundukları görülür. Bir düşüncenin, bir hareketin medeniyet haline gelmesi düşünce gelişimi ve estetik etrafında bir dünya kurmasıyla mümkündür. Bu manada estetik medeniyetin kimliğine ait bir unsur olarak önümüze çıkar. 

ESTETİĞİN KÖKENİ
Baumgarten
Baumgarten

Estetik Yunanca’daki “aisthesis” kelimesinden gelir. Aisthesis duygu, algılamak anlamına gelir. Estetik denilince genellikle “Güzellik” akla gelir. Sözlükteki estetik sözünün güzel olması ve sözün güzellik kaidelerinden bahseden bilim, bedii, güzellik anlamlarıyla tanımlanır. Estetiğin İslam dillerindeki karşılığı Bediiyattır. Bediiyat; hayret verici güzellikte olan, acayip ve garip olan, beğenilen, insanın dikkatini çeken, yeni keşfedilmiş olan demektir. Estetik tavır; güzel ve çirkine karşı hissedilen duruma verilen reaksiyon olup, bu manada estetik ne kadar güzele ait bir kavramsa, çirkini tanımlamak için de “Philist” terimi kullanılır. Herkesin bildiği ve otoritelerin kabul ettiği anlamda estetiği bilim olarak kuran kişi Baumgarten’dir. Baumgarten, 1750 yılında yayınladığı “Estetik” adlı eseriyle estetiği bilimsel temele ve esasa oturtmuştur. 

***

Gerçekte ise estetiğin tarihi 2500 yıl öncesine kadar gider. Aristo’dan bu yana bilimsel ve felsefi bir konu olarak güzellik ve güzele ait algılamalar tahlil edilerek sınırları belirlenmeye çalışılmıştır. Rasyonalist (Kant), İdealist (Hegel), Materyalist (Marx), Spritüalist (Bergson) gibi ekoller, estetik hakkında derli toplu düşünceler sunan ekollerdir. Baumgarten’e göre estetik duygunun bilimidir. Ona göre estetik, özgün sanatlar teorisine göre güzel üzerine düşünme ve akla benzer bir kabiliyetin bilimidir. Estetik bir çeşit mantıktır. Açık seçik olmayan, duygusal olan bilgi alanını araştırır. Estetiğin ve mantığın gayesi hakikati aramak ve gerçeğe ulaşmaktır. Mantığın aradığı hakikat olan doğrunun karşılığı, estetikte güzelliktir. Fransız estetikçi Lalos’a göre estetik, ruhun bir bölümünden başkası değildir. İtalyan estetikçi Croce ise, ruhi çaba ile sezgi bilgisinin estetikle aynılaştırılmasına karşı çıkar. Necip Fazıl Bediiİdrak” olarak tanımlar onu, hem gaye, hem konu, hem de metot noktasından açıklar. Estetiği, insanın içe ve dışa doğru bütün ahlaki faaliyetlerinin ifade biçimleri boyunca ince ve narin idrak olarak belirler. “Estetiğin konusu tek kelime ile güzelliktir.” tezi yaygın bir tariftir. Psikolojik estetiğin babası olarak kabul edilen Lips Estetik güzelliğin bilimi olup, birşey insanda güzellik uyandırdığı oranda güzeldir.” dese de Marksistler estetiği güzelin bilimi olarak kabul etmezler. Marksist estetikçiler şöyle derler: “Estetik hadise; fizik ilimlerin, tabiat ilimlerinin objektif olaya uyguladığı tarzda araştırılması gereken, fizik olayından başka birşey değildir.”

 Geleneksel estetiğe karşı olan Croce; sadece güzelin bilimi olarak ifade edilen estetiğin, insan yaşamını toplumla ilgili olmayan fildişi kulede kalmaya mahkum ettiğini iddia eder. Yine de eserlerinde estetiğin güzellik olduğunu ima eder. Esasında estetik dünyayı algılayışın bir üslubudur. Ahlak unsurunun değerlendirilmesidir. Burada ahlak, estetiğe konu edilen varlığı sıfatlandırır. Estetik; sanat, hayat ve felsefe alanlarında bütüncü bir kriterdir. Her şey bu üç alanda olduğu gibi estetiğin bilinçli ya da bilinçsiz olarak teorileri ile değerlendirilir. Güzellik ve estetiğin konusu olması halinde bütüncü bir kriterdir. Gestalt psikologları, seçici algı ile algıladıklarımızı inceler. Gözümüze ve diğer duyularımıza rastlayan uyarıları düzenleme ihtiyacımıza vurgu yapar. 

Algılarımıza kaynak teşkil eden duyumuzun durumları, sanatın çeşitlerine de temel teşkil eder. İnsanın duyuları güzel yaratıldığından, ürettiği sanatlar da güzel olacaktır. HegelEstetik Üzerine Ders” adlı kitabında, güzel sanatların türleri ve türlerin kendilerine has kuralları ve ayırt edici özellikleri hakkında sistemli fikirler ileri sürer. Ancak, güzel sanatların sadece mesajları ve söz, renk gibi malzemeleri ile değil, mutlak ruhun bu sanat türlerinde nasıl somutlaştığını tespite çalışır. Bilindiği üzere sanat, kimilerine göre ruha göre şekil alan bir duyarlılığın sonucudur. Sanatçı, ruhunun güzelliğini eserine yansıtır. Bütün bu söylenenlerden sonra İngiliz estetikçi Frankeştayn’ın şu ifadelerini estetiğin tarihçesinde nereye koyabiliriz? 

ESTETİK ANLAYIŞI KİŞİDEN KİŞİYE TOPLUMDAN TOPLUMA DEĞİŞİR Mİ?

İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine MektuplarKültür; sanat tarihçilerinin sanat türleri arasındaki birlik hakkında ileri sürdükleri bir illizyondan ibarettir. Estetik anlayışın kişiden kişiye, kültürden kültüre değiştiğini kabul etmesek de, pratikte insanın doğaya ve çevreye karşı takındığı tavır dolayısıyla estetik anlayışı değişiklik gösterebilmektedir. Şu halde estetiğe sevkeden kökleri bulmak zorundayız. Lalos’a göre; estetik kalpten gelmektedir, akıldan değil. O bir ilhamdır. Bir düşünce ve muhakame hiç değildir. Kant’ın hayatındaki düzenli titizliğe bakarsak, Kant estetiğinin, radikallerin akla dayandığını görürüz. Ona göre güzellik eşyanın içinde değildir. Estetik, duygudan ayrı olarak mevcut değildir. Tümdengelimci estetik şüphelidir. Onun içinde bulunduğu ikilem; güzelliği bir açıdan güzel gösterirken, diğer bir açıdan da çirkin gösterir. “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar” kitabının yazarı Schiller’in durumunu tespit etmek zordur. 

Yalnız ağır basan kök, akla uzanıyor gibi kişi sessiz durarak bir başkasını kurtarabileceğini anladığı zaman estetik buna izin verir. Evet kişinin sessizliğini kabul etti. Estetiğin ve güzelliğin kaynağı konusunda bireyler düzeyinde farklılıklar olduğu gibi, kültürler düzeyinde de farklılıklar vardır. Örneğin İngiliz estetiğinin bir yanı denemeci, bir yanı ülkücüdür. 

GÜZELLİĞİN ÖLÇÜTÜ…

Alman estetiği ise, eleştirici ve ülkücüdür. Fransız estetiği akılcıdır. Eğer kendimizi değerlendirecek olursak, son yüz elli yıl için Türkiye estetiği asosyaldir. Kaynağı ne olursa, olsun bizi güzele ve güzelden doğacak sonuçlara götüren tüm estetik anlayışları güzeldir. Güzeli anlatmak ve savunmak bir tarafa, yalnız anlatmaları dahi yeterlidir. Güzellik, nitelik bazında nispi değildir. Ama başka bir sıfatla anılır. Artık o güzel olan hal, örneğin güzel bir kuş, tek başına Allah’ın cemal yüz güzelliği sıfatının bir yansımasıdır. Binlerce kuşun yanımızdan bir anda havalandığını fark ettiğimizde orada cemal sıfatının yansımasını değil, celal (yücelik, ululuk) sıfatının bir yansımasını görürüz. Esmanın her biri birbirlerinin alt kümesi olduğu gibi, burada da cemal sıfatı ile celal sıfatı iç içe girmiştir. Bunun gibi; iyilik, cemal ve hayır gibi sıfatlar içine de güzel sıfatı gizlenmiştir. Biz o zaman şöyle deriz. İyiliğin güzelliği, cemalin güzelliği gibi. Peki sadece güzellik nedir ki bir bilimin konusu olacak kadar bir hacime sahip olmuştur? Bu soruyu cevaplandırmak için önermelerimiz nelerdir? İlk önermemiz; ”Güzel olan faydalıdır. Faydalı olan da güzeldir.”, Güzelliği sembolik bir olgu olarak gördüğümüzde ve sembolün fonksiyonel olmadığını kabul ettiğimizde güzelin sonu gelmiştir. Bunun için biz estetiği pratik ve teorik diye ikiye ayıramayız. Böyle bir ayırım yaparsak herhalde Rus estetikçilerin nihilist (her türlü gerçek varlığı inkar eden aşırı bireycilik) olanlarının çelişkilerine düşeriz. Rus nihilist Pisarev estetik değerlerin, programik değerler lehine biriktiğini söyler. “Bir Rus Raphael’i olacağıma, bir Rus ayakkabıcısı olurum, daha iyi.” der. Ona göre bir çift ayakkabı Shakespeare’den daha faydalıdır. 

Şair Wekrossaw ise bir parça peyniri Pushkin’e tercih eder. Burada pratiğin yanında yer alınıyor gibi görünce de gerçekte çirkinin safındayızdır. Pratik olarak kabul etmesek de estetiğin daha iyi anlaşılması için tecrübi estetiğin metodlarından yararlanabiliriz. Tecrübi estetikte iki metot vardır. Birincisi derecelendirme, ikincisi ise ikili mukayesedir. İki güzel kuş, bir güzel kuştan nicelik olarak daha güzeldir. Ama bir güzel kuş diğer bir kuştan daha güzel değildir. Böyle mukayese ve derecelendirme yapılacaksa; çok güzel olan, her zaman güzelden daha güzeldir. 

TÜRK VE İSLAM ESTETİĞİ
Kubadabad Sarayı
Kubadabad Sarayı

Güzel ve estetiğin genel değerlendirmesinden sonra, Türk ve İslam estetiğinden bahsedebiliriz. İslamla genelde yan yana getirilmesi oldukça zorlanılan kavram İslam ve Sanat gelmektedir. Bugün İslam ülkelerinin hemen hepsinde kendisini dindar kabul etmeyen kesim İslam’ı, sanata tahammül edemeyecek kadar geri görmekte; kendisini dindar olarak kabul eden kesim ise sanatın İslam’la bağdaşmayacak kadar lüzumsuz olduğunu düşünmektedir. Birbirinden bu kadar farklı düşünen insanların ortak noktaları, tasvirin İslam’da yasak olduğu varsayımıdır. Bu insanlara İslam’ın estetik ve sanata bakışının ne olduğu sorulduğunda tatmin edici bir cevap veremeyeceklerdir. Din ile estetiği insanla sanatı birbirinden ayırmak, hayatımızdan koparmak mümkün müdür? 

“SANAT” NEDİR? 

O halde hayatımızın bir parçası olan “sanat” nedir? Arapça “sana’a” fiilinden türeyen sanat çeşitli ansiklopedilerde değişik şekillerde tarif edilmekle birlikte; onu, insanların gördükleri, işittikleri, his ve hayal ettikleri olayları ve güzellikleri insanlarda estetik bir heyecan uyandıracak tarzda ifade etmesi olarak da tasavvur edebiliriz. 

Bu tariften anlaşılabileceği gibi bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için insan elinden çıkmış olması, güzel olması, orijinal olması gibi şartlara sahip olması gerekmektedir. Bu sebeple, insan elinden çıkmayan nefis bir dağ manzarası ya da şelale güzel olmakla birlikte sanat eseri sayılmazlar. Çünkü insan elinin mahsulü değildirler. Yine aynı şekilde bir insan tarafından yapılmış olsalar bile, insanda estetik hayranlık uyandırmayan basit bir masa, sandalye ve tabak da sanat eseri sayılmazlar. 

***

Ancak bunlar işinin ustası kimseler tarafından çok ince bir şekilde yapılıp süslenirse daha doğrusu, görenlerde güzellik etkisi uyandırırsa, o zaman onlar da sanat eseri sıfatı kazanırlar. İnsanların yaptığı ve hayran oldukları bir çok şey vardır ki, bir fayda temin etmez. Bir elbisenin kumaşları üzerindeki işlemeler veya yemek tabağı içine yapılmış olan çiçek resimleri neye yarar. Böyle bir kumaş insanı işlemesiz kumaştan fazla ısıtmaz ve süslenmiş tabak içindeki yemeğe daha fazla lezzet vermez, fakat onların gözümüz ve ruhumuzda oluşturduğu zevk maddi faydalardan daha büyüktür. 

İşte böyle bir güzellik duygusu meydana getiren ve ruha Bedii (güzellik ölçülerine uyan, gözü-gönlü okşayan) bir zevk veren işlere estetik deriz. Estetik ve sanat; insan ve toplumla en sıkı münasebeti olan din, ahlak ve iktisat gibi toplumsal bir kurum ve canlı bir kültür dalıdır. Alimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir etki sahası vardır. 

Çünkü estetik; fertlerin zekasına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap eder. Böylece milli şuuru ve dini hayatı daha derinden yaşamamıza vasıta olur. Sanatı Allah için, toplumun ve insanlığın gelişmesi için kullanmasını bilen Dede Efendi, Itri, Mimar Sinan, Şeyh Galip gibi büyük sanatkarların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kitleleri dini vecd içinde Allah’a yaklaştırdıkları bilinmektedir. 

suleymaniye-cami
Süleymaniye

Bugün bestelenmiş gibi hala coşkunlukla söylenen, tekbir ve salat Allah’ı arayan ruhun ilahi güzellik karşısında duyduğu hayranlığın bir ifadesinden başka ne olabilir? Önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifade eden Süleymaniye, Sultan Ahmet gibi güzel camiler, bizi secdeye davet etmiyorlar mı? Yüzyıllar ötesinden aşık Yunus hala aramızda değil mi? Görülüyor ki estetik, milletlerin hayatında duygu ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Sanatın bu nefis ve irade terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen atalarımız; tahsil çağına gelen gençleri kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, bir hayat disiplini kazandırmak için musiki ve hat sanatı ile meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hem yazı öğrenirler, hem de şahsiyet teşekkül ederdi. Bir din; en iyi ifadesini sanatta bulur, kendisini en iyi sanatla ifade eder. İslam’ı sanat ve estetikten soyutlamanın ne dini bir dayanağı vardır ne de bundan ne sanatın, ne dinin bir kazancı bulunabilir. Tam tersine bu soyutlamadan din de, sanat da, insanlık da zararlı çıkar. 

Hiç unutulmasın ki; insanı en iyi tanıma metotlarından birisi, ona iyi bir gözlemci sıfatıyla bakmak ve hareketlerini kontrol etmektir. Ona böyle bir gözle bakıldığında insanın maddi ve manevi dünyasının olduğu daha iyi görülür. Bu arada güzellik ve sanat duygularının doğuştan olduğu görülür. Bir kimsenin elbiselik kumaş veya kravat seçimi için mağaza mağaza dolaşması, insanda doğuştan mevcut olan estetik duygusunun eseridir. Eğer bir insanda estetik duygusu olmasa elbiselerin yalnızca sağlamlığına, soğuk ya da sıcaktan koruyuculuğuna, yemeklerin sadece damağa hitap etmesine bakar; göze hitap etmesine önem verilmezdi. İşte bu tür örnekler estetik duygusunun doğuştan bir özellik olduğunu göstermektedir. Tarihe baktığımızda en ilkelinden en gelişmişine kadar bütün insan topluluklarının estetik ve sanatla meşgul olduklarını görürüz. Hatta, sanat eseri meydana getirmemiş bir din ve topluluk yoktur. Bütün bunlar göstermektedir ki sanat, karşıdaki ile bir konuşma biçimidir. Bu konuşma ne kadar güçlü bir dille yapılırsa o kadar etkili ve kalıcı olur. Kur’an-ı Kerim hep karşıdaki ile konuşur. Şöyle ki ayetlerin çoğu “Ey İman edenler” ya da “De ki” diye başlar. Bunun en güzel örneklerinden biri Mevlid-i Şerif’tir. Süleyman Çelebi peygamberi karşısına almış, konuşuyor. Kendinden yüz yıllar önce vefat etmiş Hz. Muhammed (s.a.v) ile ne güzel selamlaşıyor. 

Bu arada bütün dinleyenleri selamlaştırıyor. Bu, imanın sanatla buluşmasıdır. Din ile sanatı birbirinden ayırmak mümkün değildir. İnsan yaşantısına gözlemci bir gözle bakılırsa; sanatsız din, hayattan kopuk ilkel dinsel akımların savunduğu heykel yıkıcılığına dönüşür. Bu kuru, yüzeysel ve coşkusuz olur. Sanatsız din ya da dinsiz sanat düşünülemez. Hz. Ömer bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Ben görmediğimi aklımla bilemezsem, gördüğümü de bilemem.” derken vahyin aldatmazlığına işaret eder. 

Sırçalı Medrese
Sırçalı Medrese, Konya

Bu kesinlik ve aldatmazlık, “Hayale yer bırakmayan güzellik eksiktir.” anlayışına zarar vermez. Bu da göstermektedir ki, estetik bir başka deyişle sanat felsefesidir. Sanat; insanın iç ve dış kültür varlıklarını faaliyette tutarak Allah’ın kainata yansıttığı, Esma-i Hüsna ile bağlantılar kurarak, yeni faaliyetler meydana getirme sürecidir. İnsani olayları ve fiilleri insan ve kainatın fıtratına uygun olarak şekillendirme ve biçimlendirme uygulamasıdır. İnsanın kainatı, kainatın insanı etkilediği en yüksek ve en uygun noktadır. Diğer bir ifade ile, sonsuzluk ile ezeliyet arasındaki bağı kurmaya çalışmaktır. 

Tek cümle ile, insanın dışı ile içini bütünleştirme aşamasıdır. İnsanda temelde birçok üç dünya vardır. Bunlar, varlığı değerlendirmede kullandığımız araçlarımızdır. Birisi akıl, birisi şuur, diğeri ise düşünme (H.Lefebure) şeklinde sıralanır. Bu üç unsur; kainattaki kendimizdeki ve kainat dışındaki hayal ve düşüncelerimize kaynaklık eder. Hegel’e göre sanat, tarihi boyunca nesnellikten zihinselliğe doğru bir evrim geçirmiştir. Bunun için insanı sanat duyarlılığına sevk eden nedenlerle dine sevk eden nedenler yaklaşık olarak hep aynıdır. İnsanı harekete geçiren, kendini bir yere bağlamanın metafizik çabasıdır. Bu; bazen din, bazen de sanat olarak kendini gösterir. Bazen ise her ikisinin birlikte bulunmasıyla ortaya çıkar. Ve insaniyet insanı insan olmaya sevk eder. Tevhit birleme; Allah’ın bir olduğuna, ondan başka ilah olmadığına inanmaktır. Tevhidi hakiki olarak dillendiren kavram ise gerçek tevhid, taklitten ibaret olmayan tevhid, Allah’a delillerle, isim ve sıfatlarıyla inanmaktır. Estetik konusunda temel referans Kur’an-ı Kerim’dir. Bundan dolayıdır ki ayetler bile güzelin ve güzelliğin sebebi olan Esma-i Hüsna ile biter. Bütün güzel isimler ve güzellikler Allah’tandır. O, her güzelliğini göstermek ister. Varlığa, güzel isimlerini ve güzelliğini yansıtır. Güzel olarak insan da kendini sevdiren güzelliğe uyar, uydukça güzelleşir.

TÜRKLER’DE ESTETİK ANLAYIŞI

 Estetiğin felsefesi ve estetiğin anlaşılır yorumundan sonra, Türkler’de estetik anlayışına bakacak olursak; eski Türkler’de estetik zevkin çok yüksek olduğunu görürüz. Turfan’da (Doğu Türkistan’da tarihi bir şehir) keşfedilen mermer heykeller, Yunan heykellerinden hiç de aşağı değildir. Tolunoğulları ve Ahşitler’in, Selçuklular’ın, Harzem Türkleri’nin, Osmanlılar’ın, Akkoyunlu ve Karakoyunlular’ın Mısır’da, Irak’ta, Anadoluda, Hint’te ve Afganistan’da yaptırdıkları camiler, saraylar, türbeler ve çeşmeler dünyanın en güzel eserlerini teşkil ederler. Gaston Richard; Türkmen kızlarının ördükleri halılardan bahsederken “Hiçbir alete, hiçbir modele, hiçbir tahsil ve terbiyeye sahip olmayan Türkmen kızlarının taklidi mümkün olmayan nakışlarla süslü çok nefis halılar örebilmesi ancak, bir sanat içgüdüsüne sahip olmalarıyla izah edilebilir.” diyen Mihailov’un sözlerine sahip çıkıyor. 

BATI TÜRKLERİ, ANADOLU TÜRK-İSLAM MEDENİYETİ

Türkler, Müslüman olduktan sonra Anadolu’ya yerleşerek Batı Türkleri adını almışlardır. Asya steplerinde kalan Türkler, artık Doğu Türkleri olarak bilinmektedir. Doğu ve Batı Türklüğü ayrımı, İslamlaşma süreci içerisinde giderek daha kesin bir anlam ifade etmiştir. Bu ayırım, 14. yüzyıl başlarına kadar belki çok büyük anlam taşımaz. Çünkü, 12. ve 13. yüzyılda erken dönem Anadolu Türk-İslam Medeniyeti’ni temsil eden Selçuklu Devleti’nin sanatsal verileri, kozmopolit katkılar sürecinde görülse de, Asya kaynaklarıyla dolaysız bir ilişki halindedir. Üst düzey yöneticiler İran etkisinde görülse de, Asya kaynaklarıyla ilişki devam etmiştir. 

Osmanlı devlet teşkilatının merkezi bir imparatorluğa doğru dönüşüme uğraması 14. yüzyıl başlarında artmıştır. Ancak, Timur yönetimindeki ordular bu durumu bir süre engellemiştir. (1336-1402) Selçuklu Devleti’nin çöküşüyle Anadolu’nun çeşitli yörelerini paylaşan Türk Beyliklerinin devlet ve millet birliğine uygun olmayan eğilimleri Moğollar tarafından desteklenmiştir. Fakat bu bölücü eğilimler Osmanlı Devleti’nin erken dönem direnci karşısında, kararlı bir biçimde yok edilmiştir. Daha Selçuklu döneminde, Latin şövalyeler ile Anadolu’nun yerli halkının ilişkilerinin Batı’ya karşı bir ilgi uyandırdığını söyleyebiliriz. 

Türkler’in medeniyet düzeyinde etkin görevi üstlenmek üzere kültür değişmelerini benimsemeleri sanayi devriminden de kaynaklanmıştır. Türkiye’de Batı sanatını belirleyici bir ana etken olarak kabul edenler, bir süre geleneğin doğal akış çizgisini inkar etmişlerdir. Modernleşme ile antik Anadolu mirası arasında dolaysız bir bağ kurmayı denemişlerdir. Bunun yanı sıra, Asya kaynaklarına yeniden bağlanma ya da İslami bağnazlık, yobazlık çerçevesinde her bilmediğini karalama eğilimleri başgöstermiştir. 

MODERNLEŞME NASIL OLMALI?

Soruna geleneksel Orta Asya Selçuklu ve Osmanlı çizgisi ile bakarak kültürel kodlarımıza uygun bir modernleşme düşünülmemiştir. Modernleşmeyi, kendi kültür yapımızdan ortaya çıkartabileceğimizi; yabancı kültür ve medeniyetlere aşağılık kompleksi ya da büyüklük kompleksi ile değil, realist gözlükle bakarsak kendi modernleşmemizi kurabileceğimizi aklımızdan çıkartmamalıyız. Akılcılık, yüksek İslam ahlakı ve estetik duyarlılık yeni kuracağımız Türk-İslam Medeniyeti’nin temelleri olmalıdır. Kendi kültür kodlarımızdan ortaya çıkacak bu Türk Aydınlanması ve onun motive ettiği Türk Milliyetçiliği; geleceğin hem düşüncesi, hem de ülküsü olacaktır. Ülkücüler de bu doğrultuda gayret göstermelidirler. Merhum büyük sanat adamı Ensar Kılıç’ın bir makalesinde ifade ettiği, Türk Milliyetçiliği Hareketinin lideri, Türk Başbuğu merhum Sayın Alparslan Türkeş’in şu sözleri kulaklara küpe olmalıdır. “İyi yetişmiş bir sanatçı, ülkemizin tanıtılması için birkaç üniversite kadar kıymetlidir.” 

Etiketler

Bir Yanıt Yazın