Yargılama

Toprağın Çağrısı

Celal Ulusoy

Babamın, daha ilkokuldayken başlayan, sonra da durmadan tekrarladığı, “Başka çare yok oğlum; okuyup avukat olacaksın, bizi de bu beladan kurtaracaksın! Tek umudumuz sensin! Göreyim seni!..” gibi telkinleriyle girdiğim Hukuk Fakültesinden 1982 yılında mezun oldum. “Sen bize burada lazımsın” diyen babama rağmen, stajımı Kasaba yerine il merkezinde yaptım. Aynı yerde büro açma konusunda da, “daha geniş bir çevre edinirim ve böylece size daha faydalı olurum” diyerek onu ikna ettim.

Çocukluğum kulaktan kulağa anlatılan toprak davalarıyla geçti. Babamın çocukluğu da… Dedemin de ömrü… Bir gün babama, “Avukat olmamı neden bu kadar çok istiyorsun?” diye sorduğumda, yanıtı çok ekonomikti: “Oğlum şu devletin bize ödül mü, ceza mı verdiğini veya gerçekten verip vermediğini bir türlü anlayamadığımız ve neredeyse 40 yıldır uğraştığımız toprak yüzünden avukatlara verdiğimiz para içimize oturdu da ondan. Sadece böyle bir dava bile seni kırk yıl besler be oğlum! Şimdi, neden ısrar ettiğimi anladın mı?”

Anlamıştım. Zamanla beni sadece bunun için okuttuğunu da… Avukatlara yedirdiği paradan arta kalanını salt benim eğitimime harcadığını da öğrenmiştim. Çünkü babam bu toprak davasının ortasında kalan beşinci muhtardı ve 1969 yılından beri bu görevi sürdürüyordu. Ancak, beni bu davaya, fakülteyi bitirene kadar hiç bulaştırmadı; o sancılı ve acılı topraklara hiç sokmadı. Köylünün, topraklarını korumak için tuttukları nöbetlerden, aynı yerle ilgili hak iddiasında bulunan Berdik köylüleriyle yaptıkları taşlı sopalı ve de silahlı kavgalardan hep uzak tuttu. Bildiklerim ondan bundan duyduklarımdan ibaret olarak kaldı bu güne kadar. Ne zaman girişimde bulunsam, “Acele etme! Zamanı gelince o toprakları sen de göreceksin! Üstelik sen oraya bizim gibi garip köylü olarak değil, bir kanun adamı olarak hakkımızı savunmak için gideceksin!” derdi.

***

Avukatlık bürosunu açtığımın ikinci haftasıydı; ellerinde ikişer çuvalla girdiler içeri babamla birinci azası. Daha hoş geldiniz demeden, babam: “İşte beklenen gün geldi oğlum! Burada 40 yıldır biriktirdiğimiz dilekçeler, savunmalar, mahkeme kararları var. Bu saatten sonra bunlardan bir şey çıkarabilir misin bilmiyorum, ama sen yine de bir bakıver bakalım! Anlayacağın biz yeterince yorulduk, bundan sonra iş sende. Göreyim seni oğlum! Umarım köylüye mahcup etmezsin bizi!..” dedi ve adeta çöktü karşımdaki koltuğa.

Eh, haklıydılar! Bu çöküşte yılların yorgunluğunun ve de bıkkınlığının izleri vardı. Ne diyeceğimi şaşırmıştım; bir kapının yanındaki çuvallara, bir babama baktım. Neyse ki kendimi toparladım da “Önce ellerinizi öpeyim, sonra da, bakarız baba; emriniz başım üstüne, siz hiç merak etmeyin; bizim işimiz bu… Köyümün işini yapmayıp da kiminkini yapacağım?” dedim. Yüzleri güldü… Daha bir yayıldılar koltuklara…

Akşam, yarım yamalak döşediğim bekar evimde ağırladım onları. Yemeğin üstüne çaylarımızı yudumlarken babama dedim ki: “Biliyorum ikiniz de yorgunsunuz. Ama getirdiğiniz çuvallar dolusu dosyaları incelemem epeyce vaktimi alacak gibi. O yüzden, oradan buradan kopuk kopuk duyduğum, 40 yıllık toprak öyküsünü ayrıntısına kadar anlatmanızı istiyorum sizden. İster bu akşam, ister yarın gündüz ya da akşam… Yapabilir misiniz?.. Beni yanlış anlamayın, işimi kolaylaştıracağını ve zaman kazanacağımızı düşünerek istiyorum bunu, avukatınız olarak…”

Babam hemen atıldı, “Yok oğlum yok! Yorgun falan değiliz, köylünün yorgunluğu mu olurmuş… Yarın köye dönmemiz lazım; bilirsin, iş güç bizi bekliyor. İstediğini hemen şimdi yapalım. Tam olarak bizden ne istiyorsun onu söyle?” dedi heyecanla.  “Sizden dava konusu topraklarla ilgili bildiğiniz ve yaşadığınız her şeyi anlatmanızı istiyorum” yanıtını verdim… İkisi birden yüzüme baktılar. Ciddiydim… Çayından iyi bir yudum alan babam, derin bir soluk aldıktan sonra, “İyi dinle o zaman Avukat Bey! Bunları ilk kez duyuyorsun benden” diyerek başladı anlatmaya:

“Yıl 1945 Ekim ayı başlarıydı. Henüz 12 yaşında bir çocuktum. Ama her şeyi dün gibi hatırlıyorum.” Aza arkadaşını göstererek, “bu hatırlamayabilir; çünkü o benden dört beş yaş daha küçüktür. Barçın köyü sakinlerinin son günlerde yükselen heyecanı doruğa ulaşmıştı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk yeni bir güne hazırlanırken, adeta bayram havası yaşıyorlardı. Gündüzden hazırlıklar yapılmış; sabanlar, tohumluklar kağnılara yüklenmiş, iki üç günlük yiyeceklerle yatak yorgan denklenmişti. Vakit o vakitti: Toprak Tevzi Komisyonu tarafından kendilerine verilen toprağa ekin ekeceklerdi. Tohumu tavında atmak gerekirdi; gecikmek olmazdı. Yıllardır kurdukları hayalleri en sonunda gerçek oluyordu. Bayram yapmayıp da ne yapacaklardı?

“Onun bunun kaçak olarak işledikleri arazi resmen sahiplerini bulmuştu. Artık onlara kimse karışamazdı! Ellerinde kapı gibi tapuları vardı. Bizim de vardı; babam iç çamaşırının içine diktiği gizli cebinde saklıyordu onu. Arada bir çıkarıp okşayarak bize de gösteriyordu.

“Ben de dahil köylünün büyük bir kısmı o gece gözlerini bile kırpmadı. Uyuyanlar ise serin bir Ekim sabahında ezan vaktine kalmadan uyandılar. Son hazırlıkları yapıp ezanı beklediler, sabah namazını kılmak için. Sonra da Muhtar Kara Ali’nin öncülüğünde yola koyulduk. 32 haneydik; neredeyse köyün tamamı desek yeridir. Kalan 13 haneye de bir başka yerden toprak verilmişti. Kendilerine verilen toprağı işlemek üzere aynı saatlerde onlar da hareket ettiler. Köy sanki boşalmış, gebe ve loğusa kadınlarla birkaç ihtiyar ve çocuktan başka kimse kalmamıştı. Bizim kafile annem, babam, ablam, kardeşim ve benden oluşuyordu.”

“ ‘Ho! Ho!…’ ve gıcırtılı kağnı sesinden başka ses duyulmadı bir süre. Biz çocuklar kağnıların üzerinde yarı uykulu gözlerini ovuştururken, kadınlar ve erkekler, biran önce topraklarına kavuşma hayalleri kuruyordu olacaklardan habersiz. Sessizliği Bekçi Kerim bozdu elindeki mavzeri dağlara doğru sıkarak. Arkasından da bir nara attı, “Uyanın ey millet! Cenaze mi kaldırıyoruz burada? Hani, bayram yapıyorduk!” diyerek bir daha bastı tetiğe… Yankılanan kurşun sesini dinlediler hep birlikte. Çocuklar irkildi korku içinde, büyükler canlandı ayaklarının üzerinde; gerindiler bir süre. ‘Ho! ho!’ dediler öküzlere, ellerindeki söğüt dallarından yaptıkları ince değnekleri sırtlarına vurarak. Aşık Veli bir uzun hava tutturdu karanlığa karşı mavzer gibi yakıcı tarafından.

Kervan yürüyordu vadi boyunca, umut dolu yüküyle. Kağnıların tekerlek gıcırtısı melodik bir katkı sağlıyordu Veli’nin türküsüne. Kara öküz, sıçarım sizin bayramınıza şimdi; daha dünün yorgunluğunu atamadık. Reva mıdır gece vakti yola koyulmak? Bir de akşama kadar çift sürdürteceksiniz bize!.. Dercesine pat pat pat sesleri arasında bütün dışkısını döküverdi ortalığa. Yakındakiler saygıyla izledi bu boşaltım işini; doğa kendi kendini gübreliyordu. Kadınlar derin suskunluklarında kahır, toprağı tarayan gözlerinde bereket taşıyorlardı. Doğudaki tepelerin üzerinden tan ağarmaya başladı. Karanlığın ağırlığı yavaş yavaş kalkıyordu üzerimizden.

“Günle birlikte vardık meşelikler arasındaki topraklarımıza. Önce bir bakalım dedik şöyle uzaktan. Koyu kahverengi rengiyle, taze toprak kokulu Has Tarlalar karşımızdaydı. Fakat o da nesi? 240 dönümlük vadi tamamen sürülmüştü. Kara bir bulut sardı sanki ortalığı. Büyük bir sessizlik ve keder içine düştük önce, umutsuzluk karamsarlık sardı yüreklerimizi. Sonra Aşık Veli’nin sesi duyuldu: “Birileri tüm topraklarımızı sürüvermiş hayrına” dedi coşkulu kahkahaları arasında. Kimse gülmedi bu iyimserliğe. “Olur mu öyle şey! Kim kimin toprağını sürüverir hayrına bu zamanda? Görülmüş şey değil!” dedi Kör Hüseyin. “Belki devlet sürüvermiştir… ne bileyim!” dedi Çolak İbrahim. “Devlet, yaralı bir parmağa bile işemez, toprak mı işleyecek? Hasbelkader bir avuç toprak verdi! İşte o kadar!..

Bunda başka bir iş var!..” dedi Deli Kerim. “Gece karanlığında şaşırıp, yanlış bir yere gelmiş olmayalım” dedi Öksüz Ahmet… Her kafadan bir ses çıkıyordu. Babalarımız şaşkınlıklarından ne dediklerini bilmiyorlardı… İçlerinde kabaran öfkeyi zor tutuyorlar, çatacak yer arıyorlardı. Biz çocuklar neler olduğu konusunda hiçbir fikre sahip değildik; uykularımızdan yeni uyanmış çapaklı ve meraklı gözlerimizle etrafa bakıyorduk. O ana kadar bir iki tarlayı dolaşan muhtar emmi, düşünceli düşünceli yanımıza yaklaştı. Hepimiz onu izliyor, ne diyeceğini merak ediyorduk. Yavaş yavaş herkesi görebileceği bir taşın üzerine çıktı ve ağzından şu sözler döküldü:

“ ‘Değerli köylülerim, komşularım. Sizin de gördüğünüz gibi devletin bize verdiği tapulu topraklarımıza çift koşulup ekim yapılmış. Bunu kimlerin yaptığını kesin olarak bilmemekle birlikte, tahmin etmemiz zor değildir. Ancak şu anda, bunun bizim için önemi yoktur. Bu yapılan bir hakkın gaspıdır ve eşkiyalıktır. Bu topraklar resmen bizimdir; ekip biçmek de hakkımızdır. Bu hakkımızı kimseye devretme niyetimiz de yoktur. Şimdi yapacağımız tek bir şey var: Onların ekimini bozup, toprağımıza kendi tohumlarımızı atmaktır! Bu kadar!… Haydi herkes tarlalarına!.. Hazırlığınızı yapın, öküzlerini koşun, toprağınızı sürün ve topraklarınıza canınız pahasına da olsa sahip çıkın! Hepinize hayırlı olsun, bereket getirsin!..’ dedi.

“O ana kadar gerilen, toprağa aç köylüler, yayından fırlatılan ok gibi koştular tarlalarına; analarına kavuşan kuzular gibi. Bağırış çağırış ve ‘ho! ho!..’lar arasında toza dumana karıştı ortalık ve derin bir aşkın coşkusuyla üç günde tohumladılar tarlalarını. Sonra da, zamana bırakıldı her şey…”

Ben notlar tutmaya çalışırken babam anlatmaya devam ediyordu. Sanki o günleri tekrar yaşıyor gibiydi. Gözlerinde ne uyku ne de yorgunluk belirtisi yoktu. Ağzı laf yapıyor, sorunlarımızı yukarılara iyi anlatır diye seçmişlerdi kaç dönemdir. Haklıydılar; aklından geçenleri dillendirmede mahirdi. Belli ki gerçek bir sohbet ve halk adamıydı o.

***

“Aradan aylar geçti; önce beyaza, ardından yeşile, sonra da altın sarısına dönüştü her yer. Üst üste iki kez tohumlanan toprak, dolgun başaklarla doğuma hazırlanıyordu nihayet. Temmuz ayının son günleriydi, Barçın Köyünde yeni bir heyecan ve telaş yaşanıyordu. Mevsim hasat mevsimiydi; oradan oraya koşturup duruyorduk bir avuç buğday denesi için. Dinlenmek hiç akıllarına bile gelmiyordu o kargaşada… Yine bir şafak vakti hep birlikte, düğün şölenini andıran bir konvoyla Has Tarlaların yolunu tuttuk. Meşelikler aşıldı, dereler geçildi. “Ho! ho!.. bağırışları ve kağnı gıcırtıları arasında bir kez daha vardık verimli topraklara.

“Uzaktan, görülmeye değerdi vadi; rüzgarın hışırtısıyla bir sağa bir sola yatan ekin, dans eden milyonlarca balerini andırıyordu. Heyecanlanan muhtar, ‘Breh, breh, breh! Hele şu ekine bakın ekine! Buna bereket derler bereket! Bu topraklarda bugüne kadar böyle bir manzara görülmedi daha. Bize bu günleri gösteren Allah’ıma şükürler olsun! Adam boyu saplarda buğday yüklü başakları biçmenin tam zamanıdır. Davranın uşaklar! Hasadınız kutlu, bereketiniz bol, harmanınız hayırlı olsun! Hepinize kolay gele!’ diyerek yol verdi köylülerine.

“Büyükler, orak, tırpan ne varsa ellerinde giriştiler bir ucundan tarlalarının. Soluk almadan vardılar evlek sonuna. Deste deste derilen saplar doğrudan kağnılara taşınıyordu kadınlar ve çocuklar tarafından. Çocuklarını kucaklar gibi sarılıyorlardı analarımız bereket yüklü dolgun başaklı saplara. Bu bir sevgiydi, derin bir aşktı Anadolu’nun ücra bir köşesinde; önce yeşeren sonra da olgunlaşan… Bir coşku sarmıştı bir uçtan bir uca vadiyi; herkesin yüzünde gülümseyen bir güneş parlıyordu sanki. Size tevatür gelir belki, ama öyleydi…

“Babam ilk kez bana da bir orak verdi ve ben orada ilk kez büyüklerin yanında ekin biçtim. İlk kez büyüdüğümü hissettim. İlk kez kendimle gurur duydum… Kendi ekinimizi biçtiğimiz gibi komşularımıza da yardım ediyorduk; geride kalanları kollama düşüncesiyle… Tam bir imeceydi yaptığımız. Kağnılara yüklenen saplar köye yakın olan harman yerlerine taşınıyordu. Yorulanlar az soluklanıp kafalarına testiyi diktikten sonra yine davranıyorlardı işlerine. Öğlene kadar hiç dinlenmeden biçtik ha biçtik… Tarlalarımızın ikişer dönümünü halletmiştik neredeyse. Böyle giderse ertesi günü akşama bitiririz diyorduk.

“İkinci gün kuşluk vaktiydi; bereketli topraklarımızda kendimizi kaybedercesine çalışırken yüreklerimiz keskin bir silah sesiyle hopladı. Çoluk çocuk, yaşlı genç onlarca kişinin kan ter içinde kaldığı vadide hayat birden durdu. Havadaki kurşun, hepimizin beynini delip geçmişti sanki; ne bir şey görebiliyorduk, ne de düşünebiliyorduk… Yandım diyen olmadığına göre yaralanan yoktu. Belli ki havaya sıkılmıştı… Dipsiz ve karanlık bir kuyuda gibiydik; sessizliğin ağırlığı altında eziliyorduk ki, üst üste iki kez daha bozuldu o kahredici sessizlik. Ardından güçlü ve öfkeli bir ses, “Siz kimsiniz, ekinlerimizi hangi hakla biçiyorsunuz? Bu ne cüret böyle? Burası bizim tapulu malımız. Tohumunu ellerimizle biz attık! Canınıza mı susadınız?.. Defolun topraklarımızdan!..” diye bağırıyordu yırtınırcasına. Donup kalmıştık yerimizde…

Hep birlikte merak ve endişeyle sesin geldiği tarafa baktık. İlerde tamamı erkeklerden oluşan 15, 20 kişilik bir grup, arkalarında kağnılar ve kadın erkek kalabalık bir insan yığını… Öndeki grupta bulunan bazı erkeklerin ellerinde silah, bazılarında çoban sopaları vardı. Ne yalan söyleyeyim korkmuştum! Annem ve babama sokuldum, ablam ve kardeşim de geldi yanımıza. Babam her ne kadar ‘korkmayın çocuklar!’ dese de, ardından ‘bunların niyeti iyi değil, her ihtimale karşı oraklarınızı sıkı tutun’ demesi korkumuzu daha da artırdı.

“Bu da neyin nesiydi şimdi? Kimlerdi, nereden çıkmıştı bu adamlar? Ne istiyorlardı bizden? Yoksa şimdi bir de kavga mı edecektik, topraklarımız için? Elimdeki orağa daha bir sıkı sarılmıştım. İçimizden bunlar geçerken Muhtar’la birlikte iki aza ve yaşlılardan bir iki kişi öne çıkarak bu davetsiz misafirlere doğru yürüdüler. Yanlarında elinde mavzeriyle Bekçi Kerim de vardı. Muhtar cebinden çıkardığı bir kağıdı onlara doğru sallayarak, ‘siz de kimsiniz? Kimin toprağından kimi kovuyorsunuz? Bu topraklar devlet tarafından bizlere tahsis edildi, işte tapularımız! İsterseniz gelip görebilirsiniz!’ dedi yüksek sesle. Bu arada babam da dahil herkes tapusunu çıkarıp sallamaya başladı. Karşıdakiler önce bir durdular sonra da bazıları ceplerinden birer kağıt çıkarıp bize doğru sallamaya başlamasın mı? Aynı zamanda, ‘asıl tapu bunlar! Sizinkiler sahte midir nedir? Bizimkilerin yanında geçerliliği yoktur! Hadi hadi bizi oyalamayın, defolun topraklarımızdan, yoksa topunuza mezar ederiz buraları! Çoluk çocuk hepinize yazık olur!’ diye bağırıyordu grubun önündeki adam. Bir taraftan da bize doğru geliyorlardı ellerindeki silahları doğrultarak.

“Muhtarımız yiğit adamdı; yerinden kıpırdamadı. Bir köyün namusu vardı omuzlarında ve de hak hukuk nedir az çok biliyordu. Ayrıca bir avuç eşkıyanın karşısında diz çökecek veya kaçacak adam değildi… Muhtar ve azaların geri adım atmadıklarını gören yakınlardaki köylüler ellerinde orak ve tırpanlarla ileriye çıktılar. Kadınlar da bulabildikleri taşları eteklerine toplayıp muhtemel kavgaya hazırlık yapıyorlardı. Olayı uzaktan izleyen tarla sahipleri de o yöne doğru akmaya başladı. Onlarla birlikte biz de yürüdük. Ortalık karışmak üzereydi.

“Bir kıvılcım bekliyordu. O kıvılcım da davetsiz misafirlerin önündeki adamın ağzından çıktı: “Sizi bir kez daha uyarıyorum: Topraklarımızı hemen terk edin! Yoksa kadın erkek demez, zorla da çıkartmasını biliriz biz. Sizin bu yaptığınıza hırsızlık derler, gasp derler; cezası da ağırdır. Cezasını da önce biz keseriz. Bizi buna mecbur etmeyin! Hadi defolun gidin buradan!” sözleriyle… O anda ne olduysa oldu, köyün Hasibe anası öne fırladı birden. “Siz kimsiniz de bizi topraklarımızdan kovmaya kalkıyorsunuz? Eşkıya mısınız? Yoksa birilerinin köpekleri misiniz? Hangi hakla dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkıyorsunuz?” diyerek eteğindeki taşları gelenlere fırlatmaya başladı. Derken diğer kadınlar onu izledi.

“Gelenler birden neye uğradıklarını şaşırarak durdular. Ancak geri çekilmediler. Ellerinin tetikte olduğu belliydi. Arka arkaya iki el silah sesi duyuldu. Bu bir çifteydi ve yine havaya atılmıştı. Bundan etkilenen kadınlar daha bir saldırganlaşmış, arkadan aldıkları takviyeyle kalabalıklaşmışlardı. Muhtar ve yanındakiler kadınlara engel olmaya çalışsalar da başarılı olamadılar. Yaklaştıkça, atılan taşlar hedefini daha rahat buluyordu. Kaçmayı kendilerine yediremeyen karşı taraf, panik halinde tüfekleri kadınların üzerine doğrultup rastgele ateş etmeye başladı. Bu arada arkalarındaki kadınlı erkekli grup da kağnıları geride bırakıp olay yerine gelmişti. Hafize ana ile bir kadının acıyla yere düştüğü görüldü, yaralanmışlardı. Arkasından, azalardan biri “anam” diyerek iki büklüm çöktü. Bekçi Kerim daha fazla dayanamadı, çekti mavzerini hedef gözetmeden bastı kurşunu karşıya… Onu iki üç av tüfeği izledi…

“Ortalık tam bir savaş alanına dönmüştü. Genç-ihtiyar, kadın-erkek demeden bütün köylü galeyana gelmiş ellerine ne geçerse fırlatıyorlardı karşıdakilere. Onlar ise dayanmanın sınırına gelmiş çareyi kaçmakta bulmuşlardı ki, bu kez arkadan gelen grubun taşlarla karşı saldırıya geçmesiyle cesaretlendiler ve durdular. Bir yandan silahlar patlıyor diğer yandan taşlar havada uçuşuyordu. Aradaki mesafe 20, 30 metre kadardı. Ne ölüm korkusu ne yaralanma korkusu yoktu hiç birinde. Dersin ki, sanki Otlukbeli savaşı!… Yalnız aralarında bir fark vardı; o da, bunun bir galibinin olmayacağıydı…

“Ben durur muyum? Anamın, ‘Dur oğlum, sen nere gidiyorsun? Bu çocuk işi değil büyüklerin işi’ demesine bakmadan elimdeki taşları fırlatmaya başladım karşıya. Bir de ne göreyim, benim taşlar karşı taraftakilere değil, bizimkilerin başına, sırtına çarpmasın mı? Vazgeçtim tabi… İsabetli atış yapabilmek için en önde olmak gerekiyordu. Orda ise büyükler vardı.”

Babamı hiç böyle heyecanlı ve coşkulu görmemiştim bugüne kadar; yaşadıkları olayların onu nasıl etkilediği belliydi. Kendini o kadar kaptırmıştı ki, önüne koyduğum çayları soğutmadan bitirememişti de iki de bir değiştirmek zorunda kalmıştım.

“Karşılıklı taşlamalar, silah atışları ikindiye kadar sürdü. Bu arada yaralananlar kağnılarla kasabaya gönderildi. Millet tam yorulmuştu ki, atlı jandarmalar göründü vadinin ağzında; 20, 25 kişi kadar vardılar. İki grubun arasına girerek tedbir aldılar. Herkes şöyle bir toparlandı durduğu yerde; merakla beklemeye başladık. Jandarma komutanı iki tarafın ileri gelenlerini yanına çağırdı. Onların ifadelerini alırken bizleri uzaklaştırdılar. Her şeyi uzaktan seyretmeye başladık. Sonradan Muhtar emmiden öğrendik ki, bize saldıranlar komşu vilayete bağlı olan Berdik köylüleriymiş. Aynı yeri, kendi vilayetlerinin Tevzi Komisyonları da onlara vermiş? Tapulu toprağımız diye bizden önce ekim yapanlar da onlarmış. Zavallılar o gün de hasat yapmaya gelmişler…

“Komutan ne yapsın? Baktı ki, iki tarafın tapuları da gerçek; ortada ciddi bir yanlışlık olsa da iki taraf da hak sahibi görünüyor… O da şaşıp kaldı bu işe orta yerde. Yapabileceği fazla bir şey yoktu. İki tarafa da, konunun ancak ilgili mahkeme tarafından çözümlenebileceğini söyleyerek araziyi hemen boşaltmamızı istedi. Çaresiz ekinlerimizi o halde bırakarak terk etmek zorunda kaldık toprağımızı. Hiçbir şey anlamamıştık bu işten. Kös kös köyümüze dönerken herkes aynı soruyu soruyordu: ‘Nasıl olmuştu da aynı arazi iki köye de tahsis edilmişti? Bu devlet iki köyü birbirine kırdıracak kadar düşüncesiz miydi? Bu aymazlık, bu sorumsuzluk da neyin nesiydi? Şu rezilliğe bakındı şimdi! Harcadıkları emeğe mi yansınlardı, yoksa bu kadar yaralıya mı? Belki ölen de vardı. Ya onca umut..? Ne olacaktı şimdi?’ “

“Muhtar emminin söylediğine göre en az 15 kişide saçma, üç kişide de kurşun yarası vardı. Taş yarasının esamesi bile okunmuyordu. İhtiyar heyetinden Yakup emmi hariç diğerlerinin yarası hafifti. Yakup emmi ise bir hafta dayanabildi; yolda çok kan kaybetmişti. Kan kaybından öldüğünü söylediler. Allah rahmet etsin!.. Berdik köylülerinden de yaralanan olmuştu; ama ölen yoktu çok şükür.

“Bu topraklar yüzünden yaşanan ilk olay ve işlenen ilk cinayet değildi Yakup emminin ölümü. Babamdan duyduğuma göre 10 sene kadar önce de, bizim köyden birisi, Berdik köyünden birini vurmuştu tarla yüzünden. Bunun dışında sürtüşmeler, yaralamalı kavgalar hiç eksik olmamıştı o güne kadar.

Araya girip merak ettiğim için sordum: “Yahu baba o ektiğiniz ekine ne oldu, kim hasat etti? Bir şey söylemedin!”

“Ne olacak evladım! Biçip harmana taşıdığımız saplar kazancımız oldu. Kalanlara da, devlet el koydu. Anlayacağın iki tarafın tohumu karıştığından piç muamelesi gördü…

“Neyse gelelim asıl konumuza: Yaşanan olaylar üzerine iki köyün muhtarlığı da kendi kazalarındaki mahkemeye başvurarak mülkiyeti tespit davası açtılar. Her iki köy de mahkemelerden lehlerine karar aldı. İki karar da Yargıtay tarafından onaylandı. Onaylı kararları alan köylüler koştular topraklarına. Jandarmanın önlemine rağmen yine kavga yine çatışma; ama bu kez hasar daha da büyüktü; çünkü köylüler silahlanma yönünden bu kez daha tedarikliydiler. Sonuç: Beş ölü onlarca yaralı!… Bu kez devreye Ağır Ceza Mahkemeleri girdi; köyün yarısı sanık, tanık, mağdur… İl merkezinde aylar yıllar süren davalar; tutuklanmalar, hapislikler… Ne çekti millet!..”

***

“İş büyüyünce konu Ankara’ya yansıdı tabi. Bu arada ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ çoktan yürürlükten kalkmış, ortada komisyonlardan eser kalmamıştı.. Valilerden, hakimlerden tutun da, müdürlere, memurlara kadar neredeyse herkes değişmiş, yeniler ise yaşananlardan bihaber… Neyse ki olaya Ankara el koymuş ki, her iki taraftan da bütün köylüler dört gözle onun kararını bekliyordu. Bekle babam bekle, aradan aylar geçti yıllar geçti… Köylü yerinde duramıyordu. İki de bir yine kavga yine çatışma ölü ve yaralılar…

“Bu arada hiç hesapta yokken bir de sınır davası çıkmasın mı? Öyle ya!… Komisyonlar kararlarını söz konusu arazinin kendi il sınırları içinde olduklarını düşünerek vermemiş miydi? Vermişti… Durum böyle olunca ortada bir sınır sorunu olduğu da anlaşıldı tabi. Haydi bakalım keşifler, keşifler…! Alınan kararlar, kararlar…! Derken İçişleri Bakanlığı yerin komşu il hudutları içinde kaldığına karar vermesin mi?. Buyurun buradan yakın!.. İşte o zaman bizim köyde kıyamet koptu. Millet silahlarını kaptığı gibi tarlalarının başına yürüdü. Bu tam bir ayaklanmaydı. Günlerce tarlalarını beklediler silah elde. Allahtan ortalıkta Berdik köylülerinden kimse yoktu; çünkü onlar Bakanlığın kararıyla rahatlamışlar, işi Jandarmaya havale etmişlerdi…

“Bu kez güçlü geldi Jandarma; dağıttılar köylüyü; birçoğunu silahlarıyla birlikte götürdü, kimisi de kaçmıştı o kargaşada. Karakol kuruldu köye ve günlerce adam aradı köşe bucak. Ben de arananlardan biriydim. Sonradan karakola gidip ifademi verdim. Allahtan Jandarmaya karşı bir mukavemetimiz olmamıştı; eğer öyle bir şey olsaydı hepimiz yanmıştık alimallah.

“Bu olaylardan bir yıl sonra da muhtarlık görevini bana verdi köylü. İşte o günden beri yaşadıklarımız da bu çuvallarda… Oku, incele; soracağın bir şey olursa da ben daha sağım çok şükür, konuşuruz oğlum. Bizimkisi tam bir yılan hikayesi ve de namus davası; çözebilene aşk olsun! Yalnız kafamda hep aynı soru var: Bir devlet doğru dürüst araştırmadan aynı yeri iki ayrı köye nasıl tahsis eder ve iki köyün insanını birbirine nasıl kırdırır? Bunu yapan yetkililerde hiç mi akıl yok? Biz de bunları okumuş yazmış, her şeyi bilen adamlar olarak bilirdik. Meğerse… Bunu bize nasıl yaptılar, bu köylülere nasıl kıydılar? Bu bize ödül müydü, yoksa ceza mıydı?… Hâlâ aklım almış değil!.. Bir zahmet buna da bakıver oğlum. Benim diyeceklerim bu kadar. Bu akşam çenem iyice düştü; kafanızı şişirdim, uykunuzu da getirdim.”

O gece doğru dürüst uyuduğumu söyleyemem; gözlerim ne zaman kapansa birbirine girmiş köylülerin içinde buluyordum kendimi. Düş ve düşünce karışımı kabus dolu bir uykudan sonra, kan ter içinde sabahı zor ettim. Bu yüzden bir hafta on gün el süremeye cesaret edemedim babamın bıraktığı çuvallar dolusu dosyalara. Çocukluğumun ve gençliğimin hayhuyu içinde bölük pörçük hatırladığım toprak meselesinin ayrıntılarındaki gerçeklikle yüz yüze gelmek tedirgin ediyordu beni. Fakat bundan daha fazla kaçamayacağımı da biliyordum…

***

Dosyalar, tutulan avukatlar tarafından yıllara ve davalara göre düzenlenmişti. Bu durum işimi oldukça kolaylaştırdı. Bana öncelikle bir içindekiler listesi düzenleme ve buna göre numaralama görevi düşüyordu. Bunları yaparak başladım evrakları incelemeye. Babamın anlattığı olaydan bir süre sonra İçişleri Bakanlığından Valiliğe gelen bir yazıda, İl Toprak Tevzi Komisyonunun kararına istinaden Hayatiye ilçesi Barçın köylülerine tahsis edilen arazilere ilişkin tapuların iptal edilmesi isteniyordu. İyi de kim, hangi daire iptal edecekti? Ortada bu konunun gerçek sorumlusu olarak bilinen kurumdan eser yoktu; yıllar önce işlevi bitmiş lağvolmuştu. Ama Bakanlık emri önlerindeydi, ortada bırakılamazdı, bir şey yapmak gerekirdi. Anladığıma göre Valilik durur düşünür ve İl Tarım Müdürlüğünün hazırladığı tapu iptal yazısını onaylayarak işi bitirdiğini sanır. Oysa alınacak daha çok yol, çekilecek çok çile ve de avukatlara yedirilecek daha epeyce para vardır.

Dosyalardan Barçın köylülerinin, avukatları aracılığıyla Danıştay’a dava açtığı, Danıştay’ın ise bir yıl sonra Valiliğin kararını usule aykırı bularak bozduğu görülüyordu. Gerekçesi ise yetkisizlikti. Valilik bu kez Defterdarlığı yetkili kılarak onun hazırladığı tapu iptal yazısını onaylayarak işlemi sonuçlandırdığı kanısına varır.. Ama yine olmamıştır; itiraz üzerine Danıştay yetkisizlikten dolayı bunu da bozar. Bir de yol gösterir, “Tapu işlemleri ancak ilgili mahkemelerin vereceği kararlarla iptal edilir” diyerek.

Bunun üzerine birkaç yıl süren yeni bir mahkeme süreci başlar. Gidip gelmeler, itirazlar, avukatları beslemeler derken nöbet bende… Kısa zamanda mahkemedeki dosyalara hakim olmayı başarmıştım. Eski avukatların görüş ve düşüncelerini de paylaşarak mahkemeye yeni deliller sundum. Önceleri umutlu olsam da, zaman ve dava ilerledikçe umudumu kaybetmeye başladım. Düşüncelerimi önce muhtarlığı birkaç yıl önce bırakan ve şehre taşınan babamla sonra da köyde kalan üç beş komşumuzla paylaştım.

Önemli bir kısmının büyük kentlere taşınmasına, kalanların da topraklarını, hükümetlerin yanlış politikaları yüzünden işlemekten vazgeçmesine rağmen hala tapu peşindeydiler. “Niçin?” dedim. “İşleyemeyeceğiniz toprakların tapusunu niçin istiyorsunuz. Bunun size ne faydası olacak?” dedim. Verdikleri yanıt çok anlamlıydı. “Biz her şeyden önce toprak adamıyız. Bir kısmımız şehre gitse de, çocuklarımız bu işlerden uzak dursa da, bir gün gelip bu topraklara döneceklerdir. Bu millet topraksız yapamaz! Çünkü ekmeksiz yapamaz!. Hem biz bu toprakları çocuklarımız için değil torunlarımız için istiyoruz. Toprak insanı mutaka çağırır; ya yaşamak için ya da ölmek için. Şu da var ki, biz köylüler biraz inatçıyızdır; işin peşini asla bırakmayız! En önemlisi de bu iş bizim için namus meselesi olmuştur; çünkü toprak bizim namusumuzdur!..”

Son otuz yılda tarım küçümsenmiş, toprak işlenmez olmuştu. Ucuz diye ithal edilen ürünler piyasayı işgal eder hale gelmişti. Köylü dışlanmış kendine yabancılaştırılmıştı. Bu ve başka nedenlerle yaşanan iç göç, bizim bölgeyi de etkilemiş, köylerin neredeyse üçte ikisi boşalmıştı. Bunun sonucu olarak da tarım ve hayvancılık büyük ölçüde bitmişti. Ne Barçın köylüleri, ne de Berdik köylüleri artık toprakla ilgilenmiyorlardı. Uğruna savaş verdikleri topraklar on yıldır ormana dönüşmüştü. Dönüştürenler de domuzlardı. Tarlaları artık onlar işliyor, onlar ekip biçiyordu. Ya o uğurda ölen, yaralanan onca insan ne olacak; çekilen acılar nasıl unutulacak? derseniz, onlar çoktan yüreklere ve toprağa gömülmüştü. Zaman değişmiş her şey bir başka bir yapıya dönüşmüştü..

İlgili mahkeme Barçın köylülerine tahsis edilen topraklara ilişkin tapuların tamamını iptal etti. İtiraz üzerine Yargıtay, bu kararları onayarak son noktayı koydu. Yargı yolu sona erdi hikaye de bitti diyecektim ki olmadı. Sonuna kadar direnen ve umudunu kaybetmeyen babam Yargıtay’ın kararından üç ay önce vefat etti, kalbi buraya kadar dayanabilmişti. Kararı görmeden gittiğine şükrettim. Yoksa adamcağız bir kez daha ölürdü.

***

Her şey bitti derken İlçe Kaymakamının önüne İcra Müdürlüğünün bir yazısı düştü. Yazıda tapu işlemleri iptal edilen Barçın köy sınırları içinde bulunan 240 000 dönüm arazinin Mal Müdürlüğüne teslim edilmesi isteniyordu. Kaymakam yazıyı bir daha okudu, bir daha, bir daha… Yazı gayet açıktı, kendisinden 240 000 dönüm arazinin teslim edilmesi isteniyordu. Düşündü, taşındı… “Yahu bu köyün bütün toprakları bu kadar etmez! Buna rağmen benden neredeyse köyün tamamını istedikleri gibi nereden ithal edeceğimi bilemediğim bir miktar daha toprak istiyorlar. Bunlar toptan kafayı yemiş!.. Böyle bir şey olamaz! Bunda bir yanlışlık olmalı!.. Ayrıca bu dedikleri bostana giren eşek değil ki yularından, bağa giren hırsız değil ki kulağından tutup getiresin. Buna toprak derler toprak, hem de 240 000 dönüm. Ne yakasından tutulur ne de kulağından…” diyerek bir sinirle fırladı koltuğundan.

Araştırılınca anlaşıldı ki, 240 dönüm arazi Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği kararda 240 000 dönüme çıkıvermişti. Sonra da Danıştay, Yargıtay kararlarında aynen geçmişti bu rakam. Kaymakamın tepesi attı; serde Karadenizlilik vardı. Açtı telefonu İcra Müdürüne, “Kardeşim, bulun 240 000 dönüm toprağı, teslim edeyim size” dedi ve çat diye kapattı suratına. Devlet, devletin suratına telefon kapatıyordu! Bu durumda siz olsaydınız ne yapardınız?..

Celal Ulusoy

Etiketler

1 thought on “Toprağın Çağrısı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir