TOPLUMCU GERÇEKÇİ ŞİİR

TOPLUMCU GERÇEKÇİ ŞİİR TARTIŞMASINA GİRİŞ

Edebiyat
TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK ADLANDIRMASI ÜZERİNE

Toplum kelimesi sonradan uydurulmuş bir kelime. “Tolp” kökünden gelmiş olması muhtemel. Uygurca bütün, beraber anlamlarına geliyor. Ortadaki ‘l’ düşmüş ‘lm’ soneki almış ama ‘lm’ ekinin işlevi de pek belirli değil. Eski dildeki karşılığı cemiyet, hem dernek hem topluluk anlamına gelse de asıl olarak çıkar ilişkileri ile birbirine bağlanan bireylerin oluşturduğu gruplara verilen ad olduğunu yazıyor sözlükler. İngilizce karşılığı da society ya da community. Society, daha çok dernek, çevre anlamına geliyor, community ise bizim topluma denk geliyor… Toplumun TDK Güncel Türkçe Sözlük’teki anlamı ise şöyle: Aynı toprak parçası üzerinde bir arada yaşayan ve temel çıkarlarını sağlamak için iş birliği yapan insanların tümü…

Böyle olunca ‘toplumcu’ kavramı iyice karmakarışık hale geliyor. ‘Sosyalist’e karşılık türetilmesine ve sözlüklerde de bu biçimiyle yer almasına rağmen, günlük dilde daha çok toplum yanlısı, toplumdan yana olmak anlamı taşıyor. Bunun da ideolojik bir karşılığı yok. Daha doğrusu ideolojik tek bir karşılığı yok. Oysa batı dillerinde ‘sosyalist’ kavramının (sosyal demokrat anlamlarını bir yana koyarsak) ideolojik tek bir anlamı var ki bizde de bu öyle. Aynı şekilde toplumculuk da, yabancı dillerdeki karşılığındaki gibi, gerçek niyetini anlatmakta yetersiz kalıyor. Böyle olunca sosyalist gerçekçilik karşılığı olarak türetilen toplumcu gerçekçilik de benzer sıkıntılara yol açıyor.

Batıda sosyalist gerçekçi dendiğinde sosyalist değerlere bağlı, perspektifinde sosyalist düzen olan sanatçı anlaşılırken bizde (toplumcu gerçekçilik ya da son zamanlarda kullanılan şekliyle kısaca toplumculuk dendiğinde) toplumun değerlerine bağlı, toplumu savunan anlamı baskın geliyor, yani bir perspektife sahip değil.

GERÇEKÇİLİK MESELESİ

Gerçekçilik kavramı hep tartışılan bir kavram olmuştur. Bu tartışmanın kökeni antik döneme kadar dayanır. Platon biliyorsunuz ideal devletine sanatçıları, özellikle de şairleri almaz. Zira sanat ona göre önemsiz hatta zararlıdır. Neden öyle? Çünkü sanatçı kötü bir taklitçidir, dünyayı (eşyayı, doğayı) taklit eder (mimesis). Dünya da idealar dünyasının yani düşüncenin diyelim bir yansımasıdır. O yüzden taklitçi sanatçı gerçeği asla yansıtamaz, onun yansıttığı şey yansımanın yansımasıdır… Platon sanatı bir aynanın yansıttığı şey olarak görür. Ünlü Devlet kitabında Glaukon’a şöyle der Sokrates: “Bir ayna al eline, dört bir yana tut. Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları.”[1] Platon’un şiir ve sanat üzerine görüşleri yukarıda kısaca değindiğimiz kadar değil elbette ve hatta konumuzun oldukça dışına taşacak kadar karmaşıktır.[2]

Aristoteles, Platon’un bu görüşüne kısmen karşı çıkar: evet sanat bir taklittir ama taklit etme insanlarda doğal olarak ortaya çıkar; insanlar ilk öğrendiklerini taklit yoluyla öğrenir ve ayrıca bütün insanlar taklitlerden hoşlanır. [3] Aristoteles yansıtmayı ve taklidi Platon’un aksine olumlar, bütün sanatın ortaya çıkışını buna bağlar. “Şairi, sanatçıyı gerçeğin özü’ne yönelmiş kişiler sayar. Kısaca söylemek gerekirse, Aristoteles’te sanat, yaşamın, gerçeğin bir yorumu olarak belirir.”[4]

19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkan ve bütün dünyaya yayılan gerçekçilik (realizm) de Aristoteles’te ilk kez ortaya çıkan bu kavramsallaştırmaya ve temel değerlere bağlı kalmıştır. Balzac’tan Flaubert’e, Zola’dan Tolstoy ve Dostoyevski’ye günlük yaşamın nesnel olarak yansıtılması bu dönem edebiyatının ana karakteristiği olmuş, bu tutum 20. yüzyıl edebiyatını da derinden etkilemiştir. Ardından gelen eleştirel gerçekçilik ve sosyalist gerçekçilik de aynı tutumun farklı tezahürleridir.

Aragon’un adeta bir özdeyiş haline gelen şu cümlesiyle bu faslı bitirelim: Gerçekçilik hem iskeleden hem de sancaktan saldırıya uğrayan bir gemidir. Sağcı korsan bağırır: Gerçekçiliğin canı cehenneme! Solcu korsan bağırır: Gerçekçilik ben’im!

SOSYALİST (TOPLUMCU) GERÇEKÇİLİK NEDİR?

Sosyalist gerçekçilik ilk kez 17 Ağustos 1934 yılında toplanan Sovyet Yazarlar Birliği (SYB) 1. Kongresi’nde dile getirildi ve Jdanov tarafından formüle edildi. Bu toplantıda SYB’nin ilk başkanı seçilen Gorki, Sovyet genç yazarlara şöyle sesleniyordu: “Yazar, geçmişin pisliğini doğru bir biçimde anlatmak ve yansıtmak için, şimdinin ve geleceğin başarılarından ve büyük amaçlarının yüksekliğinden bakabilme yeteneğini geliştirmelidir. Bu yüksek bakış açısı şimdi ve gelecekte gururlu, sevinçli bir heyecan uyandırmalıdır. Öyle ki o, edebiyatımıza yeni bir nitelik kazandırmalı, yeni biçimler yaratmaya yardımcı olmalı, yeni bir yönseme, yani sosyalist gerçekçi bir yönelim ortaya koymalıdır. Bu ise yalnızca sosyalist deneyimle oluşturulabilir.”[5]

Aynı kongrede Jdanov da sosyalist gerçekçiliğin ana hatlarını ortaya koyan bir konuşma yapar. Ona göre, sanatçının, yaşamı, sanat eserlerinde doğru bir şekilde yansıtabilmesi demek basit bir şekilde ‘nesnel bir gerçeklik’ olarak durağan ya da cansız bir biçimde değil, “devrimci gelişim içinde” yansıtması demektir. Bunun için de yaşamı bu yönüyle tanımalıdır. Buna ek olarak, yazar, “Sanatsal tasvirin gerçekliğini ve tarihsel somutluğunu, emekçilerin sosyalizm ruhuyla eğitilmeleri ve ideolojik dönüşümlerinin sağlanması göreviyle birleştirmelidir.” İşte Jdonov’un “Sosyalist Gerçekçilik” adını verdiği edebiyat ve edebiyat eleştirisi yöntemi budur.[6]

Jdanov, konuşmasının sonraki bölümlerinde şöyle der: “Sovyet edebiyatı yanlılık suçlamalarından korkmuyor. Evet, Sovyet edebiyatı yanlı bir edebiyattır; çünkü sınıf mücadelesinin olduğu bir çağda, bir sınıfa dayanmayan, yanlı olmayan, siyaset dışı bir edebiyat yoktur ve olamaz.”

Bu konuşmalardan şu basit çıkarsamalar yapılabilir: Sosyalist gerçekçi edebiyat işçi sınıfının çıkarlarını koruyan, kollayan bir edebiyattır. Amacı, geçmiş burjuva toplumunun pisliğini anlatmak, işçi sınıfına ve diğer emekçilere sınıf bilincini aşılamak, onları sosyalizmden yana dönüştürmek olmalıdır. Sanat hayatı salt nesnel gerçeklik içinde yansıtmamalı, devrimci gelişmesi içinde yansıtmayı da becerebilmelidir. Bunun içinse Marksist ideolojiyle donanmış yüksek bir bakış açısı gerekir. Bu partiye bağlılığı da gerektirir. Elbette, bugüne özgü bir sosyalist gerçekçi sanattan söz etmek istersek, bu basit çıkarsamalarla yetinemeyiz.

Jdanov konuşmasını bitirirken Sovyet yazarlarına şu görevleri yüklüyordu:

Becerisi, ideolojik ve sanatsal içeriği yüksek eserler ortaya koyun! İnsanların anlayışlarının sosyalizm ruhuyla yeniden yaratılmasına aktif olarak katkıda bulunun! Sınıfsız bir sosyalist toplum için mücadele edenlerin ön saflarında yer alın!”

Bu söylemlerde estetik ve sanatsal kaygının sınıfsal kaygının arkasına konduğu oldukça açık! Jdanov, Sovyet yazarlarına sanatsal içeriği yüksek eserler ortaya koyun diyor ama konuşma metninin içinde bu sanatsal içeriği şu cümlelerle sınırlamaktan geri kalmıyor: “Ülkemizde, edebiyat eserlerinin başkahramanları (…) yeni hayatı inşa eden erkek ve kadın işçiler, erkek ve kadın kolektif çiftçiler, parti üyeleri, yöneticiler, mühendisler, genç komünistler, genç öncülerdir. Sovyet edebiyatının başlıca tipleri ve asıl kahramanları işte bunlardır. (…) Edebiyatımız iyimserdir ama bu iyimserlik hayvani bir içgüdü sonucu değildir. Özünde iyimserdir, çünkü yükselen sınıfın, ilerici ve gelişmiş sınıfın, proletaryanın edebiyatıdır. Edebiyatımız yeni bir davaya, sosyalist inşa davasına hizmet ettiği için güçlüdür.”

Özellikle Stalin’in ölümünden sonra sosyalist gerçekçilik (SG), başta György Lukacs olmak üzere pek çok sosyalist yazar ve eleştirmen tarafından revize edildi. Lukacs (kapitalizm ortamında) eleştirel gerçekçilik (EG) vurgusu yaparak SG ile EG’in (EG, – Lukacs’ın değimiyle – her ne kadar sosyalist perspektiften yoksun olsa ve toplumculuğu SG’in yaptığı gibi içerden değil dışarıdan betimlese de) bağlaşık olduğunu söyler.[7] Lukacs, üstü örtük de olsa SG’e EG üzerinden hiza çekmekten de geri kalmaz: “Bu bağlaşmanın varlığını saptadıktan sonra, TG ile, sözgelimi, Thomas Mann arasındaki bağların, ‘taktik’ gereği bağlar olmadığını, TG’in Gothe’nin ve Tolstoy’un mirasını gerçekten hak ettiğini göstermemiz gerekir.”[8] Lukacs, Sovyetler Birliği’nin ilk dönemlerinde olduğu gibi geçmişin bütünüyle reddedilmesine ve burjuva kültürü ve sanatının yok sayılmasına da karşı çıkar: “Toplumcu yazar için geleneksel burjuva gerçekçiliğinin yararlı bir destek olduğundan kimsenin bir kuşkusu olamaz.” Lukacs daha da ileri giderek, “Bağnaz komünist aydınları” gelenekleri dışlayarak “basbayağı laboratuvarda meydana getirilmiş yepyeni bir toplumcu kültür düşüncesine,” kendilerini kaptırdığı için suçlamaktan da geri durmaz.[9]

TÜRKİYE’DE TOPLUMCU GERÇEKÇİ ŞİİR

Türkiye’de toplumcu gerçekçiliğin (TG) sosyalist gerçekçiliğin (SG) karşılığı olarak türetildiğini söylemiştik. Toplumcu kavramındaki (sosyalist kavramındakinin tersine) ideolojik olanı tam olarak dışa vuramayan kavramsallaştırma TG’de de benzer bir soruna yol açtı. Bu da toplumculukla TG’in aynı anlamlara gelmesini doğurdu ve giderek de TG daha az, toplumculuk daha sık kullanılır oldu. Bu bize özgü sorunu bir kenara bırakıyorum. Ama şunu belirtmek gerekir: TG, sosyalist yönelimli bir tarif gerektirirken toplumculuk daha kapsamlıdır. Öyleyse, toplumcu şiir ya da edebiyat için, en kestirmeden söylersek, toplumun sorunlarını ele alır, toplumun gerçeklerini dile getirir ve bunu yalın ve anlaşılır bir dille yapar diyebiliriz. Bu yüzden toplumcu şiiri belli bir tarih dilimi içine hapsetmek de doğru olmaz. Böyle bakıldığında söz gelimi halk şairlerimizin bazıları bu kavram içinde ele alınabilir. Namık Kemal’den Tevfik Fikret’e sosyalist olmayan birçok eski şairimiz de bu bağlam içinde değerlendirilebilir. Yine aynı sebeplerden dolayı toplumcu gerçekçi olarak değerlendirilen pek çok yazar ve şairimizi de yapıtlarına bakarak (TG) bağlamının dışında tutmak gerekir.

Burada Nazım Hikmet’i ayrı bir yere koymamız lazım. Nazım Hikmet’i kendi kuşağındaki diğer toplumcu özellikler gösteren şairlerden ayıran en önemli fark onun daha genç yaşlarda Marksist ideolojiyle tanışmış olmasıdır. Biliyorsunuz henüz 19 yaşındayken kendi deyimiyle “Moskova komünist üniversite öğrenciliği” yapar Nazım… Muhtemel ki orada Mayakovsky’nin şiiriyle tanışır ve ondan etkilenir… Nazım’ın toplumculuğu daha o yıllarda bilinçli ve hatta sınıf temelli bir toplumculuktur. Nazım, SG’in öncülü sayılabilecek “Proletkült[10] tartışmalarının da yakından tanığı olmuştur.

Nazım Hikmet, SG hakkındaki düşüncelerini, 1961 yılında Küba’ya yaptığı ziyarette Kübalı yazarlarla söyleşi sırasında şöyle açıklar: “Kimi zaman bu toplumcu gerçekçilik sorunu belli durumlarda yalnızca biçime ya da biçeme, üsluba indirgenir olmuştur, oysa bence toplumcu gerçekçilik her şey bir yana içerik sorunudur. (…) Gerçekliği yansıtmasını, ama yalnızca yansıtmakla kalmayıp gerçeklik üzerinde etkin olmasını, toplumsal yaşamda, bu yaşamın gelişiminde etken bir rol oynamasını bekliyor; kendi bakış açısından bakıyor ancak çok açık seçik ve net bir bakış açısı bu.”[11]

Nazım’dan sonra gelen çoğu toplumcu şair, bazıları kendilerini toplumcu gerçekçi saysalar da, klasik toplumculuğun ötesine geçememişler ya Proletkült dönemine has bir sekterizme kapılmışlar ya da popülizme düşmüşler ve bu nedenle eleştiri oklarını üzerlerine çekmişlerdir.

Bu eleştirilerin başında halkın sorunları dile getirilirken ya da başka bir deyişle öze önem verilirken estetik ve sanatsal kaygıların bir yana atılması gelir. Tabii sanatçı için ideolojik ve örgütsel bir bağlanmanın olup olmayacağı da tartışılmıştır. En önemli eleştirilerden biri de yaratıcılığı öldüren şablonculuk eleştirisidir. 60’lı ve 70’li yıllar şiiri, sık sık slogancı bir şiir olmakla eleştirilmiştir.

1940 Kuşağı toplumcu şairleri kendilerinden sonra gelen toplumcu kuşaklardan pek çok bakımdan farklıdır. Bu farklılığa gelmeden önce, hatta bunu anlayabilmek için önemli bir dergiden bahsetmem gerekiyor. Bu dergi ilk sosyalist gerçekçi dergi olarak tanımlanan Yeni Edebiyat’tır. 1940 başlarında yayımlanmaya başlanan derginin yazarları arasında Reşat Fuat Baraner, Suat Derviş, Zeki Baştımar, Abidin Dino, Sabiha Sertel, Sabahattin Ali ve Hasan İzzettin Dinamo vardı. Yöneticileri ve yazarlarının pek çoğu (bazıları yönetici düzeyinde) komünist parti üyesi olan bu dergi, bir yandan toplumcu yazar ve şairlerin eserlerine yer verirken diğer yandan da Marksizm’le bağlantılı bir toplumcu edebiyatın olanaklarını ortaya koymaya çalışıyordu. Yeni Edebiyat, Türkiye’de toplumculuk ve gerçekçilik meselelerini Marksizm açısından, kendi içinde tutarlılıkla, tartışan ilk dergidir.[12]

Türkiye’de toplumcu gerçekçi edebiyatın 1940 kuşağından sonra iki önemli evresinden de söz etmek gerekir. 1960’da bir darbeyle başlayan ve 1970’de yeni bir darbeyle sona eren dönem, gerçekçilik açısından, toplumcu şairlerin kendilerinden önceki kuşak olan İkinci Yeni şairleriyle bir tür hesaplaşması olarak geçti diyebiliriz. Nitekim bu dönemin önemli dergilerinden Halkın Dostları’nın İsmet Özel’le birlikte kurucusu olan Ataol Behramoğlu, 1989 yılında Halkın Dostları dergisiyle ilgili bir soruşturmaya verdiği yanıtta kendi tutumlarıyla ilgili olarak, “Yeni, atak, net bir siyasal tavrı ve şiiri savunduk,” dedikten sonra İkinci Yeni şiirinin kendi dergileriyle geriletildiğini anlatıyor.[13] O dönemin genç şairlerinin toplumcu gerçekçilik açısından tutarlı bir yönelimde olduğu da görülüyor. Behramoğlu, kendi yaşamlarını belirleyen, (edebiyat yaşamlarını da belirlemiş olmalı-H.Ö) iki olgunun Türkiye İşçi Partisi’ne üye oluşları ve Nazım Hikmet şiirlerinin bir “çığ gibi yayımlanmaya” başlaması olduğunu söylüyor.[14]

Behramoğlu’nun 70’lere doğru çığ gibi büyüyen “toplumcu şiir” heveslilerine şiirin bir sanat olduğunu hatırlatan, “Toplumcu şiir üzerine birkaç söz” yazısı da önemlidir. Bu yazıda Behramoğlu şöyle diyor: “Biçimci, kapalı, bireyci bir sanat anlayışına olduğu kadar; toplumculuğu üstünkörü söz söylemek sanan, halkımızın türküler ve şiirlerle yarattığı inceliğin çok gerilerinde kalan kısır anlayışlara da karşıyız.”[15]

12 Mart darbesi demokrasiyi olduğu gibi toplumcu edebiyatın gelişimini de sekteye uğrattı. Bu dönemin önde gelen yazar ve şairleri ya tutuklandı ya da yurt dışına kaçarak sürgün hayatı yaşadılar. Yetmişli yılların ortalarından itibaren toplumcu şiirde yeniden bir toparlanma ve yükselme görülmeye başladı. Bu yıllarda sosyalist gerçekçi tamlaması tamamen unutuldu, toplumcu gerçekçilik yerine de toplumculuk denmeye başlandı. 60’lı yıllarda olduğu gibi toplumcu yazarlar ve şairler birbirinin aynısı eserler ürettikleri, şabloncu oldukları ve özellikle şiiri slogan düzeyine düşürdükleri için eleştirildi.

Bu eleştirilere dönemin şairlerinden Abdülkadir Budak (Ataol Behramoğlu’ndan 12 yıl sonra benzer bir şekilde) şöyle yanıt verdi: “Sayısız kötü örneğin sayılı iyi örnekleri örttüğü, yalın olmanın basit olmakla karıştırıldığı görüldü. Şiirin her şeyden önce söz sanatı olduğunu unutan, biçimi içerik adına küçümseyen, böylece yazılanı etkin kılmaktan öte düşenler, bu konudaki yeteneksizliklerini toplumculukla örtmeye kalkışmışlardı.”[16]

Bu konudaki görüşümü şimdilik, Derida’nın sözleriyle açarak bitirmek isterim. Derida şöyle der: “Kazasız belasız hiçbir şiir yoktur, yara gibi açılmayan bir şiir olmaz, aynı şekilde yaralamayan şiir de yoktur.” [17] (Onun söylediğini daha da ileri götürürsem şayet,) şiir, kendini yaralar ya da kendinde var olan yarayı daha da açar, kanatır. Bu da şaire bir deneyim yaşatır, ben buna ‘kendinde deneyim’ diyorum. ‘Saf şiir’, kendinde deneyimin bir sonucu olabilir. Toplumcu (Sosyalist) gerçekçi şiir için ise ‘kendinde deneyim’ yeterli değildir, ‘kendini feda’yı da içermelidir ki burada – TG şiire yöneltilen eleştirileri unutmadan – ‘saf şiir’den uzaklaşman gerekir. Hasan Öztoprak

[1] Platon, Devlet, Çev. S. Eyuboğlu-M.A. Cimcöz, TİB Kültür Yay. 1999 s. 258

[2] Bu konuyla ilgili bir okuma için bkz. Eric Alfred Havelock, Platon-Filozof Şaire Karşı, Pinhan Yay. 2015

[3] Aristoteles, Poetika, Çev. Ari Çokana-Ömer Aygün, TİB Kültür Yay. 2016 s. 9

[4] Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, Tüm Zamanlar Yay. 2000, s. 198 (Vurgular A. Oktay)

[5] Gorki, SBYK yaptığı konuşma. İngilizce çevirisi için bkz. https://www.marxists.org/archive/gorky-maxim/1934/soviet-literature.htm

[6] Jdanov, SBYK yaptığı konuşma. İngilizce çevirisi için bkz. https://www.marxists.org/subject/art/lit_crit/sovietwritercongress/zdhanov.htm

[7] György Lukacs, Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı, Çev. Cevat Çapan, Sözcükler 2013, s. 104 ve sonrası.

[8] AGE s. 115

[9] AGE s.118-119

[10] SSCB’nin ilk yıllarında işçi sınıfının sanatını ve kültürünü yaratma girişimine bu ad verildi. Yesenin ve Mayakovski’yi intihara sürükleyen asıl nedenin bu girişimin dayatmaları olduğu söylenir. Lenin, daha 1920 yılında Proletkült hareketini, “Proletarya kültürü kılığı altında burjuva ve gerici görüşleri yaydığı,” için eleştirir. Troçki de bu harekete karşı çıkar ve hareketi popülizmle suçlar.

[11] Nâzım Hikmet, Kübalı Sanatçılarla Söyleşi, Çev. Ayşe Nihal Akbulut, Sözcükler S. 14

[12] Konuyla ilgili ayrıntılı bir okuma için bkz. Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları içinde, Yeni Edebiyat Dergisi Yazın/Sanat Anlayışı, s. 457

[13] Ataol Behramoğlu, Yaşayan Bir Şiir, Adam Yay. 1993, s. 75

[14] Age. s. 70

[15] Yaşayan Bir Şiir içinde, s. 19. (Halkın Dostları Sayı 5)

[16] Yaşantı Sanat Kitapları 1 (1982) içinde, Toplumcu Şiirin Yeni Dönemi, s. 71

[17] Derida,  Şiir Nedir? Babil Yayınlar, s.20

Etiketler

Bir Yanıt Yazın