Tanzimat Romanı

Tanzimat Romanı Üzerine Düşünceler

Atilla Özkırımlı

Tanzimat Romanı

 

Günümüz Türk romanının değerlendirilebilmesi, her şeyden önce tarihsel gelişiminin bilinmesine, bu gelişimin doğru bir yorumuna bağlıdır. Oysa bir edebiyat türü olarak Batı’dan ithal edilen romanın, hangi toplumsal koşulların ürünü olduğu, üzerinde durulmamış bir konudur.

Çıkış noktamız olan sorun şudur: Türk romanı, toplumsal gelişimin koşullarına bağlı olmakla birlikte, bu koşulların doğal sonucu olarak değil, tıpkı yenileşme hareketleri gibi, üstten gelen bir zorlamayla başlamıştır. Toplumsal koşullara bağlıdır, çünkü dönemin siyasal sloganlarını benimsemiştir, üstelik toplumu eğitmek gibi bir görevi yüklenir. Ama yanlış ve tepeden inme bir toplumsal çözümün sonucu olması gerçeklikten uzaklaştırır onu, kendi kendini olumsuzlar. Bu durum en iyi şu örnekle açıklanabilir: Normal bir doğum değildir bu, yanlış teşhis sonucu doğuma müdahale edilmiş, sonra çocuk oksijen çadırına alınarak yaşatılmaya çalışılmıştır.

Batı’daki gelişimiyle karşılaştırıldığında hiç de gecikilmiş değildir. Don Kişot XVII. yüzyılın ürünüdür. Bu başlangıçtan sonra yetkin örnekler de birbirini izlemiş değildir. Fransa‘da da ilk örnekler XVII. yüzyılda verilmiştir. Ama gerçek anlam da roman XVIII. yüzyılda, hattâ bu yüzyılın ikinci yarısında gelişir. İngiltere ve Almanya‘da da öyle. Yalnız bir nokta önemli: Batı’da roman, feodalizmin yıkılıp burjuvazinin egemen olduğu dönemde gelişmiştir ve olgunlaşması bu egemenliğin pekişme süreciyle doğru orantılıdır. Çünkü özü ve biçimi gereği romanın var olabilmesi birtakım koşulları gerektirmektedir ve bu koşullar bir toplumsal dönüşüm sonucu gerçekleşmiştir.

Nitekim roman sözünün kavramsal gelişimi de bunu kanıtlar. Bilindiği gibi Roma İmparatorluğu devlet dili olarak Latinceyi benimsemiş, imparatorluğun egemenliği altında bulunan ülkelerde konuşulan diller topluluğuna Roman dilleri adı verilmiştir. Dilbilimcilerin sınıflamasına göre, “Roman dilleri kolunun ana dili Latincedir. Bugün yaşayan başlıca dilleri ise Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca ve Rumencedir.” (Muharrem Ergin). İşte sözcüğün bu anlamından yola çıkılarak, “Roman dilinde koşuklu ya da düzyazı halinde kaleme alınmış gerçek ya da uydurma bir olay” anlatan yapıtlara roman denmiştir (Fehmi Baldaş). Oysa sözcük asıl XV. yüzyıldan başlayarak yeni bir anlam kazanır. Namık Kemal‘in, çeviri olduğunu söylediği ama kaynağını belirtmediği (Fransızcadan çevrilmiştir. A.Ö.) şu tanımı, bu yeni anlamı çok iyi belirler: “Romandan maksat, güzerân etmemişse bile güzerânı imkân dahilinde olan bir vak’ayi, ahlâk ve âdât ve hissiyyat ve ihtimalâta müteallik her türlü tafsilâtile beraber tasvir etmektir.” (Celâl mukaddimesinden). Bu tanım iki ipucunu içinde taşır. Birincisi, özü gereği roman toplumsal olana dönüktür. Birinciye bağlı ikinci ipucuysa daha önemlidir: Amaç, gerçek ya da uydurma bir olayı salt anlatmak değil, ahlâk, töre, duygular ve olasılıklar göz önünde tutularak o olayı bütün ayrıntılarıyla tasvir etmektir. Bu noktada roman, destandan, ortaçağ hikâyesinden ayrılır, şiirin egemenliğinden kurtulur. Günümüzdeki anlamıyla romanın başlangıcı sayılan bu dönem yapıtları için düz-yazı roman kavramını kullanmak daha doğru olacaktır.

Yargıyı yineleyelim: Batı’da roman, feodalizmin yıkılıp burjuvazinin egemen olduğu dönemde gelişmiştir ve olgunlaşması bu egemenliğin pekişme süreciyle doğru orantılıdır. Çünkü özü ve biçimi gereği romanın var olabilmesi birtakım koşulları gerektirmektedir ve bu koşullar bir toplumsal dönüşüm sonucu gerçekleşmiştir.

Buradan yola çıkarak, kapitalist dönemde ilk örnekleri verilen düzyazı romanın gelişimini etkileyen koşulları sıralayabiliriz. Kapitalist dönem dedim, çünkü kapitalizm, tarihsel gelişim açısından nasıl ekonomide bir devrimse, sanatta da bir devrime yol açacaktı. «Kapitalizm yeni duygular, yeni düşün celer yaratmış, bunları dile getirmesi’ için de sanatçıya yeni olanaklar vermişti. Artık kalıplaşmış, çok yavaş değişen bir anlatıma saplanıp kalmak güçtü.» (Ernst Fisher). Bu yeni duyguların, düşüncelerin başında, o güne kadar varlığı pek fark edilmeyen halk, ulusal birlik gibi kavramlar geliyordu, yeni bir toplumsal bilinç oluşmaktaydı. İnsanla tanışmıştı sanatçı, feodalin egemenliğine son veren insanın gücüyle. Şövalye nitelikleri taşımıyordu bu insan. Sıradan biriydi, halktı. Üstelik başka bir dili konuşuyordu. Sanatçı ya soyluların Latincesini ya da halkın dilini seçmek durumundaydı. Ama okur değiştiğine göre dil de değişecekti. Burjuvaların egemenliği arttıkça okur-yazarlık da artıyordu. En önemlisi de teknik gelişimdi. Matbaanın bulunması, baskı tekniğinin her geçen gün ilerlemesi, düzyazı için yeni olanaklar yaratıyordu. Kısacası, günümüzdeki anlamıyla Batı romanı bu koşullarda doğdu ve gelişti.

Bu kısa özetten de anlaşılacağı gibi, Tanzimat romanı, Türk toplumunun benzeri yapısal değişimler geçirdiği bir dönemin ürünü değildir. Yapısal değişimler derken, elbette alt yapı değişikliklerini kasdediyor, başta da belirttiğim gibi Batılılaşma hareketinin altyapının değişmesi sonucu değil, yönetici sınıfın zorlaması sonucu gerçekleşen üstyapı değişiklikleri olduğunu kabulleniyorum. Ama ilk yargıda bir çelişki var gibi. Batı romanı, bir ekonomik devrim sonucu değişen yeni bir toplumsal durumun ürünüyse, bir toplumsal patlamanın doğal sonucuysa, yani belirleyici etken ekonomikse, nasıl olur da Tanzimat romanı, altyapısal bir değişim olmadan toplumsal bir gereksinim olarak belirir ve ilk örnekler kötü de olsa hızlı bir gelişimi sürdürür?

Yazımın başında Tanzimat romanının belli toplumsal koşulların sonucu olduğunu belirtmiştim. Bu toplumsal koşullar Batı‘da olduğu gibi, yapısal bir değişimin sonucu değillerdir ger çekten. Daha doğrusu üretim araçlarının el değiştirmesi sonucu üretim ilişkilerinin değişmesi söz konusu değildir. Ama buradan yola çıkılıp, böylesi bir gözlükle soruna bakıldığında Tanzimat romanını açıklamak güçleşir. Yanılgı da buradan doğmaktadır. Sonra Batı‘da da roman, ekonomik ve toplumsal olanın önceliğiyle açıklanamaz. Gerçi burjuvazinin gelişimiyle sanat da yeni özlere, yeni biçimlere açılmıştır. Ama burjuvazinin Fransız Devrimi‘yle tam olarak egemenliğini sağlaması bilim ve sanat gibi üstyapı kurumlarının yardımıyla gerçekleşir, bir bakıma öncü görevini bunlar yüklenir, burjuvazinin egemenliğinin pekiştirilmesini sağlarlar. Victor Hugo‘nun, romantizmi, «edebiyat olan Fransız Devrimi» olarak tanımlaması bu doğruyu vurgular. Çünkü devrimden önce siyasal güç, burjuvazinin feodalleri yıkmak için geçici bir işbirliğine girdiği prenslerin, soyluların elindedir. Temel ilkeleri akıl, gerçek ve tabiat olan klasisizm bu sınıfın çerçevesinde gelişir. Romantizm ise aklın yerine duyguyu koyar. Klasisizmin gerçeği belli bir güzellik anlayışıyla sınırlıdır, ölçülü biçilidir. Romantizm bütün sınırları yıkar, onun gerçeği hayattır. Klasisizm geneli anlatır, tiptir onun için önemli olan. Romantizm ise özeli yakalamaya çalışır, tiplerle değil, karakterlerle uğraşır. Bu nedenle de bireycidir, bireyciliğin zaferidir. Peki Tanzimat romanının, romantizmin bu özelliklerini, Batı‘dan çok farklı toplumsal koşulların egemen olduğu Türk toplumuna taşıması nasıl açıklanacaktır? Temelde, toplumsal değişimi amaçlamayan Batılılaşma hareketi ve Batı’yı tanıyan birkaç sanatçının girişimi bu romanı açıklar mı? Şimdiye dek yinelenip duran bu teze karşı şu soruyu yöneltirsek ne cevap verilecektir? Tanzimat romanının ilk örneklerini verenler, o çağda Batı‘da gerçekçilik alıp yürüdüğü halde, neden romantiklerden esinlenmişlerdir? Neden 1789 Devrimi‘ni ve onun getirdiği özgürlük, eşitlik gibi ilkeleri benimserken, 1848 Komün Hareketi‘ni görmezden gelmişlerdir? Bu soruların cevabı, Tanzimat romanını oluşturan koşullarda yatıyor: Türk toplumunun Batı’dan farklı bir biçimde gelişen tarihsel serüveninde.

Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyo-ekonomik yapısı, mirî toprak düzenine dayanıyor, bu düzense merkezi örgütlenmeyi gerektiriyordu. Temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin devlete ait olması, üretim ilişkileriyle üretim güçleri arasındaki uyumu sağlayan, dolayısıyla sınıflaşmayı önleyen temel etken olarak görülegelmiştir. Oysa toprağın rekabesi devletin elinde olduğuna göre, üretim ilişkilerini de bu mülkiyetin kullanılışı biçimlendirecekti. Mirî toprak rejimi, devleti oluşturanların egemenliğini arttırıcı, kısacası saray-reaya farklılaşmasını doğurucu bir yönde gelişmekteydi. Nitekim daha XVI. yüzyılda bozulma belirtileri gösteren mirî toprak düzeni, XVII. yüzyıldan sonra çökmeye başlamıştı. Kapitalizm aşamasına giren ve sanayi devrimini gerçekleştiren Batı’nın güçlenmesi bu çöküşü hızlandırdı. Mirî toprak düzeni işlerliğini koruduğu sürece fetihçi niteliğini koruyan devlet, sistem yozlaştıkça bu niteliğini yitirdi. Üretim araçlarına ve üretim güçlerine bağlı olarak üretim ilişkileri gelişmediği için sosyo-ekonomik bir dönüşüm gerçekleşemezdi.

Ayrıca bizzat devletin ekonomik gücü elinde tutan egemen sınıf olması, bu yolda örgütlenmesi, egemenliğini pekiştirici, dine bağlı, özü gereği halktan kopuk üstyapı kurumlarıyla mümkün olmuştu. Çöküş hızlandıkça varlığını korumak isteyen devlet, niteliksel bir dönüşümü gerçekleştirmesi kendi varlığına son vermek olacağına göre, üstyapıdaki biçimsel değişimlerle kendini yenileyebileceğini sandı. Islahat hareketleri bunun sonucudur. Ama başaramadı. İşte Tanzimat aydınlarının Batı’nın büyüsüne kapılmaları, burjuvaların devleti yeni sloganlarla ele geçirişlerinde bu başarısızlığın kanıtlarını bulmalarındandır.

Bu açıklamalar bizi şu yargıya götürüyor: Tanzimat romanı, Batı‘da olduğu gibi toplumsal bir patlamanın sonucu değil, ama toplumsal farklılaşmanın belirginleştiği bir dönemin ürünüdür. Toplumsal bir gereksinim olarak belirmesi bu farklılaşmanın sonucudur, bunun için toplumu eğitmek görevini yüklenir.

Bir bakıma Tanzimat döneminde, düzyazıya dayanan bir edebiyat türü olarak romanın var olabilmesini sağlayacak maddi koşullar sınırlı da olsa gerçekleşmiştir. Sözgelimi, matbaa kurulalı yüz yıl olmuş, kopya ve ezberleme sorunu ortadan kalkmıştır. Gazetelerin ve gazeteciliğin gelişimi, hem düzyazının işlevini arttırmış, hem de bir okuyucu topluluğu oluşturmuştur. Ulusal dile dayalı bir anlatım henüz geliştirilememiştir, ama dilin sadeleşmesi yolunda ilk adımlar atılmıştır. Daha doğrusu yazı dili, bir anlatım aracı olarak gündeme getirilmiştir. Ama toplumsal, bilincin gelişmemiş olması, söz konusu farklılaşmanın kendine özgülüğü, aydınla halkın özdeşleşmesine engeldir. Çünkü aydın, sarayla bütünleşmiştir, ekonomik anlamda egemen olan yönetici sınıfın bir parçasıdır da ondan. Kapıkuludur kısacası, düzeni sürdürmekle görevlidir. Divan kaleminde yetişmiş, yönetimde görev almış, hatta devletin kurduğu Tercüme Odası‘nda yabancı dili öğrenmiştir.

Tercüme OdasıBu, yıkıma yol açanın ekonomik değil, toplumsal olduğunu sanmaya, iki kavramı birbirinden ayrı düşünmeye götürür onu. İçe değil, dışa bakar. Kendi toplumunun çöküşünü hazırlayan nedenleri değil, Batı’nın yükselişinin nedenlerini bulmaya çalışır. Ekonomik bir devrimi gerçekleştirmiş, işbölümünü sağlamış bir toplumun, hangi tarihsel gelişim sonucu bu noktaya ulaştığını da düşünmeden üstyapıdaki kurumlarla ilgilenir. Burjuvazi o çağın devrimci sınıfıdır, siyasal gücü ele geçirmiş, devleti yeniden örgütlemiştir. Bunu yaparken temel ilkeleri özgürlük, eşitlik vb. olan bir siyasal programla hareket etmiştir. Onun tarihsel işlevini kavrayamayan ve kendi devletinin çöktüğünü gören Tanzimat sanatçısı daha iyi bir çözüm düşünemezdi.

Ama toplumsal farklılaşmanın bilincinde olmadığı için yüzeyde, devleti oluşturan ve sömürüden payını alan sınıfın üyesi olduğu için halkın dışında kalan sanatçı, başka bir kültüre yönelip geleneğe de sırtını dönünce elbette taklidin ötesine geçemeyecekti. Ayrıca topluma öncülük etmek gibi bir görevi yüklenince romanı bir eğitim aracı olarak kabullenmiş, oysa temelde değişikliği öngörmeyen yanlış bir çözüme bağlandığı için gerçeklikten kopmuştu.  Atilla Özkırımlı

Not:  Bu yazı, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan (11.10.1975) «Batılılaşma ve Türk Romanı» başlıklı yazıyla, Yeni Toplum dergisinde yayımlanan (Mayıs 1976) incelemenin birleştirilmiş biçimidir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir