islam'da aydınlanma

Türk-İslam Aydınlanmasının Temelleri (2)

Cengiz Aldemir
Cengiz-Aldemir-İsimlik
2- AHLAK

Arapça bir kelime olan ahlak, “Huy” manasındaki “Hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk kelimesi ise din, tabiat ve seciye manalarına gelir. Nefis anlamını da ifade eder. 

Ahlakın bir çok tarifi yapılmıştır. Bunlar arasında İmam Gazali ve Kınalızade Ali Efendi gibi ulemanın benimsediği ahlak, “Nefiste iyice yerleşen melekedir ki fiil ve davranışlar fikri bir zorlamaya tabi tutmadan bu meleke tarafından ortaya çıkan huydur.” şeklinde yapılan tariftir.

Tariften anlaşıldığına göre ahlak, nefiste iyice yerleşen melekeler anlamındadır. Onun nefiste iyice yerleşen bir meleke olmasıyla daktiloların yazdığını harf harf düşünmeden yazdığı gibi, kendiliğinden meydana gelmesi, yani insan ruhuna iyice yerleşmiş bulunması kast edilir. 

Pratik ve teorik yanlarını dikkate alarak ahlakı, mantık gibi bir ilim olarak kabul eden klasik ahlak yazarları, onun tamamıyla teorik ya da pratik olmadığını ikisinin birleşmesinden meydana geldiğini kabul ederler. 

Genel felsefenin meşgul olduğu üç ana konudan biri olan ahlak (diğerleri bilgi ve varlıktır.) filozofları da meşgul etmiştir. Felsefeciler ahlakın kaynağı yanında iyi ve kötünün tayin ve tespitini araştırmışlardır. Ahlakın kaynağı; bazısına göre aklımız, bazısına göre ise deneyimlerimizdir.

Ahlak anlayışı toplumlara ve felsefi ekollere göre değişiktir. Bazı düşünürler ahlakı erdem olarak tanımlamışlardır. Fakat erdem anlayışı da düşünürden düşünüre değişmiştir. 

Sokrates erdemin bilgi demek olduğunu, faziletsizliğin de bilgisizlikten çıktığını  söylemiştir. Bilge kişiyi, bildiği gibi hareket  eden ve kendi iç alemi ile uyum halinde bulunan insan olarak anlatmıştır. Eflatun ahlak meselesini Sokrates gibi anlamakla beraber sonraları iyi, güzel ve doğru ideallerini bilmenin erdem olduğunu söylemiştir. Ayrıca, kötü eğitimin kişilerde kötü davranışlar doğuracağını da belirtmiştir. Aristo’ya göre; akla uygun hareket, erdeme de uygun harekettir. İnsan gerçek erdeme sürekli çaba, öğrenme ve uygulama ile ulaşır. Erdem, insan gönlünde yaşadıkça ve severek benimsendikçe insanı mutluluğa götürür. Aklın ve erdemin kurallarını seven insan, ölçülü hareket eden insandır.

Stoalılar’a göre ise ahlakın amacı insanla tabiatın arasında bir uyum sağlamaktır. Bunun için de fiillerimizin akla uygun ve şuurlu olması gereklidir. Bilge kişi; iç huzuru duyan aklın ve erdemin kurallarına uygun davranan kişidir.

Epikür ise ahlakı “Sonu mutlulukla bitecek zevkli davranışlarda bulunmak” olarak anlamıştır. O’na göre; insan dostluğa önem vermeli ölümden ve ahiretten korkmamalıdır.

Pyrhon adlı şüpheci filozof, mutluluğu “İyi ve kötü hakkında bir karar vermeyerek törelere göre yaşama” diye anlatmıştır. Diğer şüpheciler gibi Pyrhon’a göre de iyi, doğru ve güzel kavramı insandan insana değişir. Bu sebeple O, her şey hakkında ve hatta Tanrı’nın varlığı hakkında bile hüküm vermekten kaçınmıştır. Böylece gerek ahlak ve gerekse Tanrı’nın varlığı konusunda sapık bir tutum içine girmiştir.

Yeryüzünde insanlar var olduğundan beri ahlak anlayışı bir dinden öteki dine, bir milletten öteki millete göre az çok değişmiştir. Sanat ve dil nasıl oluş halinde ise, ahlak da dinlere ve milletlere göre oluşmuştur. Şüphesiz ki dinler içinde en son gelen hak din İslamiyet’tir. 

Nitekim sevgili Peygamberimiz “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere görevlendirildim.” diye buyurmuştur. “Düşünmek gibi tedbir, güzel ahlak gibi kazanç yoktur.” Hadis-i şerifi, dikkatimizi ahlak üzerine çekmektedir. Bu hadis, İslam’ın ahlaka verdiği önemi göstermesi bakımından öğreticidir. “İnsan, ibadeti az da olsa, ahlakının güzelliği sayesinde ahirette şerefli yerlere ve büyük derecelere yükselir.” Kur’an ahlaka dair birçok teorik prensipler ve uygulamalar getirmiştir. İnsanı tabiatta yaratarak ona kendi nefesinden üfleyen yüce Allah, güzel ahlakı tamamlamak üzere muazzez peygamberimizi göndermiştir. O da Kur’an-ı Kerim’i ahlakının esası yapmış ve ümmetinin en hayırlısının ahlakı güzel olan olduğunu haber vermiştir.

Zaman ve mekan kaydı olmaksızın insanın bütün hayatını kuşatan İslam ahlakı merkezine insanı yerleştirerek çevresindeki her şeyi kapsamına alır. Bu genişliği ifade eden Hz. Peygamber müminin durumunun hayredilecek birşey olduğunu, yaptığı her şeyin onun hayrına olduğunu bildirir. Çünkü mümin başına güzel birşey geldiğinde şükreder, felakete uğrarsa sabır eder. Bu meziyet sadece mümine verilmiştir.

Kelamcılarİslam ahlakının kaynağını Kur’an ve Sünnet oluşturur. Bunu ifade için kendisine Hz. Peygamber’in ahlakı sorulduğunda Hz. Ayşe, onun ahlakının “Kur’an Ahlakı” olduğunu söylemiştir. Faziletlerin ve kötülüklerin fert ve toplum hayatındaki fayda ve zararlarına dikkatimizi çeken Kur’an-ı Kerim; kötülüklerden sakındırıp, iyiliklere yönlendirmiştir. Şükrün nimetleri artıracağını haber vererek Allah-u Teala; şeytan ve kumarın toplum huzurunu zedeleyeceğini, düşmanlık ve nefreti yayacağını bildirerek onlardan men eder. Kötü arzuların esiri olan insanın nefsini ıslah etmesi gerektiğini bildiren yüce yaratıcı, insanın şeytanın telkinlerine açık olduğuna dikkat çekerek yanlış yolda giden ataları taklitten sakınılması gerektiğini bildirmiştir. 

Sonuçta yeryüzüne, salih (dinin buyruklarına uygun harekette bulunan) kullarının hakim kılınacağı müjdesini vermiştir. Güzel ahlak, Hz. Peygamber’in hadislerinde de belirttiği gibi İslam dininin temel hedefidir. “Onlar müminlerdir ki kendilerine yeryüzünde iktidar verdiğimiz takdirde zorbaların yoluna sapmazlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Bütün işlerin sonu Allah’a dönecektir.” mealindeki ayet-i kerime bunu teyit etmektedir.

Bir başka ayet-i kerime aynı anlamda Allah-u Teala “Yüzlerinizi doğu ya da batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik o kimsenin iyiliğidir ki Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve Peygamberlere inandı, Allah rızası için yakınlarına yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere ve esaret altındaki kölelere mal verdi, namazı kıldı, zekatı verdi. Anlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler işte onlar doğru yolda olanlar Allah’ın azabından korunanlardır.” buyurur.

Güzel ahlakın önemini anlatan bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber “Kıyamet gününde mümin terazisinde hiçbir şey güzel ahlaktan daha ağır değildir. Muhakkak ki Allah kaba ve ağzı bozuk kişiyi asla sevmez.” buyurur. Güzel ahlak, İslam’daki ibadetlerin meyvesidir. Mümin güzel ahlaklı olmazsa yaptığı ibadetler, hiçbir kıymeti ve faydası olmayan hareketler ve ayinlerden ibarettir. Bunu ifade için Allah-u Teala namazın faydalarından bahsederken, “Namazı kıl; çünkü namaz, insanı kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyar.” diye buyurur. Hz. Peygamber de bu konuda; “Kimin namazı onu kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymazsa onun Allah’tan uzaklaşması artar.” Buyururken, aynı gayeye yönelik olarak ikazda bulunmuşlardır. 

Oruç hakkında ise, “Sizden biriniz oruçlu bulunduğu gün kötü söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Şayet birisi kendisine söver ya da çatarsa, ben oruçluyum desin.” tavsiyesinde bulunur. Hac hakkında ise “Bir kimse hac eder ve hac esnasında kadına yaklaşmaz kötü sözler söylemez ve büyük günahlardan çekinir, küçük günahları işlemekte ısrar etmezse o kimse günahlarından arınarak annesinden doğduğu günkü gibi hacdan döner.” müjdesini verir.

İslami ahlak anlayışı, Türkler’in bozkır kültüründeki ahlak anlayışlarına da uygun bir ahlak anlayışıdır. Türkler de Müslüman olduktan sonra yüzyıllar boyunca İslamiyet’in koruyuculuğunu yapmışlar, islam ahlakına değer vermişlerdir.

Orta Çağ’da Türkler’in askeri, idari ve ilmi yetenekleri İslam Medeniyetinin gelişmesine geniş ölçüde hizmet etmiştir. O zamanki batı alemi felsefede, tıpta, astronomide, matematikte ve çeşitli alanlarda müslümanlardan yararlanmak ihtiyacını duymuşlardır.

Konu ahlak olduğu için, İslam Medeniyetinin üstünlükleri ve Rönesans’tan sonra Batı’nın Doğu alemini hızla geçmesi üzerinde durulmayacaktır. Şüphesiz ki ahlakın çeşitli ilkeleri vardır. Bu ilkeler arasında itidal, adalet, hikmet ve iffet başta gelir. Bunların hepsi de erdemle ilgilidir. İslam ahlakında erdemin alanı çok geniştir. Müminlerin kardeşçe yaşamaya önem vermeleri erdemli bir hareket olur. 

Kur’an-ı Kerim’de “Müminler ancak kardeştirler.” ayeti vardır. Hz. Muhammed de bir hadisinde şöyle buyurmuştur. “Sizden biriniz kendisi için sevdiği şeyi, din kardeşi için sevmedikçe imanı olgun değildir.”

Doğruluk da erdemin ilkelerinden birisidir. Kur’an’da insanların dosdoğru olması emredilmiş doğruların mükafatlandırılacağı bildirilmiştir. Bu konuda mealen; “Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve doğrularla beraber olunuz. Doğru olan erkek ve kadınlara Allah mağfiret ve büyük ödül hazırlamıştır.” 

Sevgili peygamberimiz doğruluğu şu hadislerle salık vermiştir. “Doğru tüccar kıyamet gününde Allah’ın sevgili kulları ve şehitlerle beraber diriltilir. İnsanın sözünde durması ve dostluğa önem vermesi de erdemli bir harekettir. Sözünde duran dostlarının iyiliğini isteyen ve insanlar hakkında hayırlı şeyler düşünen kimse gönül huzuru duyar. Sözünde durmayan ve insanlar arasında huzursuzluğa sebep olan kimseler kendi mutluluklarına da zarar vermiş olurlar.” Bir toplum içinde herkes güvenilir bir kişilik gösterse o toplumda ahenk de güçlü olur. Bu konuda yüce Allah şöyle buyurmuştur. 

Allah söz verdikten sonra ahdini bozanlara ve Allah’ın emrettikleri ile ilgisini kesenlere ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlara lanet eder. Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylersiniz. Yapamayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında öfkeyi çağırır.”

İnsanın mümin kardeşini sevmesi ve sayması da İslam ahlakında önemlidir. Bu sevgi aile içinde, akrabalar arasında ve bütün toplum içinde olmalıdır. Sevginin olmadığı yerde samimiyet ve dirlik de olmaz. Başkalarını sevmesini ve onların gönlünü kazanmasını bilen kişi, hem kendi mutluluğuna, hem de dayanışmaya hizmet etmiş olur. Sevgi konusunda Kur’an-ı Kerim’den mealen örnek vermek gerekirse; Allah gerçekçi insanları sever, onlar da onu severler. İman edenler Allah’ın en çok sevdiği kimselerdir. Peygamber Efendimiz de bu konuda şu hadisleri söylemiştir: “Benim rızam uğrunda birbirlerini sevenler için, peygamberlerin ve şehitlerin bile imrenecekleri nurdan mimberler vardır.” 

Peygamber efendimiz dua ederken şöyle söylerdi. “Ey Allah’ım! Bana sevdiğini, sevdiğin kimsenin sevgisini ve senin muhabbetine yaklaştıracak şeyin sevgisini ver. Kibirden sakınmak da erdemli bir davranıştır. Kibirli insan kendini büyük, başkalarını da küçük görür. Herkese yukarıdan bakar. Kendini çok beğendiği için insanları gücendirir. Oysaki kibir kötü bir davranıştır.” Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’inde mealen şöyle buyuruyor: “İnsanlardan kibirlenip yüzünü çevirme.Yeryüzünde şımarık yürüme. Çünkü Allah her kibir taslayanı, kendini beğenip öğüneni sevmez.Hz. Muhammed de hadis-i şeriflerinde kibrin zararını ve imanın faydasını açıklamıştır. “Kalbinde hardal tanesi kadar kibir olan kimse cennete giremez.” Kibir gibi kinin de İslam ahlakında yeri yoktur. Kin yüzünden düşmanlıklar artar. İnsanlar arasında ayrılık çoğalır. Bu yüzden kavga edenler, ölenler olur. Hatta bazen kan davaları gibi meselelerde kin, babadan evlada geçer. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda bir çok ayet vardır. Bazı örnekler vermek gerekirse, “Ey İman edenler! Hepiniz barış ve selamet yoluna giriniz.”, “Fitne çıkartmak, adam öldürmekten daha zararlıdır.”, “İnsanlar arasında Allah’ın en sevmediği kimse kin ve düşmanlığı en çok olan kimsedir.”

Kıskançlıktan kaçınmak da erdemli bir harekettir. Kıskanç insanın gönlü rahat bulmaz. Böyle kimseler, başkalarının mutluluğunu ve başarısını istemez. Kıskançlığın zararını  Peygamber Efendimiz “Kıskançlık ateşin odunları yediği gibi iyilikleri yer.” ve “Asıl zenginlik malın çokluğu değil, kalp zenginliğidir.” gibi hadisleriyle açıklamıştır. 

İnsanlara karşı şefkatli ve merhametli olmak da erdemli bir harekettir. Başkalarının hakkını alan gönül kıran ve insanlara karşı zorbalık yapanlar, iyiliği değil, kötülüğü seçmiş olurlar. 

İslamiyet müminlere karşı merhametli ve yumuşak davranılmasını salık vermiştir. Bu konudaki hadisler ise şunlardır: “İnsanlara merhamet etmeyen, merhamet bulmaz.”, “İman edenler, birbirlerini sevmekte, birbirlerine açılmakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidirler. Vücudun bir organı hasta olursa, öteki organları da bu yüzden hastalık ve huzursuzluğa tutulur.” Cimrilik ve ısraftan sakınma da, ahlaklı, erdemli davranışlardandır. Türkçemizde “Ayağını yorganına göre uzat.” atasözü bu konuda yol göstericidir.

Kısaca; “kesin delillerle dini akideleri bilme” olarak tanımlanabilecek Kelam; konu olarak, din ve akaidi, uzaktan ve yakından ilgilendiren bütün meseleleri içine alır. Doğrudan olmasa da; kulların davranışları ve bunların kader ile olan ilişkisi, Kelam’da ahlak probleminin temelini oluşturur. Çünkü bu konular etrafında yapılan tartışmalar ahlakla ilgili temel düşünceleri de etkileyen sonuçlar doğurmuştur. 

Kendilerini “Adalet” ve “Tevhid” olarak adlandıran Mutezile, beş temel ilkeleri arasında özellikle tevhit ve adaleti öne çıkarırlar. Aslında diğer üç ilkede adalete bağlanabilir. Böylece onlar, bir yandan “Hikmet” terimiyle ifade etmeye çalıştıkları Allah’ın ahlaki mükemmelliğini her türlü şaibeden uzak tutmak, öbür yandan ise insanın sorumluluğunu ahlaki bir zemine oturtmak isterler. Buna göre, gayesiz iş yapmayan Allahu Teala’nın bütün işleri gayeli ve hikmetlidir. 

Bundaki gaye ise, insanların faydasıdır. Bu sebeple; Allah insanların faydasına olan işleri yaratır, şerleri yaratmaz. Şerri insanlar yaratırlar. Mutezile insana irade hürriyeti 

vermekle yetinmez, aynı zamanda bu hürriyetini iyilik istikametinde kullanması için, onun akıl gücüne de sahip olması gerektiğini söyler.

MutezileMutezile’ye karşı görüş bildiren kırk yıl Mutezile içinde kalıp, o görüşte yorumlar yapan, Kur’an’ın yaratılması, Allah’ın gözle görülmesi ve kulların fiilleri gibi temel konularda Mutezile’den ayrılan İmam Eşari; hayırla birlikte, şerrin de Allah-u Teala tarafından yaratıldığını kabul eder. Ancak, bu şer, Allah’ın kendisi için değil; insan için şerdir. 

İmam Eşari’ye göre değerler, davranışların değişmez nitelikleri değildir. Dolayısıyla, Allah’ın hitabından sonra davranışlar iyi ve kötü değerleri kazanır. Mükellefiyet de buna göre tahakkuk eder. Böylece hükümler akıl ile değil, nakil ile sabit olmuş olur.

Kulların fiillerinin Allah ile kul arasında müşterek olduğunu ve biri yaratıcı olan Allah’ın diğeri ise insanın söz-eylem kudreti ile bağlı olduğunu kabul eden Eşarilere göre insan, ancak gücünü kullanabileceği davranışı seçip yapabilir. Çünkü Eşarilere göre tercih insanda sürekli var olan bir nitelik değil; Allah’ın davranışını işlerken, insanda yarattığı iki fiilden birini tercih edebileceği bir kudrettir.

Ehli Sünnet kelam ekollerinden Maturidi mezhebi ise bir ahlak alanı olan kulların davranışları konusunda hem Mutezile hem de Eşariler’den farklı düşünmektedirler. Bu 

yönüyle Maturidi ekolü her iki mezhebin de öne çıkardığı görüşler arasında bir denge kurmuştur. Konuyu açıklarken Mutezile Allah’ın mutlak ve müteal ahlaki kemalini dikkate alarak onu tenzih etmek için, kulların kendi davranışlarını akılları ile seçip kudretleri ile gerçekleştirdikleri; buna karşılık Eşariler Allah’ın irade ve kudretinin mutlaklığını öne çıkararak orta bir cebir anlayışını benimsemişlerdir. Bu iki hususu birleştirerek İmam Maturidi’nin, bütün fiilleri Allah’ın yarattığı ama bu yaratmanın hikmetli olduğu, hikmetin dışına çıkmadığı görüşünü ileri sürdüğünü görüyoruz. Buna göre, Allah zıttına kadir ise de, bilgisizlik ve hikmetten sapma sebeplerinden münezzeh olduğu için hikmetin dışına çıkmaz. Allahın iradesi ister iyi, isterse kötü olsun insanların bütün uygulamalarına etki eder. Bu durum Allah’ın hikmet ve adaletine uygundur. 

Buradan, İmam Maturidi’ye göre, Eşariliğin aksine davranışların itaat, isyan, iyilik ve kötülük gibi bir kısım ahlaki nitelikler taşıdıkları ve insana uygulamaları gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü, Allah’ın fiilleri hayır veya şer ile nitelendirilemez. İnsan aklının ahlaki değerleri kavrayacak güçte olduğunu ve güç yetirilemeyenle kulun mükellef tutulmasının aklen, hikmet açısından abes ve saçma kabul ederek bu konuda Mutezile’ye yakın bir yol izleyen Maturidi’nin müeyyideler konusunda Mutezile ile Eşariler arasında orta bir yol izledikleri görülmektedir. Ahlağın kaynağı problemi, İslam alimleri arasında tartışılan ve farklı ekollerin değişik yaklaşımlar ortaya koydukları bir konudur. 

Eşarilik objektif değer teorisini reddeder. Eşari ve onun yolundan giden Kelamcılara göre; insan davranışlarına ilişkin ahlaki değerler; ancak, ilahi buyruklarla belirlenmekte ve değerlerin bilgisi sadece vahiyle elde edilmektedir. Vahyin emrettiği şeyler iyi, yasakladığı ise kötüdür. İnsan aklının söyleyeceği şey, değişken ve oransaldır. Mutlak olamaz. İyi ve kötüyü eşyanın tabiatına atfeden ve insan aklının vahiyden bağımsız olarak ahlak ilkelerinin bilgisine sahip olabileceğini kabul eden Mutezile mezhebine bağlı İslam düşünürleri, aklı ön plana çıkaran bir değer teorisini savunmuşlardır. Görüldüğü gibi Mutezile ahlakı, iyi ve kötünün akılla bilinebileceğini, fakat bunun vahyin emirlerinden farklı olamayacağını bildirmektedir. İyi ve kötü, eşyanın tabiatında vardır. Akıl bunu kavrar, vahiy de bildirir görüşündedir.

Mezhep imamımız Maturidi ise, Eşari ve Mutezile arasında ayrı bir teori geliştirmiştir. Ahlaki sorumluluk ve yükümlülüğün temellendirilmesinde Eşari’ye, ahlaki değerler bahsinde ise Mutezile’ye daha yakın durmaktadır. Maturidiye göre akıl; iyi ve kötünün kendisi ile kavrandığı bir alettir, araçtır, ölçü birimidir. İnsan; iyiyi kötüden,  faydalıyı zararlıdan, hayrı şerden ayırt eder. Bu durum, iyiliği ve kötülüğü bizatihi kendinde olan hususlar için geçerlidir.Görüldüğü gibi, vahiy İslam düşünürlerinin 

ahlak yaklaşımlarında temel bir role sahiptir. Din ile temellenen ahlak teorilerinde ve ahlak prensiplerinde, görevlerin tam yapılmasında vahiy sabit bir ölçüdür. Kur’an-ı Kerim’in ahlakın, temel kaynağı olduğu kabul edilir. 

İslam’da dini emirler ile ahlaki görevlerin kaynağı ise vahiydir. Türk Medeniyeti’nin şekillenmesinde de vahye bağlı Maturidi Ahlakı önemli bir yer tutacaktır. 

Türkler’in aydınlanmasında temel alınacak değerler, Türk’e has olacaktır. Batı medeniyetinin temelleri; Yunan Felsefesi, Roma Hukuku ve Protestan Hristiyanlığıdır. Türk aydınlanmasında ise, Ogüst Komt akılcılığına karşı Müslüman aklı, Protestan Ahlakına karşı İslam Ahlakı temel teşkil edecektir. Aklın ve ahlakın öncülüğünde kurulan Türk – İslam Medeniyetini ilkel Talibanizmden kurtarmak için kendi kültür kodlarımıza uygun estetik anlayışı olmalıdır. Bu estetik anlayışı hakkında kısaca bilgi vermek gerekir. Önümüzde Türk Aydınlanması için önemli fırsatların olduğu görülmektedir. Bu fırsatlar iyi değerlendirilmelidir.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın