Mustafa Kemal-köylü

Türk Devriminin Özgünlüğü ve Atatürkçü Sosyalizm

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

Türkiye‘nin yaşadığı derin toplumsal, siyasal, kültürel krize kesin ve köklü bir çözümün bütün dinamikleri tek bir noktaya, tek bir merkeze işaret ediyor ve odaklanıyor. Bütün ulusal devrimci dinamiklerin yöneldiği siyasal bir kuvvet merkezi, bir kimlik olarak işaret edilen bu yer veya odak, henüz belirsiz, hatta boşluk gibi görünse de, o merkezin niteliğini, önemini ve büyük çekim gücünü şimdiden sezebilmekte ve görebilmekteyiz.

Kuşkusuz görmek, basit, kaba bir algısal olay değildir; sezgi ve tasavvur yetileriyle birlikte gerçekleşen bir olaydır. Bilgi, sezgi, imgelem ve tasavvur yetisiyle tamamlanmayan bir görme, nesneyi gerçek boyutlarıyla kavrayamaz, anlayamaz. Hiç kuşkusuz sezgi ve tasavvur yetisi, modern çağın iki yüz yıllık devrim deneyimlerinden ve ulusal kültür ve kimliğimizin karakteristik özelliklerinden damıtılmış bir bilgelikten beslenir. Nedir o merkezin adı, adresi ya da tanımı? Türk Devriminin özgünlüğünden çıkan, yüz yıllık deneyimlerle içerik-biçim ya da nesnellik-öznellik bütünlüğüne ulaşan bu adres, Atatürkçü sosyalizmdir.

Cumhuriyet Devrimi‘nden bu yana geçtiğimiz yüzyıllık deneyim sürecinde, adeta kelebeğin ömrüyle yarışan bir çok siyasal akım, parti grup gelip geçti. Buna karşın, Türkiye fikir ve siyaset hayatına damgasını vuran, bütün siyasal ve toplumsal dalgalanmalara karşı dayanıklı, özgün, kalıcı ve etkili ideolojik-siyasal akımlar aslında çok fazla değildir. Genellikle evrensel ideolojik ve sınıfsal temellere dayanan ve hepsi de liberalizm (burjuva sınıfı), Sosyalizm (işçi ve emekçi sınıflar) ve feodal ortaçağ ideolojilerinin (ağalık, derebeylik, dincilik, tarikatlar, cemaatlar, efendi-kul ilişkileri) türevleri ve değişik versiyonlardaki bileşimleri olan bu ana akımları şöyle sıralayabiliriz: Kemalizm (Atatürkçülük), Liberalizm, Sosyalizm, Siyasal İslamcılık, Milliyetçilik, Sosyal Demokrasi.

Dikkat edilirse bugün de önemli siyasal ağırlık merkezlerinin oluşumuna temel oluşturan bu fikir akımları, kendi özgün karakterleriyle değil, daha çok, yukarıda belirttiğim gibi temsil ettikleri sınıf ve çevrelerin doğasına uygun, kimisi eklektik, gelip geçici ve dönemlik, birbirleriyle değişik bileşimler oluşturarak varlıklarını sürdürmekteler. AKP’nin ideoloji ve siyasetine liberalizm ile siyasal İslamcılığın bileşimi olarak muhafazakâr demokratlık, CHP yönetimine liberalizm ile sosyalizmin bileşiminden oluşan ve kısmen Atatürkçülükle soslanmış sosyal demokrasi egemendir. İYİP’ye yine Atatürkçülükle soslanmış milliyetçilik ve liberalizmin bileşimi, MHP’ye muhafazakâr milliyetçilik ve liberalizmin bileşimi damgasını vurmaktadır.


Bu toplumsal ve siyasal olgu aynı zamanda Türkiye özgünlüğünün önemli bir yönünü açıklar: Özgünlüklerini gelişmiş kapitalist toplumlarda, Avrupa’da kazanan ve oralarda daha istikrarlı bir nitelik taşıyan ideolojik-siyasal akımlar ve yapılar, aynı toplumsal-ekonomik ve kültürel koşulların olmadığı ülkelerde kendine has, daha eklektik ve istikrarsız farklı bileşimlerle ortaya çıkıyor. Kemalizm, ezilen dünyaya has bu farklılık ve özgünlüğün en tipik ve yetkin modelidir. Sosyalizm ve milliyetçilik akımlarının bir bileşimi olarak Kemalizm, çağımızın ezilen ve gelişen dünyaya özgü en yetkin devrim modelidir. Ulusal bir devrimin ihtiyacı olan 19 yüzyıl burjuva demokratik devrimlerin milliyetçilik ideolojisi, 20. yüzyılda, burjuva milliyetçiliğinin devrimci niteliğini yitirmesiyle, emekçi/halkçı devrimlere has bir içeriğe dönüşerek sosyalist milliyetçilik ya da ulusal sosyalizm biçimini almıştır. Yani iki çağın, iki devrim stratejisi, ulusal demokratik devrim stratejisi ve bütün ezilen dünyanın devrim modeli olarak Kemalizm’de en sistemli ve bilimsel tanımına kavuşmuştur.

Ezilen ülkeler milliyetçiliğini ortaçağ ve emperyalizme karşı milletleşme programı ve ideolojisi olarak anlarsak, Kemalizm ezilen dünya sosyalizminin en özgün ve yetkin tanımıdır. Yıldırım Koç‘un çok yerinde vurguladığı gibi, iki olgu ya da belge Atatürkçü sosyalizmin, ezilen ve gelişen dünya sosyalizminin seçeneksiz biricik modeli olduğunu kanıtlar. Birinci olgu, Altı Ok’un kendisidir. Ahmet Taner Kışlalı‘nın belirttiği gibi Altı Ok‘un üç ilkesi, Halkçılık, Devletçilik ve Devrimcilik, Sovyet Devriminden alınmadır. Bunlara, bütün ezilen dünya için vazgeçilmez olan, milletleşme ve tam bağımsızlığı içeren Milliyetçilik ilkesini de ekleyebiliriz.

İkinci olgu ise, 1950 ve 60‘larda Mısır (Nasır), Yugoslavya (Tito) ve Hindistan’ın (Nehru) önderlik ettiği, daha sonra Küba (Kastro) ve Cezayir’in de (Bumedyan) katıldığı ve  Bloksuzlar Hareketi‘ne damgasını vuran, örneğin Arap dünyasında (Mısır, Suriye, Irak, Cezayir, Libya) BAAS sosyalizmi olarak tarihe geçen olgu, tamamen Kemalist program ve deneyimden esinlenmiştir, onun türevleridir.

Üstelik Kemalist deneyim, gerek toplumsal gerekse kültürel açılardan onlardan çok daha ileridedir. Yani sosyalist nitelik vurgulanacaksa eğer, Kemalizm çok daha ileri sosyalist bir uygulamadır. Şu çarpıcı ve öğretici bilgiyi de eklemeden geçemeyeceğim (mealen aktarıyorum): Mahir Çayan ve arkadaşları THKP/C-Savunma‘da, Sovyetlerdeki ya da Çin’deki gibi Türkiye’de iktidarda adı komünist ya da sosyalist olan herhangi bir parti olsaydı, Atatürk‘ün 1930’larda gerçekleştirdiği devrimci atılımdan bir milim daha ilerisini gerçekleştiremeyeceği vurgulanmaktadır.


Yaklaşık 15-20 yıl önce Teori dergisinde bir çok yönüyle ele alınan, benim de “Türk Devrimi ve Milliyetçilik” kitabımda, Atatürk milliyetçiliğinin Türkiye sosyalizminin temel bir ögesi, bileşeni olduğu vurgusuyla değinmeye çalıştığım bu konu, Yıldırım Koç tarafından daha da geliştirilerek kapsamlı bir içerikle gündeme getirildi. Bu gündeme getiriliş olağan bir teorik, ya da tarih tartışması olmanın ötesinde bir değer taşımaktadır. Günümüzde ulusal devrimci kuvvetler için en yakıcı ve can alıcı sorunun tam da merkezinde, odağında yer almaktadır bu konu. O nedenle döne döne ve derinlemesine ele alınmalı ve tartışılmalıdır.
Günümüzün yakıcı sorununun biricik çözümü olarak kamucu, planlamacı ve devletçi bir ekonomi, bütün adaletsizliklerin, emperyalist ve gerici yıkıcılıkların, mafyacı-tarikatçı vurgunların ve ihanetlerin ekonomik temelini oluşturan neoliberalizme, serbest piyasacılığı karşı yeni bir toplum projesinin merkezini oluşturuyor. Yani, Kemalist Devrimi tamamlamanın ana içeriğini oluşturan tam bağımsız, kamucu, paylaşmacı, halkçı bir sistem, 1930’lar gerçeğinde Halkçı bir “Devlet sosyalizmi” idi, bugün de özünde değişiklik yoktur; bütün ağırlığıyla, mecburiyetleriyle kendini dayatmıştır. Halkçılık ve Devletçilik, kamuculuğun, yani toplumun ya da ulusun çıkarlarının bireyin çıkarlarının daima önünde olduğu siyasal yapı, bütün eksiklerine, yetersizliklerine karşın özünde sosyalizmden başka bir şey değildir. Kuşkusuz bu süreç, bir Milli Demokratik Devrim sürecidir.

Sosyalistler ve genel olarak sol, bunun değerini, derin acılar, hayal kırıklıkları, döneklik ve ihanet dolu 40 yıllık yıkıcı deneyimlerden sonra maalesef bugün bile yeterince anlayabilmiş değildir. Üstelik tarihin bir ironisidir, her türlü toplumcu çabanın amansız düşmanı, ne yazık ki kötü öğretmeni Atlantik sisteminin ideologları bu dersi çıkarmamızda bize daha çok yardımcı oldu. 12 Eylül piyasacı karşıdevriminin yeminli temsilcileri, Özallar, Çillerler, tarım ve sanayimizde uyguladıkları yıkıcı özelleştirmelerle “Son sosyalist devleti de yıktık” diye sevinç çığlıkları attılar.

Burada önemli bir tartışma konusuna da değinmek gerekiyor. 1980 ve 90’larda, sosyalizmin ilkelerinden uzaklaşan, revizyonistleşen yönetici zümrenin egemenliğine dayalı bir bürokratik sosyalizm uygulayan Sovyetler Birliği deneyimi eleştirilirken, devletçilik teorik tartışmanın önemli bir ögesini oluşturuyordu. Bu deneyimin sonuçlarına bakarak, “Her devletçilik sosyalizm olmayabilir, olması için işçi sınıfının egemenliği belirleyicidir” diyorduk. Böyle bir fikir, en azından benim açıdan, özellikle faşist yönetimlerde yoğun olarak başvurulan, piyasacılık krize girdikçe burjuvazini yer yer kısmi olarak uyguladığı, kamulaştırmalara başvurduğu devlet müdahaleciliğini açıklar. Ancak dünya nüfusunun % 80’ini oluşturan ve sanayileşme devrimini gerçekleştirememiş azgelişmiş ülkelerde bambaşka bir öneme ve işleve sahiptir. Tam bağımsızlığın ekonomik temelini yaratamamış, emperyalizmin sürekli sömürgeleştirme tehdidi alında olan bizim gibi ülkelerde planlı devletçilik, bağımsız-egemen varoluşun ve bekanın biricik koşuludur.

Ezilen dünyanın emperyalizme karşı yüz yıllık savaşına baktığımızda da görürüz ki, Atlantik müdahalelerine karşı direnebilen bütün ülkeler bunu ancak ve ancak devletçilikle, devlet sosyalizmiyle ya da devlet müdahalesinin yoğun uygulamasıyla başarabilmişlerdir. Yani devletçilik, devlet sosyalizmi olmadan hiçbir ezilen ülkenin diren ve gelişme şansı yoktur ve olmamıştır. Güney Kore veya Tayvan gibi ABD vasalı durumundaki ülkeler İsrail benzeri özel misyonları nedeniyle gelişebiliyorlar. Kaldı ki o ülkeler bile, ABD’nin özel mali desteği yanında, büyük ölçüde devlet müdahalesi ve planlama ile ayakta durmakta ve gelişmekteler.


Çok daha genel ve evrensel anlamda, emperyalizme karşı bağımsız gelişmesini sağlamak durumundaki ülke ekonomilerinin temel kuralı, ulusal piyasayı dış ekonomik-siyasal etkenlere karşı korumaktır. Bu da ancak en üst kamu kurumu olan devletin piyasaya, ekonomiye müdahalesi ile mümkündür. Bu toplumsal ve tarihsel yasa, kapitalizmin ilk geliştiği Avrupa için de geçerlidir. 19. yüzyılda, ilk sanayileşen İngiltere, Hollanda ve Fransa’dan sonra, Bismark Almanyası başta olmak üzere diğer bütü ülkelerin sanayileşmesi devlet müdahalesi ve gümrük korumalarıyla gerçekleşmiştir.

Özetle, sonradan sanayileşen ve gelişen bütün ekonomiler devletçi, devlet müdahaleci ve korumalı uygulamalarla var olabilmişlerdir. Bu devletçi uygulamalar, ayakta kalabilmek ve başarılı olabilmek

için halka dayanmak, yani halkçı toplumsal, kültürel siyasetler izlemek zorundadırlar. Üstelik tersi daha doğru ve açıklayıcıdır: Kemalist programın ideolojik-sınıfsal esasını Halkçılık oluşturur. Bu, 1921 Halkçılık Beyannamesi ile ortaya konmuştur. Halkçılığının uygulanmasının, uygulanabilirliğinin temel koşulu ise planlı devletçiliktir. Çünkü, bugün de can alıcı bir ihtiyaç olarak kendini dayatan bir gerçeklik olarak planlı devletçilik olmadan, gerek üretim gerekse tüketim süreçlerinde yani üretilen değerlerin hakça paylaşımında devletin düzenleyici, planlayıcı rolü olmadan eşitliğin ve adaletin sağlanması olanaksızdır. İşte bütün bu nedenler, ezilen dünyada bağımsız, egemen, özgür, onurlu bir ulus olarak var olabilmenin koşullarının kaçınılmaz olarak Atatürkçü bir sosyalizm olduğunu kanıtlamaktadır.

Atatürkçü sosyalizm, yaklaşık 1 yıl önceki “Kelebek’in Dalga Denklemi” adlı makalemde vurguladığım gibi, Türkiye’yi devrime taşıyacak ulusal, toplumsal, sınıfsal, kültürel, tarihsel bütün dalgaların, bütün enerji hatlarının birleştiği, kesiştiği ve odaklandığı düşüncedir, programdır. Yüz yıllık Kemalist Devrim ve karşıdevrim deneyimleri göstermiştir ki, Altı Ok’ta simgeleşen Kemalist ilkeler ve program, ancak sosyalizm hedefiyle ve devrimci bir çabayla hayata geçirilebilir ve tamamlanabilir. Tersi bir ifade de en az bir o kadar gerçek, doğru ve büyüktür: Türkiye’de sosyalizm ancak Kemalist Devrimin tamamlanmasıyla gerçeklik kazanabilir. Başka deyişle, Türkiye’nin özgünlüğünde ancak bir anlam taşıyan sosyalizm, bu nedenle Kemalist Devrimin dışında bir var oluş şansına sahip değildir. Özetle, Kemalizm ve sosyalizm, Türkiye özgünlüğünde birbirini koşullayan, zorunlu kılan, biri olmadan diğerinin olamayacağı tarihsel, düşünsel olgulardır.


Türkiye’ye özgü sosyalizmin ya da Atatürkçü sosyalizmin temel ögelerini, ana kolonlarını 1908 Jön Türk devriminden günümüze hangi düşünce ve pratiklerinde bulabiliriz? Mustafa Kemal‘e öngelen, onun fikirlerinin oluşumunda önemli bir rol oynayan Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura‘yı, onların önderlik ettiği Türkçülük ve halkçılık hareketini ve Türk Yurdu çevresini anmadan, onların tarihsel katkılarını, hatta belirleyici rollerini vurgulamadan geçemeyiz kuşkusuz.(1)

Kısaca belirtirsek, Türk Devriminin ve Türk sosyalizminin bütün düşünsel temelleri 1908‘den sonraki 1920‘lere kadarki süreçte, özellikle de 1910-1914‘lü yıllarda atılmıştır. Elbette Ekim Devriminin ve özellikle Almanya‘daki Spartaküsler hareketinin yarattığı büyük devrimci dalgadan etkilenilmiştir. Ezilen bir dünya ülkesinde devrimciliğin üç temel koşulu olan antiemperyalizm, antifeodalizm (toprak ağalığının tasfiyesi) ve emekçi iktidarı olarak halkçılık, Gökalp’in, Akçura‘nın ve genel olarak bütün samimi Halkçı-Türkçülerin temel düşüncesiydi. Daha sonraki, Türkiye’nin Kemalist, sosyalist ve devrimci milliyetçi bütün siyasi akımlarının kökeninde 1912’lerin Türk Ocağı, Türk Yurdu, Gökalp ve Ömer Seyfettin‘in Genç Kalemler çevresi vardır.

1912‘de Akçura ve Ahmet Ferit Tek‘in kurduğu, programı yukarıdaki üç ilkeye dayanan Milli Meşrutiyet Fırkası‘nın kurucuları arasında Mustafa Suphi ve Ethem Nejat da vardır. Aynı çevre daha da geliştirilmiş aynı programla Mütareke döneminde Milli Türk Fırkası‘nı kurmuşlardır. Sözkonusu devrimci teori ve stratejiye Akçura, 1925’teki “Türk Aydınına Düşen Görevler” başlıklı makalesinde en yetkin biçimini vermiştir. Bu makale Kemalist ideoloji ve devrim stratejisinin bir manifestosu niteliğindedir.

Kemalist Devrim‘in ikinci büyük atılımını yaşayan 1960‘larda, Doğan Avcıoğlu‘nun önderliğinde Kemalist ve sosyalist aydınların etrafında toplandığı ve büyük bir ulusal devrimci aydın enerjisi yaratan “YÖN Hareketi”, Türkiye sosyalizminin Atatürkçü özgünlüğünü ikinci kez gündeme getirmiş ve canlandırmıştır. Avcıoğlu kendini “milliyetçi sosyalist” olarak tanımlarken, Hikmet Kıvılcımlı, “Türkiye’nin en az kırk yıllık yanılgı ve yenilgisi milliyetçilik sözcüğünün sosyalizmden başka bir anlama gelemeyeceğini bir türlü kavramak istemeyişinden doğmuştur” demekteydi. Mihri Belli ise, “En derin anlamıyla ulusçuluk insanı enternasyonalizme götürür. Devrimci anlamıyla enternasyonalizm insanı ulusçuluğa götürür” derken, Sadun Aren milliyetçiliği, “Bütün ilkelerin üstünde ve başında yer alan (…) Türk insanının dış aleme karşı mutlak ve pürüzsüz istiklali demektir. (…) ‘çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak’ denilen şey budur” diye tanımlamaktaydı. (2)

Sonuç olarak, hiç bir kuramı, öğretiyi, programı idealize etme, mutlaklaştırma, değişmez kalıplar olarak taşıma lüksümüz yoktur, kalmamıştır. Dün, elli yıl önce, ülkemize ve toplumumuza ilişkin, kuramsal düzeyde konuşup tartıştığımız, öngörülerde bulunduğumuz, bu uğurda farklılıklarımız yüzünden ayrılıklar, kavgalar yaşayıp farklı deneyimlere girdiğimiz her şey bugün yaşanan acımasız, yaman olgular olarak karşımızda duruyor. Şimdi yapılması gereken, bizi devrime götürecek enerjiye çok daha fazla sahip bu nesnel olguların içinden, gerçekçi bir program, strateji ve örgütsel kuvvet merkezini inşa ederek öznel bir enerjiyi yaratmaktır. Yani var olan örgütsel çabaları küçümsemeden, onları devrim ırmağının çatallaşması olarak kabul edip, adı Atatürkçü sosyalizm olan ve bizi denize kesin ulaştıracak olan büyük ırmakta birleşmeyi hedeflemeliyiz.

Şarabı beleş içmeden devrimciliğini sürdürenler iyi anımsar; diyalektik ve tarihsel materyalist teoriyi ülkemizin özgül koşularına uyarlamak temel ilkemizdi. Başka deyişle, Türkiye‘ye özgü sosyalizmin, Türkiye devriminin özgül karakterini ortaya çıkarmak, başarıya ulaşmanın birinci kuralıydı. İşte bu özgül karakterin adı Atatürkçü sosyalizmdir. Simurg efsanesi ne güzel anlatır: Bütün o zorlu, çileli, tuzaklarla dolu uzun yolculukta aradığımız başkası değil kendimiz, kendi özgünlüğümüz değil miydi?..
Mehmet Ulusoy
Mayıs 2022

Dipnotlar

(1) Bkz: Mehmet Ulusoy, Türk Devrimi ve Milliyetçilik, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014.
(2) M. Ulusoy, age, s. 170-173.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın