Atatürk

Türk Devrimi’nin İki Temel Yönelimi

Arşivden

Namlu Altında Türkiye

İtilaf donanması, Çanakkale’den geçip İstanbul kıyılarına demirledikten sonra İstanbul, üzerine çevrili top namlularının gölgesinde yaşamaya alıştı.

Saray ve sultan kendi varlığını korumak için işgalcilerin isteklerine ülkenin bağımsızlığı pahasına boyun eğdi, tahtın ve İstanbul’daki yaşamın tehlikeye girmemesi için İngiltere’ye ülkenin ekonomisini, her ilin yönetimini bırakan, ülkenin 15 yıllığına işgalini ve Türk topraklarında yeni etnik temelli devletler kurulmasını öngören bir önergeyi kendi elleriyle götürdü. İngiliz komutanlar, Osmanlı yönetimi için, Bizi mahcup ediyorlar!” dedi.[1]

[1] Özakman, Kronoloji, sf. 45

Türkler, kendi ülkelerinde yabancı süngüsü altında barındı, sokakların kuytularından yürümeyi gündelik davranış belledi. İtilaf güçlerinin istediği kişiler tutuklandı ve soykırımla suçlandı, Türklerin çok sevdiği yöneticiler gerçekdışı suçlamalarla asıldı. Ülkenin her bölgesi İtilaf denetimine girdi, bazı bölgeler eylemli olarak işgal edildi. Türkiye, İtilaf güçlerinin isteği olmadan adım atamayacak duruma getirildi. İstanbul’dan deniz yoluyla ayrılmak için İtilaf devletlerinin pasaport bürosundan vize almak gerekiyordu.

Mayıs 1919’da, pasaport bürosunda görevli İngiliz subayı John Bennett, onaylaması için önüne gelen listeyi incelediğinde birtakım askeri görevlilerin Karadeniz’e gitmek üzere İstanbul’dan ayrılacağını gördü. Listeyi dikkatle inceledi, belirtilen görevi okudu, listedeki adlara bir kez daha baktı. Yazılana göre, askeri görevliler Karadeniz bölgesindeki çatışmayı yatıştırmakla görevliydi. Bennett listeyi alıp komutanına götürdü. “Listeye bakınca etkin çalışan 35 kurmay general ve albay gördüm.” diyecekti. “İngiliz karargahında görevli kurmay subaya, listenin bende barış değil, daha çok savaş yapacak bir kurul izlenimi bıraktığını söyledim.[1]

Kurulun başındaki kişiye padişahın kesin güveninin bulunduğu söylendi, izni vermesi komutunu aldı. Oysa Bennett kaygılanmakta haksız değildi. Verdiği vizeyle İstanbul’dan yola çıkıp Samsun’a giden bu kurulun başındaki kişi, Mustafa Kemal’di.

Mustafa Kemal, Anadolu’nun türlü bölgelerindeki dağınık direnişi ortak, örgütlü bir bağımsızlık savaşına dönüştürdü. Silahlı direnişi dağıtılmamış düzenli orduyla birleştirdi, bağımsızlık için silahsız olarak örgütlenmiş halkı Anadolu’yu ve Rumeli’yi içeren bir kurumda topladı. En sonunda, yerel direniş ve kurtuluş örgütlerinin toplamına dayanarak Ankara’da yeni bir Türk devleti kurdu ve bu devlet, önce Türkiye’nin ulusal bağımsızlık savaşını, sonra da uygarlığı yakalama savaşını yürüttü.

Yarı Sömürge Türkiye

Batılı devletler, Osmanlı’nın topraklarının paylaşılması ve Avrasya’ya yeni bir biçim verilmesi konusuna onyıllarca emek vermiş ve paylaşım için onlarca tasarı oluşturmuştu. Osmanlı İmparatorluğu, dünya savaşında yenilince her bölgenin belli devletlere dizgesel biçimde bırakılması rastlantı değil, savaş içinde yapılan paylaşım anlaşmalarının gereğiydi.[2] Anadolu’da Türk bağımsızlığına yönelik bir girişim, dünya savaşının sonunda elde edilen emperyalist başarıları silip atmakla sınırlı değildi. Avrasya ve Avrupa arasındaki uzun süreli paylaşım çekişmesini temelden yeniden tanımlamak demekti.

[1] Turan, Mustafa Kemal Atatürk, sf. 211

[2] Turan, Türk Devrim Tarihi I, sf. 59-60-61

Emperyalizm ve Türkiye arasındaki çelişkiyi saptamak ve durumu yeniden tanımlayabilmek, Türkiye’nin gereksinim duyduğu bilincin yalnızca bir bölümünü oluşturuyordu. Osmanlı devletinin belini doğrultabilmek ve bir kez daha Avrupa’yla başa çıkabilecek gücü yakalamak, o noktada 200 yıldır üzerinde düşünülen ve uğraşılan bir sorundu. Oysa Osmanlı’nın geri kalmışlığı yüzeysel nedenlerden kaynaklanmamaktaydı, çözüm için belirlenen erek ‘yeniden büyük imparatorluk olmak’ olamazdı, bunun işe yaramadığı birden çok kez görüldü.

Osmanlı, değişen bir dünya içinde toplumsal devrimini yapamamış, devlet örgütlenmesini, ekonomisini ve sosyoekonomik koşullarını 20. yüzyıla taşıyamamıştı. İstanbul, yönetilen çoğu bölgeden yalıtılmış bir başkentti, ülkede toplumsal uyum ve bütünlük bulunmuyordu, ülkenin bölgeleri birbirinden kopuktu, genel olarak ilkellik egemendi, çağdaş devletin temel öğelerinden olan ulusallık, Osmanlı’da ya azınlıkların etnik ayrılıkçılığı, ya da devletin Avrupa boyunduruğunda gördüğü emperyal düşler biçiminde görülüyordu. Ne imparatorluk kültürü, ne de ulusal kültür bulunuyordu. Toprak düzeni yüzyıllardır aynıydı ve halkın yoksulluğu gözle görülüyordu. Toplum din temelli çıkar örgütlenmelerinin ellerindeydi.

Avrupa, kapitalizmi ve emperyalizmi kendi toplumsal ilerlemesi için bir ateşleyici olarak kullanmış, Osmanlı ise hem Avrupalı olmadığı için hem de ekonomisi dünyayla birlikte dönüşmediği için kapitalizme uzak kalmış, toplumsal kalkınma görüşünden yoksun olduğu için de kapitalizme karşı bir seçenek üretememişti. Bu koşullar altında Batı’yla yarış düşüncesi, Batı uygarlığına eklemlenme davranışı olarak görüldü. Kalkınma, bağımsızlık ve gelişme erekleri taşıyan ulusal izlenceler göz önüne alınmadı.[1] Bunun kaçınılmaz sonucu çağdışı bir devlet olarak sömürgeleşmeydi ve öyle oldu.

  1. yüzyıl gelip çattığında, ülke içeride geri ve gelişmemiş, dışarıda ise emperyalizme bağımlı durumdaydı. Kalkınamamak emperyalizme karşı savunmasızlığı, emperyalizme karşı güçsüzlükse daha çok geriliği getirmişti. Öyle ki, 1881’den beri ülkeyi bir yabancı şirket yönetiyordu. Düyun-u Umumiye, Osmanlı’nın borçlarını ödeyebilmesi için kurulmuş ve ülkeyi eylemli olarak yöneten bir şirketti. Osmanlı ekonomisini Batılılara ödeme yapmak çerçevesinden öyle düzenli yönetti ki, Osmanlı hazinesinden sağladığı gelirle yabancı devletlere borç verebilecek duruma geldi. Bu yabancı devletlerden biri İtalya’ydı ve Düyun-u Umumiye’den aldığı borçları da kullanarak Trablusgarp’ta Osmanlı’yla savaşacaktı.[2]

Mustafa Kemal ve Türk Devrimi

  “Türk Devrimi’nin önderi ve kuramcısı tek başına Mustafa Kemal Atatürk’tür.”[3]

           Türk Devrimi, yenilgiyle sonuçlanan dünya savaşının ardından ülkenin yıllardır yapılagelen paylaşım anlaşmalarına uygun olarak bölüşülmesi ve işgal edilmesine yönelik tepkiyle doğdu. Devrimin önderi yaşamını yitirdiğinde Türkiye’yi bağımlı ve geri bir ülke durumuna getiren etmenlerin ezici çoğunluğu ortadan kaldırılmıştı. Osmanlı imparatorluğunun geriliğe ve bağımlılığa karşı yüzlerce yıldır aradığı çözüm, Selanik’ten

[1] Berkes, Türk Düşününde Batı Sorunu, sf. 28

[2] Berkes, age, sf. 37

[3] Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, sf. 87

Ankara’ya uzanan bir yolda saptanacak; İstanbulluların belki adını bile duymadığı, keçisinden, kedisinden ve armudundan başka hiçbir şeyi bulunmayan kasabadan bozma Ankara şehrinde uygulamaya konacak ve başarılı olacaktı.

Türkiye’nin kendine çizmesi gerektiği yolun ne olursa olsun ulusal tam bağımsızlık yolu olduğunu saptayan ve bunu ya bağımsızlık, ya ölüm ilkesiyle özetleyen Mustafa Kemal, Ankara’da ulusal bir meclis, yani eylemli olarak ulusal bir devlet kurdu. İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan işgali altındaki, aynı zamanda Kürt ve Ermeni ayrılıkçılığıyla, ek olarak İngiliz altınına dayalı Osmanlıcı ayaklanmalarla kaplı Türkiye, 1918’den 1922’ye dek bir savaş alanı olarak kaldı.

Bağımsızlık savaşının kazanılması, Türk bağımsızlığının sağlanması için ilk adımdı, ancak arkası getirilecekti. Mustafa Kemal, henüz İstanbul’daki sultanın ihaneti halkın gözünde apaçık görülmüyorken ve ortada bir meclis yokken bile ulusal bağımsızlık deviniminin yalnızca savaşı kazanmakla kalmayacağını, görevinin burada bitmeyeceğini belirtiyordu. 1919 sonunda Ankara’ya geldiğinde halkla yaptığı sohbette, “Ulusal örgütümüzün bugün izlediği amaç, yurdun parçalanmaktan ve ulusun esaretten kurtarılmasına yöneliktir.” diyor ve ekliyordu: “İnşallah yakın zamanda ulusal örgüt bu amacın elde edilmesiyle üstlendiği yurt görevini yerine getirecektir. Fakat görevini tamamlamış sayılacak mıdır? Bence bundan sonra da çok önemli ulusal yurt görevlerimiz vardır. Bunlar arasında iç durumumuzu düzeltmek ve çağdaş uluslar arasında etkin bir uzuv olabileceğimizi eylemli olarak kanıtlamak vardır. Bunu başarmak için siyasi uğraştan çok toplumsal uğraş gerekir.”[1]

Bunun üzerinden bir yıl geçmeden, kurulmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Mustafa Kemal imzasıyla bir yasa tasarısı sunuldu. Bu tasarı, yeni devletin anayasasının iskeletini oluşturacaktı. Halkçılık programı nitelemesini taşıyan bu önerge, Türkiye’nin ulusal bağımsızlığını, emperyalizme karşı konumlanışını ve yeni devletin görevlerini kesin bir dille belirtiyordu:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, yaşam ve bağımsızlığını kurtarmayı biricik kutsal erek bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizmin baskı ve zulmünden kurtararak istencin ve egemenliğin gerçek sahibi kılmakla ereğine ulaşacağı inancındadır.

            Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, ulusun yaşam ve bağımsızlığına saldıran emperyalist ve kapitalist düşmanların saldırılarına karşı savunma ve dış düşmanlarla işbirliği yapıp ulusu aldatmaya, karışıklık çıkarmaya çalışan içerideki hainlerin cezalandırılması için orduyu sağlamlaştırmayı ve onu ulusal bağımsızlığın dayanağı bilmeyi borç sayar.

            Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti, halkın uğradığı sefaletin nedenlerini gidererek mutluluğun ve genliğin gereklerini ve araçlarını sağlamayı asıl ilke ve dolayısıyla toprak, eğitim, adliye, maliye, ekonomi ve genel olarak toplumsal konularda yüzyılın gereklerine ve halkın gerçek gereksinimlerine uygun yenilikleri ve girişimleri ortaya koymayı birincil görev sayar. Siyasi ve toplumsal ilkelerini ulusun ruhundan almaya önem veren Büyük Millet Meclisi hükümeti bu ilkelerin yaşama geçirilmesinde ulusun gerçek eğilimlerini ve gereksinimlerini dikkate alır.  

            Egemenlik, kayıtsız koşulsuz ulusundur. Yönetim biçimi, halkın yazgısını doğrudan ve eylemli olarak yönetebilmesi ilkesine dayanır.  

            Ordu yalnızca Büyük Millet Meclisi’nin ordusudur. Emir ve komuta yetkisi Büyük Millet Meclisi’nin manevi kişiliğinde olup, emir ve komutayla ilgili işler Genelkurmay Başkanlığı’nca yürütülür.”[2]

Emperyalizmin baskı ve boyunduruğu altında bulunan, yoksul, ulusal bilinçten ve bütünlükten yoksun, ordusuz, bitkin, yönetimi güçlü devletlere ikirciksizce boyun eğen bir ülkenin bir dünya savaşının kazananlarınca silahlı olarak işgal edilmesi ve işgalin ardından ülkeyi bağımsızlığına kavuşturmak için ulusal bir meclis kurarak hem bağımsızlığa, hem de uygarlığı yakalayıp aşacak kalkınma görüşüne yönelik çalışmaya başlaması, Türkiye’de ve dünyada o güne değin görülmemiş bir şeydi.

Mustafa Kemal bir devrim önderi olarak Osmanlı’nın çöküşünü getiren nedenleri kavramış, hem ülkeyi savunacak yeni bir devlet kurmuş, hem de bu devletle ulusal kalkınma çalışmalarına başlamıştı. Emperyalizmle savaşı, ulusal kalkınma uğraşı izlemişti. Gerçekte bu iki uğraş, birlikte olmadığında kökten bir çözüm doğuramazdı ve doğurmamıştı. Emperyalizme karşı durmadan uygarlığı yakalamak ve kalkınmak düşünülemezdi, emperyalizme karşı duruşun gerçekçi olabilmesi ve ulusal bağımsızlığın sağlanması da ancak kalkınmakla olanaklıydı. Türkiye kalkınamadığı için güçsüzleşmiş, güçsüzleştiği ve doğru yönelimi edinemediği içinse yarı sömürge olmuştu. İki durum birbirinden ayrılamazdı. Mustafa Kemal ve Türk Devrimi, bunu bütüncül biçimde ele aldı; ulusal bağımsızlığa dayalı antiemperyalist devrimi hem savaş, hem de kalkınma boyutlarıyla yaşama geçirdi.

Doğru saptamalar ve eylemsel kararlılık birleştiğinde başarı Türkiye için olanaksız değildi. 1922’nin sonuna gelindiğinde Türkiye, ulusal sınırları içinde bağımsız bir ülkeydi. Mustafa Kemal ise büyük bir utku kazanmış bir önderdi. Henüz ortada meclis bulunmazken verdiği sözü tuttu ve Türkiye askeri utkunun ardından bir uygarlık savaşına girişti. Eğitimde, dilde, ekonomide, yasamada, gündelik yaşamda, toplumsal yaşayışta, hukukta bütüncül bir devrim yapıldı. Türk Devrimi, Türkiye’yi bağımsız, uygar bir ulus devlete dönüştürdü.

  1. Yüzyıldan 21. Yüzyıla Türk Devrimi

          Bir devrim önderi olarak Mustafa Kemal, Türkiye’nin kurtuluşu için yalın, ancak özgün bir yöntem uyguladı. Her şeyden önce ulusal bütünlük ve bağımsızlık, bunun doğal sonucu olarak ulusun egemenliği ve uygar dünyada barınıp öncülük edebilecek güce ve gelişmişliği elde bulundurmak, Türk Devrimi’nin açtığı 20. yüzyıla damga vuran ve günümüze dek taşıp gelen ilkeleri olacaktı.

Türkiye’nin Mustafa Kemal’in önderliğinde yüzleştiği ve yenilgiye uğrattığı emperyalizm, dünyayı Birinci Dünya Savaşı’nın ardından İkinci Dünya Savaşı’yla ve Soğuk Savaş’la yeniden kana buladı. Paylaşım çekişmesi ve sermayenin egemenlik isteği Almanya ve İtalya’da Nazizmi ve Faşizmi yönetime getirdi. Alman ve İtalyan yayılmacılığının ardından Sovyet ve Amerikan yayılmacılıkları, 20. yüzyılı kalıcı bir savaş durumu içinde tuttu. Emperyalizmin baskısı altındaki üçüncü dünya, 20. yüzyıl boyunca özgür ve bağımsız kalmak için savaştı. Türk Devrimi’nin ilkeleri, emperyalizme karşı verilen tüm ulusal savaşlarda yeniden alevlendi.

Mustafa Kemal, 1922’de Türkiye çaba ve önemli bir uğraşı harcıyor. Çünkü savunduğu dava, bütün ezilen ulusların, bütün Doğu’nun davasıdır ve bunu sonuçlandırıncaya kadar Türkiye, kendisiyle birlikte olan Doğu uluslarının, birlikte yürüyeceğinden emindir. Türkiye, şimdiye kadar bulunan tarih kitaplarının gerektirdiklerini değil, tarihin gerçek gerekliliklerini takip edecektir.”[3] demişti.

Mustafa Kemal’in ardından Akdeniz’de antiemperyalizm bayrağını dalgalandıran Mısır önderi Cemal Abdülnasır, Türkler, (…) tüm Doğu halklarını aymazlık uykusundan uyandırdılar. Onlara özgürlük ve bağımsızlık yolunu gösterdiler. Doğu’ya parlak bir örnek oldular.” diyecekti.[4] ABD’ye karşı uzun bir savaş veren Vietnam’ın önderi Ho Şi Minh ise benzer düşünceleri şöyle belirtecekti: “Türk halkı hayranlık verici bir cesaret ve özveri ruhuyla uğursuz Sevr anlaşmasını yırttı ve bağımsızlığını kazandı. Emperyalizmin düzenlerini yendi ve sultanın tahtını devirdi.”[5]

Türkiye’nin savaştığı emperyalizm ve gerilik, 20. yüzyıl boyunca ezilen ulusların iki temel gerçeği olmayı sürdürdü. 21. yüzyılda hala sürdürdüğünü söylememek olanaksız. Türkiye’nin dünya içindeki konumuysa 20. yüzyılın başından bugüne değin pek çok kez kökten dönüşümler geçirdi. Oysa değişmeyen temel gerçek, Türkiye’nin bir devrim ülkesi olduğuydu. Türkiye, ulus egemenliğine ve ulusal bağımsızlığa dayalı, uygarlaşmaya yönelik bir devrim yapmıştı. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş savaşlarına esin kaynağı olmuştu. Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli aydınlardan olan Uğur Mumcu, Türkiye’nin dünyada bulunduğu değilse de bulunması gereken konumu şöyle tanımlayacaktı: “Türkiye’nin dünya uluslar ailesi içindeki yeri, mazlum milletlerin liderliğidir. Tam bağımsızlık ilkesini, bu evrensel boyutlarda yorumluyor ve savunuyoruz.”[6]

Can Güçlü

4 Kasım 2018

 

KAYNAKÇA

 

ATATÜRK’ÜN BÜTÜN ESERLERİ, 30 Cilt, Kaynak Yayınları, 1998-2012

 

AYDOĞAN, Metin: Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, Pozitif Yayınları, İstanbul, 2015

 

BERKES, Niyazi: Türk Düşününde Batı Sorunu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2018

 

MUMCU, Uğur, Uyan Gazi Kemal!, um:ag Yayınları, Ankara, 2009

 

ÖZAKMAN, Turgut: 1881-1938 Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Kronolojisi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2009

 

TURAN, Şerafettin: ‘Kendine Özgü Bir Yaşam ve Kişilik’ Mustafa Kemal Atatürk, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2008

 

TURAN, Şerafettin: Türk Devrim Tarihi 1. Kitap ‘Ulusal Direnişten Türkiye Cumhuriyeti’ne’, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2017

[1] Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.6, sf. 32

[2] Atatürk, age, c. 9, sf. 323 vd.

[3] Atatürk, age, c. 9, sf. 136

[4] Aydoğan, age, sf. 216

[5] Aydoğan, age, sf. 204

[6] Mumcu, Uyan Gazi Kemal!, sf. 203

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir