Sol-sağ saflaşması

Sol-sağ saflaşması anlamını yitirdi mi?

Mehmet Ulusoy

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, Aydınlık internet gazetesinde çıkan “Halkın adalet duygusu ve devrimci siyaset” başlıklı yazımla ilgili “sağcılık” eleştirisi yapmıştı. O yazımın özünü şunlar oluşturuyordu: a) En son, YSK’nın, yenilenen İstanbul yerel seçim kararında da görüldüğü gibi, Türkiye’de, yargı da dahil, hayatın her alanında büyük bir adaletsizlik ve haksızlık yaşanmaktadır. b) Buna hak ettiği oranda ve setlikte karşı çıkmamak, “CHP yönetiminin Atlantikçi çizgisini güçlendirir, vatan savaşını zayıflatır” gerekçesiyle yumuşatmak veya önemsizleştirmek, en başta, devrimciliğin özünü oluşturan gerçeğe bağlılık ilkesi açısından kabul edilemez. c) Aksine, vatan savaşının en temel ihtiyacı olan, iç cephede milletin güven duygusunu, iç huzurunu sağlayarak birlik ve beraberlik ruhunu oluşturmanın yolu, siyasal iktidarın, ekonomik ve toplumsal haksızlıkları ve adaletsizlikleri, liyakatsızlık ve kayırmacılıkları topluma verdiği zarar oranında eleştirilmesinden, bu uygulamaların -lafta değil gerçekte- ciddi önlemlerle ortadan kaldırılmasından geçmektedir. d) Devrimciler için, kimden ve nereden gelirse gelsin, haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı çıkmak, varoluşsal, temel bir ilkedir.

Doğaldır ki bu durumda benim eleştiri konusu yaptığım, kendi bağımsız devrimci mevzisinden değil de AKP / Cumhur İttifakı mevzisinden yürütülen Atlantik karşıtı siyaset ve tavırlar da “sol” ya da “ilerici” olarak değerlendiriliyor herhalde. Kafamı karıştıran, savunduğum fikirlerin kimi arkadaşlarca sağ, kimilerince sol olarak tanımlanması değil. Günümüz Türkiye koşullarında bunların fazla açıklayıcı, ikna edici bir değeri olduğunu da sanmıyorum. Çünkü sağ ve sol, ileri ve geri kavram ve değerleri içerik olarak önemli değişimler geçirdi. Dolayısıyla sorun, bunların eski içerikleriyle sınıfsal ve ideolojik olarak günümüz gerçekliğini ne kadar doğru açıklayabildiği, toplumsal üretici güçlerin, emeğin ve bir bütün olarak ulusun bağımsızlık, gelişme ve özgürleşme dinamikleriyle ne kadar uyumlu olduğu sorunudur. Daha açık ve başka deyişle, sol ve sağ’ın anlamlarında, tam zıddına dönüşmeyi de içeren bir değişmenin belli sınırları ve sınıfsal-ideolojik temelleri olması gerekmez mi?

Örneğin; bütün gericiliklerin merkezi olan ABD emperyalizmi ile işbirliğini, Atlantik stratejisi içinde yer alamayı savunan, CHP yönetimini gaspetmiş neoliberal Sorosculara, onlar kendilerini ne kadar “sol”, “ilerici” olarak tanımlarsa tanımlasın, sol, ilerici diyebilir miyiz? Kendilerine hâlâ “sosyalist” ve “devrimci” diyen ve bütün varlık koşulları ABD piyonluğuna bağlanmış olan PKK/HDP ve onun kuyruğundaki “Sol”a gerçek anlamda sol, devrimci demek mümkün mü? Peki, kendilerini hiçbir zaman sol olarak tanımlamayan, kendilerini muhafazakar ve sağ olduklarını ifade eden, gerçekte de dayandıkları sınıfsal güçler ve ideolojileri açısından da öyle olan siyasal güçlerin, ideolojik ve stratejik olarak değil, ama taktiksel olarak ABD’ye karşı çıkıyor olmaları, onların nesnel olarak ilerici, devrimci olmaları için yeterli mi? Dikkat edilirse buradaki ölçütümüz, herhangi bir siyasal yapının kendi için kullandığı sıfat değil, onun ulusal-toplumsal gelişmedeki ilerleten ya da gerileten, engelleyen toplumsal-siyasal konumudur.

Kuşkusuz burada çok önemli bir ayrıntı var. O da şu: İdeolojik ve stratejik olarak solda ya da sağda yer alan bir siyasal yapı ve kişi, günlük pratikte, veya taktiksel planda siyasal kimliği ile çelişen, sol iken sağa, sağ iken sola hizmet eden eylemlerde bulunabiliyor. Bunlar, hatasız kul olmaz misali, temel siyaset ve çizgilerdeki hatalar ya da sapmalardır ve maddenin ve toplumsal gerçekliğin kabul edilebilir kuraldışılıkları olarak yadsınmaz olgulardır. Üstelik, siyasal ve kültürel birçok alanda ciddi bir zihinsel-kültürel kaosun yaşandığı ülkemizde, kısa vadeli, dar bir perspektiften bakıldığında ya da geçmişin siyasal-kültürel kalıplarına takılıp kalındığında yaşanan süreçte saflaşmanın aldığı yeni biçimleri anlamak zor. Gerçekten şaşırtıcı bir şekilde sol ve ilerici ile sağ ve gericinin, yobazlık, hurafe, bağnazlık kavramlarının yer yer bir birinin yerini aldığını, birbiriyle içiçe geçtiği söyleyebiliriz. Daha da vahim olanı ise, neredeyse her şeyin medyatik hormonlanmayla yapaylaştığı ve sahteleştiği; özgün içeriğinden farklılaşıp ve başkalaştığıdır. Ne yazık ki devrimcilik ve solculuk kavramları da, sözkonusu başkalaşma ve çürümede paylarını almış, modern çağda aldıkları toplumsal-ideolojik içerikten büyük ölçüde uzaklaşmıştır.


Siyasal yapıların ya da kişilerin düşünce ve davranışlarını doğru tanımlayabilmek için en başta kendi ölçütlerimizin sağlam ve tutarlı olması gerekiyor. Üstelik bunlar, en azından son kırk yılın, büyük altüst oluşlarını ve büyük stratejik değişimlerini, toplumsal ve kültürel yaşamdaki dönüşümleri içeren sürecinde sınanmış olmalıdır. Daha doğrusu, ideolojileri, siyasetleri ve kişileri, sol-sağ, ilerici-gerici, devrimci-karşıdevrimci olarak tanımlarken ölçütümüz ne olmalı, geçmişteki ölçütler ve tanımlar bunun için yeterli mi? Günümüzde sağlam, tutarlı, inandırıcı ve sonuç alıcı bir ideolojik ve siyasi tartışma yapabilmek için bu sorulara doyurucu yanıtlar verilmesi gerekmektedir.

Son on yıllık süreçte özellikle AKP’nin ABD işbirlikçiliğinden belli ölçüde uzaklaştığı, CHP yönetiminin ABD ile işbirliğini giderek pekiştiren güncel siyaset ve taktiklerindeki sözkonusu değişiklikler, deyim yerindeyse at izinin it izine karıştığı, ideolojiyi siyasetten, stratejiyi taktikten ayırmanın zorlaştığı bir zihinsel kaos tablosu yarattı. Günlük siyasetin ideolojiyi, taktiğin stratejiyi yediği bir süreç ve bunun yol açtığı ciddi yanılgılar yaşanmakta. Örneğin, AKP’nin siyasal İslamcı ve Kemalizm karşıtı stratejik hedeflerinde en küçük bir değişiklik olmadığı halde, taktik plandaki bazı olumlu adımlarının stratejik değişiklikmiş gibi yorumlanması ve ondan daha ileri antiemperyalist adımlar beklenmesi bu yanılgılardan biridir. Kuşkusuz insanlar değişebilir, ancak onun da bir sınırı vardır; o sınır sınıfsal-ekonomik ve ideolojiktir. Şu yaşadığımız ekonomik kriz ve Suriye krizine karşı siyasal iktidarın yanlış ve felaket getirici bir potansiyel taşıyan siyasetleri, gerisindeki, çoktan Türkiye için büyük maddi-manevi yıkımlara ve bedellere mal olacak, vurguncu, rantçı mafya ve tarikat çıkarlarına dayanan, İhvancı sınıfsal-ideolojik karakteri gösteren bir turnusol kağıdı niteliğindedir.

İdeoloji ve strateji deyince, öyle genel evrensel, soyut tanımlara ve açıklamalara gerek yok. Türk Devrimi’nin bir programı ve stratejisi vardır; gelişmiş biçimi de Kemalizm’in Altı Ok programıdır; bugün bu programın en tutarlı temsilcisi Vatan Partisi’dir. Bilindiği gibi Altı Ok programı, Fransız Devrimi’ne ve Avrupa-ABD ulusal demokratik devrimlerine öncülük eden devrimci burjuvazinin ideolojisi ile Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Sovyet emekçilerinin Bilimsel Sosyalist ideolojisini Türkiye gerçekliğinde sentezleyen bir programdır. Türk Devriminin bütünlüğü içinde karşıdevrimin program ve stratejileri de, emperyalizmle işbirliği yaparak Türk Devrimini önlemek ya da, bunu başaramayacağı için, bastırmak, saptırmak ve yozlaştırmaktır. Bu, bütün dış ve iç etkenlere rağmen Türkiye’nin en temel gerçeğidir. İşte, emperyalizme piyonluk yapan FETÖ, PKK/HDP gibi kuvvetleri dışta tutarsak, Türkiye’deki bütün siyasal kuvvetlerin tanımını, söz konusu bu iki temel program ve strateji karşısındaki duruşlarına göre yapmak gerekmektedir.

Bütün bunlara rağmen, siyasetlerin gerisindeki ideoloji ve strateji önemsenmeden, eski biçim ve içerikte sağ-sol, ilerici-gerici, devrimci karşıdevrimci kavramlarının değiştiği, bu nedenle bu adlandırmalara gerek olmadığı, durum, olgu neyse öyle adlandırmak gerektiği ileri sürülebilir. Böyle bir yaklaşım, genellikle liberalleri, İslamcı ve Ülkücü milliyetçi çevreleri sevindirse de Türkiye’deki ve dünyadaki nesnel, çağdaş ve gerçek ideolojik-kültürel saflaşmayı / kamplaşmayı ortadan kaldırmıyor ve önümüzü aydınlatmayıp aksine karartıyor. Bilimsel Sosyalist devrimciler ise, konjonktürel, günübirlik, gelip geçici ve yüzeysel analiz ve belirlemelerle asla yetinemez. Dolayısıyla bu, görünüşe aldanmak ve günü / günceli kurtarmaktan başka bir anlam taşımıyor. Daha önemlisi, gerçekliğin yerine kafamızda kurguladığımız, olmasını istediğimiz keyfi, öznel modelleri, niyetleri önümüze koyarak kendimizi kandırmaktan öteye gitmez.

Başka deyişle, dünyayı kökten değiştirecek, ayakları yere basan derin, kapsamlı, her yeni ve somut durumda yenilenen güçlü teoriniz, bunu toplumsal bir kuvvete dönüştürecek enerji, irade, öngörü ve sabrınız yoksa, bütün çabalar boşa gitmeye mahkumdur. Ya da kaçınılmaz olarak ve çarpıtılıp yozlaştırılarak başka kuvvetlerin değirmenine su taşır.

Sınıflı toplumlar var olduğu ve sınıf mücadeleleri sürdüğü müddetçe toplumsal, ideolojik-siyasal ve kültürel saflaşmalar, kamplaşmalar da kaçınılmaz olacaktır. Yarım aydın, okumuş cahil / öğretilmiş cehalet cenneti Türkiye’de bu temel doğrular hâlâ büyük çoğunluk tarafından bilinmemekte ve önemsenmemektedir. Ne var ki, son kırk yıllık, ve en son cehaletin iktidarı ile sonuçlanan, sandık demokrasisi tuzağını kırıp aşmak çok önemli bir mücadele konusudur. Bunu için de kitleler “kafayı duvara vurarak öğrenme” deneyimini yaşarken potansiyel aydın ve öncülerin bu gerçeği bütün kapsam ve derinliğiyle kavramaları ve aydınlatma görevini yerine getirmeleri bir zorunluluktur.


Türkiye’nin yaklaşık 100-150 yıllık tarihine baktığımızda gerek emperyalizm gerek ulusalcılık, devrimcilik, gerekse bunların toplumsal-ekonomik içeriklerinde ve ideolojik niteliklerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Emperyalizmdeki “İngiliz” damgasının yerini, kısa bir Alman emperyalizmi döneminden sonra, “ABD” damgasının alması dışında…

İdeolojik ve stratejik düzlemden bakıldığında, Fransız Devrimi ile insanlığın yüce amaçlarının bayrağına yazılan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” şiarı, içinde yaşadığımız modern çağda hâlâ yol gösterici niteliğini koruyor. Komünist Manifesto‘nun yayınlandığı 1848’den bu yana Bilimsel Sosyalistlerin bu bayrağı burjuvaziden devralıp taşımaya devam ettiği de tartışmasız bir gerçekliktir. Peki günümüzde değişen nedir? ‘Sol’ ve ‘Sağ’, ‘ilerici’ ve ‘gerici’, ‘devrimci’ ve ‘karşıdevrimci’ kavramları anlamlarını mı yitirdi ya da bazılarının zaman zaman dile getirdiği gibi birbirleriyle yer mi değiştirdi? Kuşkusuz, evrensel olarak aydınların, hele hele Türk aydının temel bir özelliğidir: Teoride çok güzel, mükemmel program ve stratejiler üretiriz, bu bizim görevimizdir. Ancak iş bunu halka benimsetip maddi-toplumsal bir güce dönüştürmenin çileli, sıkıntılı, sabırlı pratiğine geldiğinde, sanki bir bilinmezlik, tanımsızlık alanına giriliyor. Oysa her şey gün gibi apaçık ortadadır. Yani teoride halkı tanımaya ilişkin binlece sayfa yazarız, ama gerçekte onu hala tanımadığımız ortaya çıkar. Aceleciliğimiz ve sabırsızlığımızdan mıdır, hemen istediğimiz sonucu alamayınca çabucak öfkelenip, halka kızıp havlu atmamızdan, ya da haklı çıkmak için sağa sola saldırıp yalnızlaşmanın özel hazzına olan aşkımızdan mıdır neden, sonuçta başarısızlık kaçınılmazdır…

Aydınlık’ta Hüseyin Karanlık’ın “Solda 50 yıllık iki çizgi mücadelesi” tanımlamasına Ali Karşılayan’ın “iki çizgi mücadelesi sol’da değil, sosyalistler arasında yaşandı” düzeltmesi, kavram ve tanım kargaşalığının en azından kapsam olarak sürdüğünü, dahası bazı tutarsızlıkların yaşandığını gösteriyor. Şöyle açıklayalım: Öncelikle tarihsel bir olgunun gerçekçi yansıtılması açısından Ali Karşılayan’nın haklı olduğunu belirtelim. Çünkü bu, geçmiş bir deneyimi doğru dersler çıkarmak için bugüne doğru yansıtmak açısından önemli. Ama diğer yandan, çerçevenin CHP’deki Atatürkçü, Kemalist kitleyi de kucaklayacak şekilde geniş tutulması, yani MDD’nin iki ana tarihsel bileşeni olarak Kemalistler ve Bilimsel Sosyalistlerin vurgulanması, bugünün daha gelişkin ve doğru programatik ve stratejik kavrayışı açısından anlamlı.

Çünkü, “50 yıllık solda iki çizgi mücadelesi” demek, doğal olarak biz soldayız, solun temsilcisiyiz demektir. Sol’un elli yıllık muhasebesini yapıyoruz demektir bu. Böylece biz, solun mirasçısıyız, bu tartışmayı da elli yıllık mirası temsil etmeye aday bütün kendine solcuyum, devrimciyim diyenlere açıyoruz denmektedir. Çerçeve böyle çizilir ve tanımlanırken, Vatan Partisi saflarındaki, her türlü “sosyalist” sol çevrelerden olduğu gibi, Atatürkçü soldan da umudunu kesen, antiemperyalizmin ancak AKP-MHP blokunda yer almakla sürdürülebileceği ve ancak onların tabanından üye kazanılabileceği gibi hayaller ve yanılgı içinde olanlara ne demeli?

Çelişki ve tutarsızlık şurada: İdeolojik ve programatik olarak Bilimsel Sosyalist -genelde sol, özelde devrimci- ilke ve değerlere göre kendimizi tanımlarken, gerek ideolojik ve stratejik planda, gerekse günlük siyasette bunlara en uzak konumdaki siyasi partilerle ittifakın ötesinde birliktelikler savunulabiliyor. Bu ittifakı meşrulaştırabilmek için gerek Suriye siyasetinde gerekse ekonomik kriz başta olmak üzere, temel iç politika konularında Atlantik sistemi ile Avrasya arasında Abdülhamitçi bir denge kurarak günü kurtarmaya çalışan AKP iktidarını peşine takınılıyor. AKP’nin Kemalizm ve Cumhuriyet karşıtı stratejik duruşu, bugünün en kritik sorunu ekonomik krize karşı biricik çözüm olan üretim ekonomisine geçmeyi -inşaat sektörüne dayanan sınıfsal çıkarları gereği- engelleyen ve vatan savunmasını baltalayacak bir çöküşün kıyısında milleti oyalayan, İhvancı, yıkıcı, toplumu kamplaştırıcı siyasetleri görmezden gelinmekte, yumuşatılmakta, bazı olumlulukları ise abartılmaktadır.

Yanıtlanması gereken sorular şunlardır:

 

  1. İster Batı’da olsun ister Doğu’da, özellikle de Doğu’da/Avrasya’da Fransız Devrimi ile bayraklaştırılan Aydınlanma ilke ve değerleri; akılcılık, bilimsellik, ilerleme, ulusal egemenlik, laiklik ilkeleri vb. değişti mi? Değişmediyse, maddi toplumsal koşulları bütün derinliği ve kapsamıyla devam eden yukarıdaki ilke ve değerlerce belirlenen solcu-sağcı, ilerici-gerici, devrimci-karşıdevrimci saflaşmaları önemini daha da güçlü bir şekilde korumaktadır. Bu durumda varlık nedeni, stratejisi bu ilke ve değerlere karşı çıkma temelinde belirlenen siyasal İslamcı, Türk milleti kimliğini reddeden, Kemalizm düşmanı güçlerle, taktiksel yanyana gelişler mümkün olsa da, stratejik işbirliği yapılabilmesi mümkün mü?

 

  1. 20. yüzyılın bütün deneyimlerinde ve bugün en başta Suriye’de olmak üzere Mısır’da, Cezayir’de, Tunus’ta kanıtlandığı gibi, Kemalist ilkelere karşı olan hiçbir hareketin antiemperyalist olamayacağı gerçeği Türkiye’de geçerliliğini yitirdi mi? Bu ilkeyi geçersizleştirmeye çalışan İhvancılığın ve Türkiye’deki temsilcilerinin, bütün Batı Asya coğrafyasında geldikleri konum açık değil mi?

 

  1. Altı Ok’un, Cumhuriyetçilik ve Laiklik dışındaki bütün ilkelerini (Halkçılık, Devletçilik, Milliyetçilik, Devrimcilik), özelleştirmeyi, etnik bölücülüğü ve ABD-AB ile iş birliğini savunarak pratikte çiğneyen, geçersiz kılan neoliberal CHP yönetiminin solculukla, ilericilikle en ufak bile ortak yanı olabilir mi? Türkiye’de eğer kitlesel bir Atatürkçülük varsa ve her önemli CHP toplantısında “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” diyen bu kitlenin ezici çoğunluğunun oyunu CHP’ye verdiği ve CHP tabanını oluşturduğu da bir gerçekse, ortada iki CHP olduğu açık değil mi? Bu durumda, Atatürkçü devrimcilerin, bütün milleti kazanmayı ihmal etmeden, siyasetlerini ve söylemlerini öncelikle bu kitleyle birleşmeyi, onları kazanmayı dikkate alarak oluşturmaları gerekmiyor mu?

 

  1. Türk Devriminin programı ve stratejisiyle, dolayısıyla onunla bütünleşen bir ideoloji ve kültürle -bu program ve ideolojiyi, MDD, Kemalist Devrim ya da Altı Ok ilkeleri olarak tanımlayabiliriz- şekillenmiş, 2007’den 2013’e Cumhuriyet ve Silivri eylemleriyle en etkin biçimde bunu kanıtlamış, ama her zaman olduğu gibi yanılgılar ve aldatılmışlıklar içinde oraya buraya savrulan, Atatürkçü ve ilerici, sol kitleden kopmanın, ona güvenmemenin nasıl bir gerekçesi olabilir? Hangi stratejik yetersizliğin, ufuksuzluğun ve hangi dar, sekter-dışlayıcı mantığın ve anlayışın ürünü olabilir bütün bunlar?

 

  1. Gerek ideolojik olarak gerekse temel siyasetlerinde, Kemalist Devrim karşıtı Tayyip Erdoğan’la Afgan Kralı Emanullah Han karşılaştırılabilir mi? Bilindiği gibi, gerek İngiliz emperyalizmine karşı verdiği kararlı ulusal savaşıyla, gerekse Mustafa Kemal’i birebir örnek alarak gerçekleştirmeye çalıştığı aydınlanma, çağdaşlaşma, laiklik, sanayileşme, kadına özgürlük reformlarıyla bilinen, Lenin’in sözünü ettiği “gerici İngiliz İşçi Partisi”ne karşı, “ilerici Afganistan Kralı” olarak 20. yüzyıl devrimler tarihine geçmiştir.

Aynı soru Çan Kayşek için de geçerlidir. Çan Kayşek, Sun Yatsen’in ölümünden sonra Çin ulusal partisi Komintang’ın başkanıdır. Onun karşı devrimciliği ulusal devletin dayandığı çağdaş ve laik temelleri yıkmak, toplumu yeniden orta çağa döndürmek değildir. O, toprak ağalarıyla iş birliği yapmış ve toprak devrimine karşı çıkmıştır; toprak devrimine öncülük eden komünistleri ezmeye çalışırken Japon işgalini baltalar duruma düşmüştür. Aynen bizdeki, 1945’lerden sonra ve 1950’de toprak ağalarının emperyalizm işbirlikçisi kapitalistle birlikte gerçekleştirdikleri karşıdevrim gibidir. Aralarındaki fark, birincisinin silahlı savaşla, ikincisinin siyasetle sürdürülmüş olmasıdır. Yani Çan Kayşek’in bizdeki karşılığı Bayar-Menderes olabilir, Demirel olabilir ancak, Tayyip Erdoğan değil.

 

  1. Temel amacı devrim olan bir partinin, ideolojisi, programı ve günlük siyasetleriyle, bütün propaganda ve eylemleriyle, birincil hedefi iktidar olmak ve bunun için de bütün eylemli-örgütsel çalışmalarının biricik amacı kuvvet toplamak değil midir? Bu bağlamda parti, günlük siyasette gerek taktiksel ve söylemsel, gerekse örgütsel hatalarından dolayı ya da başka nedenlerle güçlerinin önemli bir kısmını kaybetmişse bunun nedenlerini bütün yönleriyle tartışıp çözümlemek zorunda değil mi? Başka deyişle, devrimci bir parti bütün siyaset ve taktiklerini, hangi biçimde ve koşulda olursa olsun, kendi bağımsız kuvvetlerini yaratma hedefiyle geliştirmek ve uygulamak zorunda değil mi? İster vatan savaşı olsun, isterse başka bir hedef, güç toplamaya, dolayısıyla örgütsel sorunlara ilişkin öncelikleri, görevleri, hassasiyetleri ve bunu gerektirdiği bazı incelikleri önemsememek ya da ihmal etmek, bir yerde temel görevini, hatta kendi varoluş nedenini ortadan kaldırmak anlamına gelmez mi?

 

  1. Son olarak; antiemperyalist olmak nedir? Kemalizm’e, Kemalist Devrime karşı çıkarak -gelip geçici, göstermelik değil- gerçekten tanımı ve dikkate alınmayı hak eden tutarlı bir antiemperyalist ya da vatansever olunabilir mi? Dahası, sadece ABD karşıtı olmakla yetinmek devrimci ve genel anlamda solcu olmak için yeteli mi? 20. yüzyılın bütün pratiklerinde varoluşları ve güçlenmeleri tamamen emperyalizme bağlı olan tarikat ve cemaatlerin antiemperyalist olması mümkün mü? Yine varlığı ve iktidarı ABD merkezli küreselci dolar ve ihale vurguncusu, rantçı, mafyatik ve tarikatçı-İhvancı güçlere bağlı olan ve bütün pratikleriyle kesinlikle onlardan bağımsız hareket etmeyen bir siyasi yapının antiemperyalist olması düşünülebilir mi?

Devrimciler, yurtseverler açısından daha da çoğaltılabilecek yukarıdaki soruların çözüm anahtarı nedir, nerededir? En başta, devrimcilik, solculuk kavramlarının geçmişten günümüze aldığı anlam ve içeriğin yeniden anımsanarak güncel bir içerikle yeniden bilince çıkarılması ve çok yönlü, geniş ufuklu kavranmasındadır öncelikle. Çünkü, günümüzün hâlâ yükselen eğilimi ister sağda ister solda, “öğretilmiş cehalet”tir, “bilir bilmez”liktir. Yani, kültürel planda “cehaletin iktidarı”nın yaşandığı bir budalalaşma, sıradanlaşma, sığlaşma ve hödükleşme süreci yaşanmaktadır. Öyle görülüyor ki, cehaletin iktidarı sadece AKP ile sınırlı değildir. Bu nedenle tarihsel ve toplumsal gerçekleri, bunlarla sarmalanmış ideolojik ve kültürel sorunları, bırakalım derinlemesine, asgari düzeyde bile olsa kavrayacak irade, istek, bilinç ve çabanın en düşük düzeyde yaşandığı; öte yandan bunun mutlaka ve mutlaka aşılması gerektiği görülmektedir.

Üstelik hızla değişen, özellikle de egemen medya üzerinden sistemli ve bilinçli bir şekilde değiştirilen ülke sorunları gündeminde temel, tarihsel ve stratejik olan şeyler, gündem dışına kovulmakta, önemsizleştirilmektedir. İnsanların dikkati ağaç üzerine odaklanırken orman unutulmakta, unutturulmaktadır. Oysa, ağaçsız orman, ormansız ağaç düşünülemez; bu, esas ile tali, parça ile bütün arasındaki zorunlu ilişkiyi gösterir. Vatan Savaşının bütün aciliyet ve öncelikleri, devrimci bir siyaset açısından bu ideolojik ve stratejik temel hedefleri önemsizleştirmeyi, yok saymayı gerektirmez. Tam aksine, vatan savaşı süreci ve onun başarısı, nesnel olarak devrimci bir durumun özelliklerini taşıyan bugünün gerçekliğinde, devrimin öznel stratejik dinamiklerinin çok daha yoğun bir şekilde gündeme getirilmesini, vurgulanmasını gerektirir.

Toparlarsak, insanlığın ezici çoğunluğunu oluşturan ezilen ve gelişmekte olan uluslar dünyasında, özgürleşmenin, üretici güçlerin toplumsal ve kültürel, yani ulusal ve demokratik gelişmesinin önündeki iki büyük engel, emperyalizm ve feodal orta çağ güçleridir. Böylece solculuğun ve devrimciliğin iki temel koşulu ortaya çıkmaktadır:

Birincisi; koşulsuz emperyalizme karşı sonuna kadar mücadeledir. Bunun anlamı ve içeriği çok önemlidir. Çünkü önüne gelen antiemperyalist olduğunu söylemekle birlikte pratikte bunun gereğini yapanlar oldukça az sayıdadır. Bu nedenle günlük siyasette ve medyada sahtesinden uzlaşmacısına ve “ama”cısına kadar farklı derecelerde sözde  antiemperyalizmlere tanık olmaktayız. Kuşkusuz, AKP’nin, Tayyip Erdoğan’ın söylemlerine ve tavırlarına da yansıyan, bu sözde ABD karşıtlığıyla sınırlı “antiemperyalizmlerin” çoğu görünüşte ve sahtedir; taktiksel ve geçicidir. Her şeye karşın bunlar, çoğu lafta bile kalsa sonuçta olumludur. Ancak bunların, halktaki ve ulusal kuvvetlerdeki anti Amerikan tavrın inişlerine ve çıkışlarına, Avrasya güçleri ile Atlantik güçleri arasındaki stratejik dengelere göre değişen güvenilmez, istikrarsız, tutarsız nitelikte tavırlar olduğunu da unutmamak zorundayız.

Tutarlı, samimi bir ntiemperyalizm ise, bir sistem olarak kapitalist-emperyalist sistemden köklü bir kopuşu savunmaktır; bunu kararlı ve net olaraksiyasal stratejinin hedefine koymaktır. Daha somut anlamı, ABD ve AB’den, özellikle Atlantik sisteminin en önemli kurumları NATO’dan, ekonomik, siyasal ve kültürel olarak bağımsızlaşmaktır. Kendi ulusal kimliğinle, bağımsız sanayileşmenle, kendi tarihine ve coğrafyana uygun bölgesel dayanışma birliklerinle bunu sağlam temellere oturtma kararlılığındır. Dahası antiemperyalizm, ezilen bir dünya ülkesinde, Mustafa Kemal’in de vurguladığı gibi, özünde aynı zamanda antikapitalizmdir. Selefi İslamcıların, İhvancıların yaptığı gibi, emperyalizmin bazı biçimsel görünümlerine karşıtlıkla sınırlı, yüzeysel, yanıltıcı ve uzlaşmaya her an açık, hatta temeli uzlaşmaya, işbirliğine dayanan, bir ABD ya da Batı düşmanlığı değildir antiemperyalizm. Müslüman Kardeşlerin ve AKP’nin bütün pratiği kesinlikle bundan başka bir şey değildir.

Emperyalizme karşı mücadele solculuğun, devrimciliğin tartışmasız birincil, vazgeçilmez koşuludur. Diğer deyişle, özellikle CHP’nin başındaki Sosyal Demokrat ve diğer PKK yandaşı “sosyalist”lerin yaptığı gibi kendini ve toplumu kandırarak yapılan solculuk, yapay, günü kurtarmaya hizmet eden, küreselci yanılgılar, çıkar hesapları ve AB fonlarıyla donatılmış sahte bir solculuktur.

Burada çok önemli bir nokta şudur: Gerçek anlamda emperyalizme karşı çıkmadan istendiği kadar aydınlanmacı, demokrat, laik, hatta aktif “işçi sınıfı devrimcisi/sosyalisti” olunsun, bütün bunlar, sol-ilerici, devrimci olmak için yeterli değildir. Kısacası, ezilen bir dünya ülkesinde antiemperyalizm sol/cu olmak için vazgeçilmez temel koşuldur. Ezilen bir ülkede devrimci kimlik tanımının birinci maddesidir, o yoksa diğer maddeler geçersizdir. Antiemperyalizmi ve ulusal bağımsızlığı içermeyen bütün solcu-ilerici söylemler, iddialar, ne kadar parlak, etkili olursa olsun, anlamını, geçerliliğini yitirir, içi boş, sahte söylemlere dönüşür.

İkinci koşul; özellikle ülkemizde de bütün boyutlarıyla yaşadığımız gibi, mafya ve tarikat sistemi olarak iktidarı ele geçiren ortaçağ toplumsal-ekonomik ilişkilerine, ideolojisine ve kültürüne karşı aydınlanma-çağdaşlaşma ve demokrasi mücadelesidir. Dikkat edilirse, siyasal İslam biçiminde orta çağ sisteminin iktidar olması, tamamen 12 Eylül’le başlayan başında ABD’nin olduğu küresel karşıdevrim projesinin bir uzantısıydı. O nedenle burada tayin edici olan iç gericilik ya da yerel ortaçağ güçleri değildir; dış gericilik, yani emperyalizmdir. Ama, yaslanacağı, taşeron olarak kullanacağı yerli sınıflar olmadan da ideolojik kültürel ve siyasal egemenliğini asla kuramaz, istikrarlı bir temele oturtamaz.

Bu iki koşul aslında yeterlidir; ancak çok önemli bir sorun daha vardır. Sadece karşı olmak yetmez; çözüm ve çıkış seçeneğini de üretmek zorundayız. Nasıl bir toplum ve iktidar önerisi ya da seçeneğiyle emperyalizm ve ortaçağa karşı çıkıyoruz? Bunun yanıtı da en az diğerleri kadar tayin edicidir. Emperyalizm ve işbirlikçilerinin yüz yıldır ezilen dünyaya önerdikleri şey, bütünsel bir paketti. Çok ince düşünülmüş, planlanmış bu bütünsel paketi uygulayarak emperyalizm, bizim gibi ülkeleri uzun süre köleleştirip sömürge ve yarı-sömürge statüsünde tutabildi. Bütün bu nedenlerle, o paketleri geçersiz kılan ve aşan, toplumu özgürleştirip ilerleten bir seçenek sunmak devrimciliğin vazgeçilmez üçüncü temel koşuludur. Seçenek sunmayan bir solculuk, sistem içinde kalmaya ve öğütülmüş, dişleri sökülmüş ve sistemin “muhalif” bir süsü olmaya mahkumdur. Nedir bu seçenek? MDD stratejisinde ortaya konduğu gibi bu, toplumun %95’ini oluşturan emekçilerin çıkarlarını ve özlemlerini esas alan ulusal demokratik bir halk iktidarıdır. Vatan Partisi program ve stratejisi bu devrimci seçeneğin bugün biricik ifadesidir.


Yaptığımız bu kavramsal tanımlamaların günümüz Türkiye gerçekliğinde karşılığının ne olduğunun ayrıntısına gelince, en başta şu noktayı aydınlatmamız gerekiyor. Yukarıda vurgulandığı gibi, Vatan Savaşı sürecinde kendini sadece ABD karşıtlığıyla sınırlayan, başka toplumsal sorunların çözümünü esas olarak iktidara havale eden, onun insafına bırakan bir solculuk / devrimcilik, Türkiye’nin bugünkü siyasal, toplumsal gerçekliğinde pek inandırıcı değildir. Türkiye’nin devrimci dinamiklerini toparlayıcı, birleştirisi bir güven vericiliğe sahip değildir. Başka deyişle, solculuğun birinci ilkesi (esas olan) tek başına alınıp, ikincil, üçüncül (tali olan) ilkeleri güncelin, konjonktürün sığlığına, tek yanlılığına hapsedilip önemsizleştirilerek bir sonuç alınamaz. Yani iç cepheyi güçlendirme mücadelesi önemsizleştirilerek, yanlışların, haksızlıkların ve adaletsizliklerin üstü örtülüp görmezden gelinmesi, böylece AKP iktidarının desteklemesi suretiyle, milli hükümetin oluşması da Vatan Savaşının başarıya ulaşması da zordur.

Bunun önündeki en büyük engel ise, son üç yıldır yaşandığı gibi, Cumhurbaşkanı danışmanlarıyla iktidarı paylaşan İhvancı çete, ABD işbirlikçisi dolar ve rant vurguncuları ve tarikatçı güçlerdir. Bu İhvancı çete, Tayyip Erdoğan’ın yol arkadaşları, dava arkadaşlarıdır, AKP ikidarının çekirdek ya da “derin devlet” gücüdür; Erdoğan onlardan asla vazgeçemez, vazgeçerse iktidarları biter, siyasi varlıkları sona erer. Bu nedenle, onların milletleşmeye, milletin birliğine, iç cepheyi bölen ekonomik-siyasal, kültürel programları büyük bir engeldir. Hatta onlar, bugün Türkiye’nin bağımsızlığının, vatan savunmasının temel güvencesi olan, ekonomik krize karşı planlı bir devletçiliği, karma ekonomiyi giderek zorunlu kılan Üretim Devrimini gerçekleştirmenin en kararlı düşmanlarıdırlar.

Dolayısıyla, devrimciliğin birincil koşulunu, yani antiemperyalizmi, Vatan Savaşını, ikincil koşul olan (sahte değil, gerçek anlamda) ulus ve Cumhuriyet düşmanlığına karşı mücadeleyle birleştirmeden inandırıcı, güven verici ve birleştirici bir devrimcilik/solculuk yapılamaz, Milli Hükümete ve Vatan Savaşının zaferine ulaşmak da olanaklı görünmüyor. Son beş yıllık dönemde ve yaşamakta olduğumuz çok yönlü ve derin ekonomik kriz sürecinde açıkça görüldü: İç cephede ulusun birliğini gerçekleştirecek siyasetler ve bunların temelini oluşturan asgari ekonomik direnme gücü, dış cephede ilerlemenin ve başarının vazgeçilmez koşulu haline gelmiştir; kuşkusuz tersi de aynı şekilde doğrudur. Bu nedenle, AKP’nin ve dayandığı sınıfların karşıdevrimci, bölücü ve çökertici programları cepheden teşhir edilip mahkûm edilmeden CHP’nin başını çektiği Atlantikçi projenin püskürtülmesi mümkün olmadığı gibi, devrimci bir kuvvet merkezinin oluşturulması da zordur.

Kaldı ki, Tayyip Erdoğan ve AKP’den daha da olumlu tavır ve uygulamalar bekliyorsak eğer, bunun yolu, ne olursa olsun onlara açık çek verip sırtlarını sıvazlamak, haketmedikleri övgüler yapmak değildir; aksine ihanete varan suçlarını, haksızlık ve adaletsikliklerini hak ettikleri sertlikte eleştirmek, teşhir etmektir. Çünkü, 17 yıldır onlarca kez tanık olduğumuz AKP siyasetlerinin esasını şu meşhur çakal taktiği oluşturmaktadır. Önce kamuoyuna bir yoklama çek, tepki yoksa devam et; tepki zayıf ya da orta derecedeyse bekle bir süre sonra tekrar dene; tepki şiddetliyle uzun bir süre için geri çekil, hatta hiç böyle bir şey olmamış, açıklama yapılmamış, uygulamaya girişilmemiş gibi sureti haktan görün…

Sonuç olarak, devrimciler için her şey gelip bir kuvvet, bir güç ve çekim merkezi oluşturmaya dayanıyor. Evet, unutmayalım, “sözün bittiği yerdeyiz, artık eylem zamanı!” diyeli çok oldu. Eylem zamanı demek, hasat zamanı, ektiğimiz tohumların ürününü toplama zamanı demektir; daha parti diliyle konuşursak, kadroları değil, kitleleri, örgütlenme zamanı demektir. Bu yapılmaz, burada bir sonuç alınmazsa, bir parti için daha önce yapılan ideolojik, siyasi her şey havada kalmakta, içi boş bir çabaya dönüşmektedir. Peki, örgütlenecek insan nerede? İşte bütün sorun burada!.. Öncelikle onlar siyasal ve ideolojik olarak kazanılmış olmalıdır. Onları da kaybettikse, öncelikle oturup derin derin bunun muhasebesini ve gerekli özeleştirisini yapmaktan başka çare yoktur.

Ağacı görüp ormanı görmeyen, bu nedenle çekim gücü olan kendi bağımsız stratejik mevzisini -teoriyle, propaganda söylemleriyle değil, yarattığı ve yaratması gereken yetkin kadro gücüyle, üye ve taraftar kitlesiyle- oluşturma kararlılığı ve iradesi, devrimciler için günümüzün hayati önemdeki bir sorunudur. Aksi halde, bağımsız devrimci mevziyi, günübirlik siyaset çarkında “kırk satır” ya da “kırk katır” seçeneklerinden birinin ya da öbürünün yanında yer alarak sorgulanır hale getiren tavır ve siyasetlerle bir yere varmak, hele devrimci değerleri korumak ve devrimci bir geleceğe ilerlemek olanaksızdır.

Mehmet Ulusoy

6 Kasım 2019

 

 

 

 

 

Etiketler

1 thought on “Sol-sağ saflaşması anlamını yitirdi mi?

  1. Emeğinize, kaleminize sağlık üstadım. Büyük bir emek ve birikimle kaleme aldığınız değerli ve aydınlatıcı analiz , görüş ve eleştirileriniz umarım ilgili kişi ve çevrelerce dikkate alınır. Bence de Vatan Partisinin programı ile Türkiye ayağa kalkar ve kalkınır. Ancak belirttiğiniz gibi , Türkiyenin başına belâ olan AKP iktidarını desteklemeyi bırakıp, emekçi halkı kucaklayıp kazanacak devrimci bir siyasetle bunu başarabiliriz. Halkımız güvenilir , tutarlı, birikimli, mücadeleci , açık sözlü, vicdanlı ve adaletli, dürüst bir önderlik bekliyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir