Kayıt Tutucu

Türk edebiyatına postmodern tecavüzün kayıt tutucuları (2)

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy

 

1950’lerden sonra Batı’da, akıldışılığın yaygınlaştığı, sempatik, itibarlı hale geldiği bir düşünsel iklim oluştu. Bu temelde geliştirilen bütün düşünsel ve estetik teori ve pratikler, Batı’nın çöküş yönündeki gelişme eğilimiyle, kuşkusuz devrimci nitelikte karşıt eğilimlerini barındırmakla birlikte, büyük ölçüde uyum içindedir. Ancak, Avrupa ve ABD’deki kültür ve sanatın gerek düşünsel gerekse deneyimsel gelişme dinamikleri ve yönelimleriyle, öne çıkan değer ve motifleriyle, Türk toplumunun -bunu Avrupa/Atlantik kültürü dışında kalan Ezilen ve Gelişmekte olan ülkelere de rahatlıkla genelleştirebiliriz- kültürel dinamikleri, yönelimleri, yüceltilen değer ve motifleri birbiriyle karşıt yönde gelişmekte ve büyük farklılıklar taşımaktadır. Birisi, sanayileşmesini tamamlamış kapitalist bir uygarlık olarak gelişmesinin son aşamasına varıp, kaçınılmaz çürüme ve çöküş evresinin kültürünü ve ruh halini yaşamaktadır. Diğeri ise, bağımsızlık, modernleşme/çağdaşlaşma, özgürleşme isteklerinin bütün enerjisini taşıyan, bu eğilimlerin itici rol oynadığı, koşullandırdığı bir kültür, sanat ve etiğin ruh halini, sancısını yaşamaktadır.

Bu gerçeği hâlâ görmek istemeyen ve bir uyuşturucu bağımlısı gibi Batı’ya körcesine bağımlılığını sürdüren bir Türk aydını, acizliğin, kişiliksizliğin, kimliksizliğin batağında demektir. Bu çemberin, bu ideolojik-kültürel bağımlılık koşullarının dışına çıkmadan, kültür-sanat adına kirlilik üretmekten, kendini ve toplumunu zehirlemekten kurtulamaz.

“TOPLUMSAL GÖRÜŞLE SANATSAL GÖRÜŞ” BİRBİRİNDEN AYRILAMAZ; AYNI İDEOLOJİK BÜTÜNÜN FARKLI ALANLARA İLİŞKİN AÇILIMLARIDIR

Emperyalizmin dekadan (çöküş) kültürüne bağımlılığın sığlığının ve dayanılmaz rahatlığının verdiği adeta kör bir cesaretle, toplumbilimi ve estetik de belli bir çarpıtmaya uğratılarak, şu tür cehalet kokan düşüncelerle karşılaşabiliyoruz: “(…) Yapıtın sanatsal gücünün tek göstergesi ise, onun kurgu/yapı/biçim boyutunda ortaya çıkar. Evet, önemli olan ne anlatıldığı değil, nasıl anlatıldığıdır! (…) Sanatsal değerlendirmelerimizi estetik ölçütler çerçevesinde yapmak zorundayız, toplumsal değil. Edebiyat çevremizdeki en büyük açmazlardan biri, sanatsal görüşlerimizle toplumsal görüşlerimizi birbirine karıştırmamızdır.” (abç-mu) (4)

Buradaki en dikkati çeken çarpıtma ve sığlık, -aslında gerici modernist ve postmodernist bir şablonun tekrarlanmasıdır bu- estetik ölçütlerle gerçekliği ve toplumsalı karşı karşıya getirmektir. Oysa, bir güzellik bilimi olarak estetik bütün kurucu ilkelerinde; –Kant da dahil- Schiller’de, Hegel’de, Groce’de, Lukacs’da özünde aynı olan, toplumsalın ve gerçekliğin, yani içeriğin kendine en uygun biçimde yansıtılmasını, sunulmasını ya da “ifade”sini savunur. Gerçekliğe karşıt ya da onu tamamen dışlayan bir estetik kavramı, estetik biliminin ilkeleri bağlamında, yoktur, aksi yöndeki iddialar uydurmadır ve çarpıtmadır. Estetik olan, bu içerik ve biçim diyalektiğinin adıdır; sanatçının yaratım sürecinde, everensel bilginin/bilimin temsilcisi akıl ile sanatçının tekil deneyimi ve özgüllüğü, farklılığı, benzersizliği olarak duyum arasında, bir imgelem süreci içinde, gerçekleştirdiği sentezdir.

Neoliberal-postmodern kültürün Türkiye’deki kuramsal savunusunu bütün içtenliğiyle benimseyen Ecevit’in “sanatsal görüşle toplumsal görüşü birbirine karıştırmama” iddiası kadar gerçeğe ve bilime aykırı, saçma bir düşünce olamaz. Çünkü, toplumsal görüş ideolojiktir, topluma ve insana ilişkin bütün düşüncelere, etkinliklere, kurumlara, değerlere bir bütün olarak bakar. Siyasete, bilime, ahlaka nasıl bakıyorsa estetiğe ve sanata da öyle bakar. Dolayısıyla toplumsal görüşümüzle, topluma nasıl baktığımızla, dünyayı nasıl değiştirmek ve yeniden kurmak isteyişimizle doğrudan ilişkilidir estetik de. Daha açıkçası, dün olduğu gibi bugün de, postmodern hayallerin, kuruntuların aksine, sınıflar ortadan kalkmadı, büyük toplumsal eşitsizlikler, adaletsizlikler derinleşerek devam ediyor; dolayısıyla ideolojiler de bütün canlılığıyla yaşıyor, yeni biçimler alarak gelişiyor.

Bu bağlamda, “ne”yi görmeden, onu “nasıl” değiştireceğinizi düşünemez, kurgulayamazsınız. “Ne anlatıldığı” (içerik) belli olmayan bir “nasıl anlatıldığı”na (biçim) yanıt aramak; içeriksiz bir estetik, içi boş, sahte, naylon bir estetiktir. Özetle, “estetik ölçüt” toplumsal içeriği zorunlu olarak öngörür, zorunlu kılar. Bu nedenle “sanatsal görüşlerimizle toplumsal görüşlerimiz” birbirinden ayrılamaz, aynı ideolojik özü taşır, aynı bütünlük içindedir. Doğa ve toplumsal gerçeklikle ilgili algı ve izlenimlerimiz ile evrensel bilgi birikimimiz, estetik yaratım sürecinin temel bileşenlerini oluşturur.

Hegel, içerikle biçim arasındaki diyalektik birliği en yetkin biçimde şöyle açıklıyor: “Sanatın işlevi, doğruluğu, duyusal olanı sanatsal biçimlerde ortaya çıkarmak ve bizlere [duyu ile akıl, olan ile olması gereken, arzu ile görev arasındaki] çelişkinin uzlaşımını sunmaktır. Bu nedenle sanat, amacını kendi içinde, tam da bu açığa vurma ve sunma sürecinde taşır.”(5) Lukacs’ın vurguladığı gibi güzel eser, bu estetik uzlaşmanın (sentezin) kaçınılmaz olduğu eserdir. Hegel’in de belirttiği gibi “Sanatın güzelliği, biçim ile içeriğin kaynaşıp birleşme ölçüsüne bağlıdır.”

GERİCİ ROMANTİZMDEN GERİCİ MODERNİZME VE POSTMODERNİZME

Prof. Yıldız Ecevit‘e göre, Türk edebiyatı, “gecikmiş modernizm”le postmodernizmi birlikte yaşamak zorunda kalmıştır. Evet, bu bir gerçektir. Ancak buradan çıkarılacak sonuç önemlidir; ve iki farklı ve karşıt nitelik gösterir. Türk modernleşmesini, çağdaşlaşmayı Batı’nın birebir taklidi, tekrarı olarak gören anlayış, dün olduğu gibi bugün de gericileşen Batı kültürünün katarına bağlanmaktan, onun çöplüğü olmaktan başka çare görememektedir. Türk Devriminin özgünlüklerini, izlemesi gereken kendi bağımsız yolunu tamamen yok sayan bu Tanzimatçı yaklaşım, emperyalist postmodern kültüre karşı ulusal özgünlüğe sahip Asya kökenli farklı bir kültürün olabileceğini, olması gerektiğini düşünememektedir ya da bağımlılığın verdiği sıradan, kolaycı ve asalakça rahatlığı bozmamak için fazla düşünmek, kafa yormak istememektedir. Böylece, modern çağın, öncü bir misyona sahip aydın ve sanatçısı (öznesi) ile doğrudan bağlantılı avangardizm (öncülük), ona en aykırı nitelikteki postmodernizmle özdeşleştirilmekte; onun bir ögesi yapılarak küreselci bir ideolojik çarpıtmaya uğratılmaktadır. Oysa Avangardizm, sadece sanatta değil, her alanda toplumu değiştirme ve dönüştürmenin, özgürleşmenin simgesidir. Ayrıca, savunulan “yeni edebiyat”, Türkiye’de “ilk defa Romantizmi öne çıkardığı” için yüceltilmektedir:

“Yetmişli yıllarda Türk romanı ilk avangardist metinlerini üretmeye başladığında, Batı avangardizmi postmodern düzlemde at oynatmaya başlamıştı bile. Bu nedenle, Türk romanı, önce modern sonra postmodern sırasına göre bir gelişme göstermesi de sözkonusu olamazdı. İlk avangardist Türk romanları, modern ve postmodern özellikleri aynı metinlerde bir arada taşırlar edebiyatımıza. Postmodern romanın avangardist özelliklerden büyük ölçüde yalıtılmış örneklerinin ilk kez 90’lı yıllarda ortaya çıkmasının nedeni, modernizmin Türk edebiyatına 70 yılllık bir gecikmeyle girmesinden kaynaklanır. Türk romanında yetmişli yıllardan günümüze gözlemlenen yeni estetik açılımların bir başka önemi de, biçimci/öznel bir doğrultuya yelken açan bu yeni metinlerin, aynı zamanda Türk romanının gerçek anlamda hiçbir zaman yaşamadığı romantizmi edebiyatımıza taşımalarında yatar.”(6)

İki noktada bilimden uzaklaşma ve belli bir bilinç çarpıtmasına dikkat çekmek için alıntımızı biraz uzattık. Birincisi; modernizmdeki “70 yıllık gecikme” bir kayıp değil, aksine bizim için kazançtır, olumluluktur, onun sağlıklılığını, direnme, kendi özgünlüğünü koruma çabasını gösterir. Çünkü Türk Devrimi, modernizmin, toplumculuk ve gerçekçilikle uyumlu Devrimci Modernist yanıyla birleşmiş ve onu sanatına yansıtmıştır. 1980 ve 90’larda Küreselci Karşıdevrimle birlikte “70 yıl gecikmeyle” gelen ise, emperyalizmin çöküş ve çürüme kültürüdür, yani onun Gerici Modernizmidir. Postmodernizmin Türkiye uzantıları, neden 1960’larda, 70’lerde postmodernizme geçemedik diye hayıflansalar da, bunun bizim açımızdan anlamı kuşkusuz tam tersidir; Türk edebiyatının aynı dönemde, emperyalist kültüre karşı kendi özgün yatağında aldığı yoldur, üretilen yapıtlardır. Bu, aynı zamanda ulusal kültürümüzün ve edebiyatımızın emperyalist kültüre karşı direnme gücünü gösterir.

İkincisi ise Romantizm konusundadır ve aynı değerlendirmeyi onun için de yapabiliriz. Romantizmin de doğuşundaki ikili, devrimci ve gerici özellikler 19. yüzyıl toplumsal ve kültürel devrimler sürecinde tamamen ayrıştı. Schiller’deki, Goethe ve Hugo’daki, hatta Baudelaire’deki romantizm gerçekçilikle bağı olan ve toplumsal içeriğe sahip bir romantizmdi; kapitalizme karşı toplumsal devrimci dinamiklerin yanında yer alıyor, onların hayalgücünü ateşliyor, ufkunu genişletiyordu.

Burjuvazinin gericileşmesine bağlı olarak ortaya çıkan Schopenhaure’un ve Nietzsche’nin romantizmi ise, emperyalizm çağında ve günümüzde postmodernizme kaynaklık eden akıldışılığı yücelten gerici bir romantizmdi. Aynı süreçteki Sembolizm de, esasında gerici romantizmin bir devamı olarak bireyci-gerici modernizmin, toplumdışılığın estetik-sanatsal biçimidir. Yıldız Ecevit’in sözünü ettiği romantizm, öyle anlaşılıyor ki, Nietzsche’lerden kaynaklı, ezilen sınıflara karşı ezenlerin yanında yer alan, toplum ve gerçek dışı bireyciliğin fantazilerini üreten gerici romantizmden başkası değildir.

Profesör Yıldız Ecevit’in, neoliberalizm ve postmodernizm dalgasının geri çekilmeye başladığı günümüzde, tercüme bir aklın ürünü olan şu cahilce açıklamaları ancak bir itiraf niteliği taşıyabilir: “Artık anlam üretmekten tümüyle vazgeçmiş görünmektedir yeni edebiyat. (…) Postmodern yaşam biçiminde anlam nesneye içkin bir olgu değildir.” Yani anlamı, nesnel gerçekliğin, hayatın, toplumun dışında, yani metafizik -sadece sözcüklerden, kavramlardan, imgelerden kurulu, yapay, kurgusal- bir evrende aramak gerekir! Ona göre, postmodern “Yeni Roman”ın önde gelen teorisyeni Alain-Robbe Grilled’in deyişiyle “Dünya ne anlamlıdır ne de anlamsız, vardır o kadar.”(7)

Bütün gerici modernist ve postmodernistlerin ezberi haline gelen bir bilimsel çarpıtma, temelsiz kültür ve sanat tezlerine “bilimsel” gerekçe adına burada da safca tekrar ediliyor: 20. yüzyılın başında “İzafiyet” ve “Kuantum” teorileri ile başlatılan fizikte devrim. Şöyle diyor Ecevit: “Kuantum fiziğinin ortaya koyduğu olasılık, belirsizlik, görelilik (abç,mu) gibi determinist görüşün dışına taşan kavramların bilimsel kategoriler olarak yerlerini aldığı bu yeni dönemin gerçeklik anlayışı, 19. yüzyılın geleneksel-gerçekçi estetiğinin ölçütleriyle biçim düzlemine taşımak ise artık mümkün değil. Gerçeğin yön değiştirdiği, anlamınsa farklı ontolojik görünümler aldığı böyle bir dönemde hala -Türk edebiyatında uzun yıllar yapıldığı gibi- realizm akımının ögeleriyle üretmeyi sürdürmekte direnmek ise, içinde yaşanılan yeni çağın gerçekliğinden uzaklaşmak, anakronizmin bölgesine girmek demektir.”(8)

“BİLİMSEL” HURAFE: BİLİNEMEZCİLİĞİN VE RASTLANTISALLIĞIN MUTLAKLAŞTIRILMASI

Bilimdeki determinizm (nedensellik) yasasına postmodernizmin ve benzeri idealist akımların yönelttiği eleştirinin esas kaynağını, Kuantum kuramının rastlantısallık ilkesi üzerinde yapılan indirgemeci spekülasyonlar ve çarpıtmalar oluşturuyor. Bu idealist çarpıtmaya göre, Heisenberg’in “elektronun yerini saptadığım zaman hızın ölçemem, hızını ölçtüğüm zaman yerini saptayamam” diye ifade ettiği belirsizlik kuramı nedensellik ilkesini yıkmıştır!.. Oysa burada yıkılan, nedensellik ilkesi değil, pozitivizmin kaba determinizmidir; onu da Kuantum ve İzafiyet teorilerinden çok önce, Marks ve Engels, kaba ya da mekanik determinizmi diyalektik ve tarihsel materyalizmle aşarak gerçekleştirmişlerdi. Ecevit ve benzeri yazarlar ne yazık ki ne Marksizmi ne de bilimdeki bu önemli gelişmeleri yeterince incelemeden Batı merkezli yalanları gerçekmiş gibi benimseyerek büyük bir yanılgıya düşmekteler.

Heisenberg’in bir olgu olarak belirttiği elektron nesnesi ile araştırmacı/deneyci özne arasındaki karşılıklı etkileşim, aynı şekilde atom altı parçacıkları olan elektron veya fotonun hem dalga (titreşim) hem de parçacık (öteleme hareketi) özelliği göstermesi, maddenin diyalektik işleyişi -madde bütün biçimlerinde artı-eksi, elektron-proton gibi karşıtlıklarla vardır- karşıtların birbirine bağımlılığı ve çatışması bilinmeden elbette anlaşılamazdı. Maddenin atomaltı (mikro) dünyasında yaşanan bu rastlantısallık ya da olasılığı, postmodernistler atomüstü (Nevton fiziğinin geçerli olduğu) yaşadığımız makro dünyaya, toplumsal hayata da aynen uygulayarak indirgemeci bir uyanıklık göstermişlerdir.(9) Mikro dünyada ise, elektronun belli bir anda nerede bulunduğuna ilişkin rastlantısallık ile, onun kesin olarak A elementinin atomunun belli bir yörüngesinde hareket etme zorunluluğu arasında ilişki ile açıklanan bir nedensellik bağı vardır. Yani rastlantısal gibi görünen şey, düz Pozitivist/idealist mantığa göre değil maddeyi daha bütünsel kavrayan Diyalektik Maddeci mantığa göre, bir zorunluluk alanı içindedir. Zarı atınca düşeş gelmesi, bütün olasılıkların toplamı içinde mutlaka var olan, kesin olarak mümkün olan bir zorunluluğu içerir.

Güneşin ve dünyanın insan öznesinden önce de var olduğu ne kadar gerçekse ve insandan bağımsız bir nesnellikse, doğada ve toplumlarda rastlantısal olanın belli zorunluluklar içinde var olduğu da o kadar gerçektir. Rastlantısallık içinde zorunluluk, zorunluluk içinde rastlantısallık… Rastlantısallıkları, olasılıkları en aza indirmek mümkündür, bu da insan bilgisine ve iradesine bağlıdır. İşte, Marks ve Engels’in 150 yıl önce, bilimin de, İzafiyet ve Kuantum yasalarının 20. yüzyıl deneyimlerinde çoktan kanıtladığı gerçek budur.

Dipnotlar

(4) Yıdız Ecevit, Türk Romanında Postmodern Açılımlar, İletişim Yayınları, 1. basım, İstanbul, 2001, s. 12-13.

(5) Hegel, Estetik -I.

(6) Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 1. basım, İstanbul, 2001, s. 85-86.

(7) Yıldız Ecevit, Kurmaca Bir Dünyadan, İletişim Yayınları, 1. basım, İstanbul, 2013, s. 17.

(8) Yıdız Ecevit, Kurmaca Bir Dünyadan, s.11.

(9) Bütün bunlar kolay olsaydı, bilim insanının yüz yıldır uğraştığı evrenin (maddenin) dört temel yasasını tek bir bilimsel yasayla ifade edecek bir formül çoktan bulunurdu. Nedir bu döry temel yasa: 1) Kütle çekim yasası, 2) Eloktromagnetik çekim yasası, 3) Güçlü (çekirdek) çekim yasası, 4) Zayıf (atom altı) çekim yasası.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir