anne oğul

Sevinç Patlaması

Celal Ulusoy

Kütüphane tenhaydı; iki elin parmakları kadar bile öğrenci yoktu. Boş masalar arasında, lambaların soluk ışıkları dolaşıyordu. Bu normal bir durum değildi, ama şaşılacak bir tarafı da yoktu. Çünkü günlerden Cumartesi, hava da günlük güneşlikti. Öğrencilerin büyük çoğunluğu haklı olarak dışarıyı tercih etmişti. Böyle bir günde kütüphaneye tıkılıp ders çalışacak halleri yoktu ya… Karadeniz’in bu kıyı kentinde, böyle ılık ve güneşli bir güne pek sık rastlanmıyordu. Mart’ın başında bahar demekti bu; soğuk kış günlerinin ardından ilaç gibi geliyordu gençlere. Almamak olmazdı…

Buna rağmen Selçuk her zamanki gibi yine kütüphaneyi tercih etmişti. Arkadaşları dışarda dolaşmayı önerse de o alışkanlığını bozmak istememişti. Önce, kütüphanedeki sakinliğin çalışması için bir fırsat yarattığın düşündü. Ama nedense, elindeki kitaba bir türlü veremedi kendini; kelebekler gibi uçup gidiyordu kelimeler… Alışık olmadığı bu sakinlik, içinde gizlenen yalnızlık duygusunu uyandırmıştı yine. Canı ders çalışmak istemiyordu. Elindeki kitabı bırakıp yeni başladığı bir romanı okumaya çalıştı, bıraktığı yerden. Okuduğu paragraftan bir şey anlamadı. Tekrar başa döndü. Yine olmadı. Aklı başka bir yere kayıyordu daha ilk cümlede… Olmuyordu… Tüm çabalarına rağmen bir türlü yakalayamıyordu konuyu. Bir saate yakın, çaresizlik içinde, huzursuz bacaklar sendromu yaşıyormuş gibi kıvrandı durdu oturduğu masada.  

İçinden bir ses sürekli olarak “Anne, anne…!” diye sesleniyordu kalp atışı gibi. Anne neydi, kimdi, nasıl bir şeydi? Şimdi durup dururken nereden çıkmıştı? Bu konuda hiçbir şey bilmiyordu.  Annesini hiç görmemişti. Onunla ilgili tek bir anıya sahip değildi. Nasıl biri olduğu, kime benzediği hakkında hiçbir fikri de yoktu. Hayal bile edemiyordu. Ara sıra rüyasına giren anne figürü sadece belli belirsiz bir hayaletten ibaretti. Ancak arkadaşları arasında ne zaman anne lafı geçse büyük bir boşluktan başka hiçbir şey gelmiyordu aklına. Küçükken bir iki kez babasına soracak olmuşsa da babası gözlerini belerterek onu terslemiş ve “Bir daha bana anneni sorma, o kötü bir kadındı öldü gitti! Ayrıca kardeşine de söyle, bu evde bir daha anne lafı edilmeyecek! Anlaşıldı mı?” diye de azarlamıştı. O günden sonra ne Selçuk ne de kardeşi hiçbir yerde bir daha annelerinden bahsetme cesaretini gösterememişlerdi. 

Çevrelerindeki insanlardan duydukları ve öğrendikleri tek şey annelerinin kötü kadın olduğuydu. Kötü kadının nasıl olduğunu da uzun bir süre öğrenememişlerdi. Annesiz geçen 21 yıl boyunca, çocukluğunda yaşadıkları bir anısını hiç unutamıyordu Selçuk: Annesine verilmeden önce kardeşi Bilgen ile aynı yatağa yatar birbirlerine annelerinin nasıl biri olduğunu fısıltıyla sorarlar, onu hayal etmeye çalışırlardı. Hayallerine bir görüntü girmese de annelerinin güzel bir kadın olduğunu ve asla kötü olamayacağını düşlerlerdi. 

Ama neden hiç arayıp sormamıştı onları? Sahiden ölmüş müydü? Yoksa çok uzaklara mı gitmişti?.. Küçücük yüreklerine bir bıçak gibi saplanan bu türden sorulara yanıt bulamayan abi kardeş gözyaşları içinde, birbirlerine sarılarak uyur kalırlardı. Kendisini bırakıp annesine gitti diye küstüğü kardeşini şimdi kıskanıyordu Selçuk; çünkü o, yıllar önce annesine kavuşmuş, kendisi ise biricik kardeşinden de olmuştu.

Zaman geçiyor çocuklar büyüyorlardı. Beş yıl Almanya’da babalarıyla birlikte kalmışlardı. Büyük halaları bakmıştı onlara. Mahkeme kararının uygulanması sonucu kardeşi annesine verilince, Selçuk bir daha görememişti onu. Yıllarca çok acı çekti bu yüzden. Babası kardeşini de yasaklamıştı ona. Anaya, babaya, kardeşe hiç yasak olur muydu? Bu nasıl işti? Yaşamayı, nefes almayı yasaklamak gibi bir şeydi bu. Bir anlam veremedi, soramadı da kimseye. İrice bir taş gibi içine attı her şeyi… Yasaklı yıllar içinde sorularına yanıt aradı durdu… Bu arada temelli dönüş yapmışlardı Türkiye’ye. Kardeşinin de Türkiye’de olabileceğini ümit ederek kendini rahatlatmaya çalıştı.

Unutulur denen şeylerin birçoğu unutulmuyordu. Selçuk, bu gerçeği büyüdükçe daha yakından gördü. Kötü kadınları da arkadaşlarından duydu. Bu yüzden annesini bir süre hatırlamak istemedi. Ondan nefret bile etti… Kendine onu anmayı yasakladı. Öte yandan da annesinin kötü kadın olabileceğine aklı bir türlü yatmıyordu. Ama iyi olması için kendisini bir kez olsun araması gerekmez miydi? “Neden hiç arayıp sormadı? Hiç mi merak etmedi? Beni hiç mi sevmedi?..” Sürekli olarak bu ve buna benzer sorular takıldı kafasına. Adeta küstü annesine… Kardeşi ise masumdu; onun hiçbir suçu yoktu. Onu anmaktan asla vaz geçmedi. Biliyordu ki, o da kendisi gibi günahsız, sürgün ve de çaresizdi.

Selçuk, Üniversite arkadaşları sorduğunda ailesinin Kayseri’de yaşadığını söylemişti sadece. O kadar… Onun dışında ne arkadaşları bir şey sormuş, ne de o anlatmıştı. Zaten çok konuşkan biri değildi; ayrıca çok az arkadaşı vardı. Uzun boyu, masmavi gözleri ve kumral saçlarıyla yakışıklı bir gençti. Dikkatleri üzerine çekiyordu. Yakınlaşmak isteyen kızlara hiç pas vermedi. Arkasından, “Burnu büyük, kendini beğenmiş!” dediler. Onu anlamak yerine onu acımasızca eleştirdiler. O ise tamamen yalnızlığı seçerek kendi dünyasına hapsolmuştu. Yurttaki oda arkadaşları da olmasa yapayalnızdı. Kimsenin açamadığı tam bir kapalı kutuydu. Ta ki bir hafta öncesine, bir sır gibi sakladığı ailesini en samimi arkadaşım dediği Enver’e anlatana kadar.

Zamanının büyük kısmını derslere ayıran, günün diğer saatlerini kitap okuyarak veya gezinti yaparak değerlendiren, dört yıl aynı odayı paylaştığı sırlarla dolu arkadaşının anlattıklarından çok etkilenen Enver, içinde kopan fırtınaya engel olamadı. Ve “Sen bugüne kadar bu gerçekle nasıl yaşadın Selçuk? İnsan anasını, hiç merak etmez mi? Yaşıyor mu, yaşamıyor mu sormaz mı? İnsan annesiz nasıl yaşar? Affedersin yani…!” sorularıyla ona bir güzel çıkıştı. Amacı onun aile hayatına girmek, onu üzmek değildi; fakat sessiz de kalamadı. Arkadaşının yarasına adeta tuz biber ekti…

Selçuk ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Yaşadım işte! Yaşadım!.. Baba evinde bir sığıntı gibi…! Buz tutmuş odalarda, taş gibi yataklarda uykusuz geceler yaşadım… Sekiz yaşından beri öz kardeşimi de görmüyorum… Asıl cezalandırılan kardeşimle ben oldum. Yıllardır bunun isyanlarını yaşadım ben. Acılarımı bal edemedim; yediğim içtiğim zehir oldu içimde. Hiç olmazsa kardeşimle anılarım var, geçirdiğimiz güzel günler var diyerek yaşıyorum; sadece onlardan güç alıyorum… Tek tesellim bu! Annemi ise sadece hayal edebiliyorum, neye ve kime benzediğine bakmadan, yüzsüz olarak… 

“Böyle yaşamayı öğrendik be Enver! Sana bunu anlatmam çok zor be arkadaşım…! Varlıkla yokluk arasında gidip gelmenin kahredici parçalanmışlığını nasıl anlatabilirim sana? Yıllarca arkamdan ‘O kahpenin oğlu bu işte!’ dendiğini hissederken, analığımın bana aynı ifadeyle baktığını düşünürken, babamın o kahredici  sözcüklerle tanımladığı bir kadının oğlu olmanın ne demek olduğunu nasıl anlatabilirim…?” derken gözlerinde biriken iki damla yaşın yanağından süzülerek akmasına engel olamadı. O anda onları silmeye bile gücü yoktu. Oysa silecek birinin olmasını ne çok istemişti… Göğsüne yaslanıp ağlayacağı, dizine baş koyup uyuyacağı birini ne çok aramıştı… Ne zaman böyle bir duyguya kapılsa, ayaza çalıyordu her şey… Sanki birileri, suçlu gibi kör kuyulara atıyordu onu… Ara sıra içine düştüğü bir fırtınaya tutulmuştu yine. Atlatması zaman alacaktı. 

İçi çok daraldığında yaptığı gibi kitaplarını sırt çantasına yerleştirdi ve sahile inmek için kütüphaneden çıktı. Ilık ve güneşli bir günün havası bambaşkaydı, “Keşke arkadaşlara takılsaydım bugün; içimdeki ağır kasveti dağıtırdım belki. Yalnızlığıma takıldım da ne oldu sanki; içim içimi yedi yine..! Güya ders çalışacaktım… Kendimi kandırmanın ötesine geçemedim; yine takıldım kaldım hiç tanımadığım, yüzünü bile görmediğim anneme. Neden böyleydi? Neden kaçıyordu insanlardan, en yakın arkadaşlarından? Ailesini sormalarından mı korkuyordu? Neden onun da herkes gibi bir ailesi yoktu? Ne gibi bir suç işlemişti de şimdi cezasını çekiyordu. Bu nasıl adaletti..? Beyninde akrep gibi dolaşıp duran bu tür sorulara bir türlü yanıt bulamıyordu. 

“Her neyse temiz havada tek başına yürümek de iyidir. Hem de sahilde…” dedi içinden. Dört yıldır bu kentin en sevdiği ve sık sık geldiği yeriydi sahil boyu. Banklarında oturup saatlerce denizi, balıkçı barınağının taşlarına oturup ha bire olta sallayan balıkçıları seyredip vakit geçirmeye bayılıyordu. Hele arada bir de balık takılmışsa birinin oltasına keyfi yerine geliyordu, kendisi tutmuş gibi… Bazen balıkları seyretmek, onlara ekmek kırıntıları atmak… Onlarla birlikte denizin derinliklerine dalmak… Hiçbir şeye aldırmadan martılarla birlikte ufukta kaybolmak hafifletiyordu onu. Bu bir bakıma sonsuzluğa doğru yaptığı tek başına sessiz bir yolculuk, belki de boşluktaki bir salıncakta sallanmak gibi bir şeydi onun için. Burası, sorunlardan uzak sığındığı bir limandı; sanki onun evi, gördükleri de ailesiydi. Neden olmasındı…? Bir süreliğine de olsa, onların arasında yalnız olmadığını düşünerek, olabildiğince mutlu hissetmiyor muydu kendini. Öyleyse…? İyi gelmek dedikleri herhalde böyle bir şeydi… 

 “Simitçi!” sesiyle uyandı birden. Aynı anda acıktığını da fark etti. Telaşla bir simit istedi… Taze değilse de idare ederdi. “Bir de çay olsaydı şimdi” derken, uzaktan ben buradayım der gibi bağırarak geliyordu seyyar çaycı. “Şimdi oldu işte” diyerek el etti ona. Biraz çözülür gibi oldu kafasındaki karmaşa. Çaydan iki yudum aldıktan sonra içi ısındı. Az önceki düşlerine döndü yine: “Hep burada kalsam, evim de bu bank olsa; kıvrılıp uzansam… Sabahları martılar uyandırsa beni; onları ekmekle beslesem… Ne iyi olurdu!” diye düşündü iç geçirerek. Sonra da hemen vazgeçti bu isteğinden; soğuk kış geceleri ve Karadeniz’in sert poyrazı düşmüştü aklına… Rüyadan uyanıp, buz gibi bir gerçeğe dönüverdi telaşla…

Oldum olası soğuğu sevmemişti. İki yudum daha içti çayından. Üşümekten her zaman korkardı. Bir yudum daha… Çocukluğundan beri de hiç ısınmadı… Baba ocağında, cayır cayır yanan sobaların dibinde bile zemheri kışı yaşamıştı o… Birden bir titreme geldi üzerine ve sanki oraya yerleşip kalmaktan korkmuş gibi kaçarcasına uzaklaştı oturduğu yerden, yarım bardak çayı vardı daha içilecek… Yine annesi geldi aklına. “Neden bıraktın gittin bizi? Neden hiç arayıp sormadın anne?” diye iç geçirince, anne deyişinin bile içini ısıttığını fark etti. Onu çağırmak istedi bütün gücüyle. Martılarla paylaşmak istedi duygularını… Ama başaramadı; bütün sesler içinde düğümlendi; yumak olup boğazını tıkadı. Ter bastı baştan aşağı… Ne yapacağını bilemeden hızla yürüdü sahil boyu, buna yürüme denmezdi, koşuyordu adeta. Durduğunda ağzından engel olamadığı şu sözcükler döküldü: “Biran önce annemi bulmalıyım! Onsuz daha fazla yaşayamam!…”

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan, dönem sınavları bitmiş, iki ders hariç diğerlerini vermişti Selçuk. Mezuniyeti Eylül’e kalmış, Kayseri’deki baba evine dönmüştü. Üvey annesi ve üç üvey kardeşi ile birlikte yaşıyorlardı. Annesini bulma girişimi, önce, on yıl önce Karayolları Kayseri Bölge müdürlüğüne atanan İbrahim eniştesiyle buluşturdu onu. Annesiyle ilgili ilk kez birisiyle konuştu. İlk kez annesinin yaşadığı olaylara tanıklık eden birisinden dinledi çocukluğunu. Erol amcasının olaylardaki muhtemel rolü de dahil, İbrahim eniştesi ona bildiği her şeyi anlattı, Selçuk’un her şeyi bilme hakkı olduğunu düşünerek. Son olarak da şunları söyledi: “Annen çocukluğunun ve saflığının kurbanı oldu oğlum; ayrıca da iftiranın. Onun kötü bir şey yaptığına o gün inanmadım, şimdi de inanmıyorum. Diğer yandan babanın, mahkemenin annene verdiği kardeşini kaçırması olayın üstüne tuz biber ekti. Bana söz vermesine ve mahkemenin kararına rağmen bunu da yaptı. On bir aylık çocuğu ve seni yıllarca annesine göstermedi. Bu yaptığını hâlâ anlayamıyor ve asla affedemiyorum.”

İbrahim eniştesinden duyduklarıyla içine büyük bir ferahlık doldu Selçuk’un. “Annem masummuş, hem de yaşıyormuş! Öldüğüne de kötü kadın olduğuna da hiç inanmamıştım zaten! Babam, amcam ve diğerleri bugüne kadar hep yalan söylemişler…! Neden…?” diyerek döndü durdu bir süre daha. Buna rağmen kafasındaki soruyu bir türlü soramadı babasına. Fakat onun yanıtını almadan yaşamanın zor olduğunu da biliyordu.

İbrahim eniştesinin yardımıyla Talas’ta oturan, annesinin Feride halasını buldu. Onu kapıda gören kadıncağız şaşkınlığından donup kalmıştı. Kekeleyerek “s… s… sen sen… Selçuk’sun! Aman Allah’ım! Bey, bey bak kim geldi! Koş koş Selçuk geldi Selçuk! İçerden “Hangi Selçuk?” diyordu kocası. “Hangi Selçuk olacak canım bizim Selime’nin oğlu… Sanki başka Selçuk varmış gibi bir de sorarsın. Çok şükür Allah’ıma bana bu günü de gösterdi! Gel oğlum gel, kapıda dikildin kaldın! Ben de ne yapacağımı şaşırdım be evladım! Anana o kadar benziyorsun ki; hemen tanıdım seni. Erkek olmasaydın seni anan sanırdım yavrum!” 

Birlikte içeri geçtiler. Sarılıp kucaklaşmadan ve el öpmelerden sonra oturdular kanepelere. Karı koca bir süre sessizce, güzel bir tabloyu seyreder gibi seyrettiler Selçuk’u. “Kusura bakma evladım! Seni o kadar aradık ve özledik ki, görünce doya doya bir bakalım dedik. Allah seni bize kavuşturdu ya, inşallah annene de kavuşturur yavrum!” derken halası, kelimeler boğazına takıldı ve gözyaşlarını tutamadı bir süre. “Gelişinle bizi ne kadar mutlu ettin bilemezsin evladım! Heyecandan telaştan elimiz ayağımıza dolaştı be oğlum. Tekrar hoş geldin evimize. Allah senden razı olsun; bunca yıl sonra aradın buldun bizi!” diyerek tekrar ağlamaya başladı hala, bir yandan da, “Kusura bakma evladım, bizler yaşlandıkça sulu göz olduk böyle, ağlaşıp duruyoruz işte…!” diyordu sevinç gözyaşları içinde.

Annesinin yeni bir evlilik yaptığını, kocasıyla birlikte Hollanda’da yaşadığını, iki kardeşinin daha olduğunu ondan öğrendi Selçuk. Hala bir ara, “Sana neler söylediler bilmiyorum, ama tahmin edebiliyorum… Annene iftira ettiler yavrum; ona olmadık hakarette bulundular. Amcan olacak o kendini beğenmiş soysuzun, annene atmadığı çamur kalmadı. Onun ağzından çıkan orospu, kahpe sözcükleri birer kurşun gibi saplandı yüreklerimize. Baban olacak da her dediğine inandı; gül gibi karısını sokağa attı; sizi de ananızdan çaldı be evladım. Ananız sizin için çok uğraştı; avukatlar tuttu, mahkemelere başvurdu. Ta Almanyalara gitti. İbrahim enişten yol gösterdi, üvey baban destekledi sağ olsunlar. Ancak Hayriye’yi kapabildi kurtların elinden. 

“Ne yaptıysa sana bir türlü ulaşamadı. Bu yüzden onu suçlamayasın yavrum!” diyerek içini dökmeye başladı. Kocası, “Şimdi bunları konuşmanın sırası değil hanım! Çocuğun kafasını bunlarla şişirmeyelim!” diye uyarsa da, “Çocuğun her şeyi bilmeye hakkı var bey! Bunca yıl acı çektiler. Birileri bunun hesabını sormalı, birileri de vermeli. Her şeyi ahrete bırakmak olmaz. Hakkımızı aramazsak Allah’ın gücüne gider… Selime ikinci evliliğini yapalı kaç yıl oldu? 16 yıl! Bu arada iki çocuk yaptı mı? Yaptı! Her hangi bir kahpeliğini duyan oldu mu? Olmadı…! Benim bildiğim kahpe her zaman kahpedir. Selime’nin kanında bir bozukluk olsaydı eğer. Bugüne kadar bin kez ortaya çıkardı.(…) Benim Selime’m gül gibi kızdı; ona iftira atıp kötülük yaptılar; yoydular, yostular, mundar ettiler… 

“Bir boşanma işini bile ellerine yüzlerine bulaştırıp ayağa düşürdüler. O günü hiç unutmuyorum; ananı bir paçavra gibi kapı önüne atıp gittiler yavrum. Asıl kahpe ona bunları yapanlardır. Allah, onların bin türlü belalarını versin! Allah gittikleri yerden döndürmesin! Çocuklarına hasret kalsınlar inşallah! Neden demeyecekmişim, diyeceğim işte…! ” diyerek tersledi kocasını.  Sonra Selçuk’a dönerek: “Kusuruma bakma evladım, geldiğine de pişman ettim seni! Ne yapayım, annene yapılan haksızlığı unutamıyorum, içim çok dolu…” dedi gözünü başörtüsünün ucuyla silerken.

“Geldiğime hiç de pişman olmadım, aksine annemin başına gelenleri öğrenmek acı da olsa rahatlattı beni. Hiç değilse beni çok aradığını, ancak engeller yüzünden ulaşamadığını öğrenmiş oldum. Bu bile içimdeki boşluğu bir ölçüde doldurmaya yetti. Bildiklerinizi anlatmaya devam edin lütfen…” diyerek halaya cesaret verdi Selçuk.

Halasının söylediğine göre kardeşi Bilgen iki evlilik yapmıştı. İkinci evliliğini ilk kocasından boşandıktan bir sene sonra, yani geçen yıl yapmıştı. Henüz çocukları yoktu. Onlar da Hollanda’da yaşıyorlardı. Büyük dayısı Konya’da köy hizmetlerinde çalışıyordu. Küçük dayısı ise köyde babasının yanındaydı. Tüm bunları ilk kez duyuyordu Selçuk; merak içindeydi ve bir gün hepsiyle tanışmayı hayal ediyordu. 

Halası Selçuk’un en çok merak ettiği konuyu en sona bırakmıştı: Annesigil izne Ağustosun ilk haftasında geleceklerdi bu yıl. Bilgenlerin gelip gelmeyeceği ise belli değildi. “Sen yine de Temmuz sonu bir uğra oğlum. Onlar buraya uğramadan üvey babanın Aksaray’daki köyüne gidebilirler. Bu yüzden bize gelişleri gecikebilir. Annene bir sürpriz yapabilmemiz için tam ve uygun zamanı bulmamız gerekir” diye de tembihledi Selçuk’u.

Bir aydan fazla zaman vardı daha; beklemek zor olacaktı onun için. Babası dahil evdekilere hiçbir şey söylemedi, belli de etmedi. Fakat babasına karşı içinde büyüyen öfkeyle ve anlamakta güçlük çektiği duygularla zorlu bir savaş veriyordu. Bir şeyden çok emindi: Onun için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı… Geçmek bilmeyen bu zaman diliminde, günleri birer birer yedi adeta ve halasının dediği gün uğradı onlara. “Tahmin ettiğimiz gibi 3 Ağustos günü gelecekler Türkiye’ye. Önce Aksaray’a uğrayıp bir hafta sonra da doğrudan Tomarza’ya geçecekler, üç gün sonra da bazı işleri için Kayseri’ye gelecekler. Bu hesaba göre sen 14 Ağustos günü gel oğlum. İnşallah bir aksilik olmazsa o gün sizi buluştururuz da bu hasretlik biter yavrum!” dedi halası.

O gün gelmişti. Heyecandan uyuyamadığı bir gece geçirmişti. Günlük güneşlik bir sabah kucaklamıştı her yanı; sabahın ılıklığı sıcak bir gün olacağını işaret ediyordu. Daha şimdiden yüreği horon oynamaya başlamıştı Selçuk’un. Kahvaltı yapacak hali yoktu. Babasının evden çıkmasının ardından o da çıktı kimseye bir şey söylemeden. Üvey kardeşlerinin sorularını telaşla geçiştirdi. Onu hiç böyle telaş ve heyecan içinde görmemişlerdi. Üzerine gitmediler. 

Talas otobüsüne bindi duraktan. Ne diğer yolcuları görüyordu gözleri ne de çevreyi; aklı fikri annesindeydi. Bir de karşılaşacakları anı düşünüyordu: Birbirlerini tanıyabilecekler miydi acaba? Öyle ya, aradan yıllar geçmiş… Bu nasıl bir soru…? demeyin… Gizli bir görev alan ajan gibi hissetti kendini. Gururlandı biraz. Bir sır perdesi aralanacaktı az sonra. “Kim bilir belki Bilgen de gelmiştir!” dedi içinden. İkisini de ne çok özlemişti… Kalbinin çarpıntısı durmuyor, aksine Talas’a yaklaştıkça artıyordu. “Ya annem beni çoktan unutmuşsa! ‘Ya bunca yıl neredeydin?’ derse… Ya bana bir yabancı gibi soğuk davranırsa… Ayrıca üvey babası, üvey kardeşleri ne diyeceklerdi? Kıskanırlar mıydı? ‘Biz abi istemeyiz mi!’ derlerdi?…” düşünceleriyle uğraştı durdu yol boyu. Asıl korkusu ise bu buluşmanın, içindeki sonsuz boşluğu doldurmak için yeterli olup olmayacağıydı?”

Mahalleye gelince son anda otobüsten indi; az kalsın durağı kaçıracaktı. Ana caddeden biraz içerdeydi Feride halanın evi. Önce caddeye dik bir sokağa girdi, sonra onu kesen başka bir sokağa saptı. Sokaklara çiçek adları verilmişti; Lale, Yasemin, Menekşe… diye gidiyordu. Aradığı Nergis sokaktı. Evler genellikle iki katlı ve bahçeliydi. Arada tek katlılar da vardı. Henüz çok katlı binalara başlanmamıştı buralarda. Oraya nasıl geldiğinin farkında olmadan üçüncü sokağın girişinde gördü Nergis yazısını. Az sonra 18 numaralı evin önündeydi. Daha önce iki kez geldiği eve ilk kez geliyormuş gibi heyecanlıydı. Heyecanı daha da arttı; kalbi küt küt atıyordu, yerinden fırlayıp çıkacakmış gibi. Zile basmadan önce derin bir nefes aldı; ardından bir daha, bir daha…  

Hasret kaldıklarıyla arasında birkaç metre kalmıştı nihayet. Bahçe duvarları biraz yüksekçeydi. Kapı kapalıydı. İçerden çocuk sesleri geliyordu. Az kalsın heyecandan olduğu yere düşecekti. Bu ne heyecandı böyle; kalbi öldürücü darbeler atmaya devam ediyordu. “Bir an önce içeri girmeliyim, yoksa şak diye bayılacağım şuracıkta” diyerek bastı zile. Az bekledi, bir daha bastı. Zil sesi dışardan da duyuluyordu rahatlıkla. “Büyük hala kapı çalıyor” dedi bir oğlan çocuğu. Açıver oğlum, bekletme misafiri!“ yanıtı geldi içerden. Kapı mandalının hareketi duyuldu az sonra. Ve evin bahçe kapısı açılıverdi. Biri 12 diğeri 15 yaşlarında iki oğlan kardeş bakakalmıştı kapıda dikilen delikanlıya. “Bu da kim böyle? Annemize ne kadar da benziyor?” dediler içlerinden. “Gelen kimmiş oğlum?” dedi büyük halaları. Sesi çıkmadı çocukların. Performans göstericileri gibi donup kalmışlardı oldukları yerde.

Hala, gelenin kim olduğunu anlamıştı çoktan. Kocasına ve damada göz etti geldi dercesine, sonra da Selime’yi elinden tuttuğu gibi çıkardı mutfaktan, “Gel kızım bu gelen belki senin misafirindir!” diyerek. Selime “Neler oluyor hala?” der gibi halasını şöyle bir süzse de direnemedi, girişe de gelmişlerdi zaten. Halasının, “Gelene bir bak bakalım kimin misafiriymiş?” demesiyle, göz göze gelmişlerdi ana oğul. İşte o zaman bir ana yüreğinin ancak dayanabildiği, yankısı Erciyes’ten kopup gelen bir sevinç patlaması yayıldı ortalığa: “Yavrummmm…!”

Celal Ulusoy

Etiketler

Bir Yanıt Yazın