İçki Masası

Şeref’in Çilingir Sofrası

Celal Ulusoy

Kasabaya ayak bastığımın ertesi günü ziyaretime ilk gelen oydu esnaftan. Daha odama girmeden çakmıştı üç kelimelik “Müdürüm hoş geldiniz!..” sözcüklerini kafama. Hızına ve cesaretine şaşmış kalmıştım. Neredeyse kapıda karşılamaya çalışan memurlarımdan bile hızlıydı… Bu meraklı da kim dercesine yarım vücut geriye dönünce uzattığı eli sıkmak zorunda kaldım. Şaşkınlığımı görünce “Efendim adım Şeref’tir; Şeref Eliaçık. Kapı komşunuzum; yan taraftaki marketin sahibiyim de… Benden önce birisinin size ‘Hoş geldiniz’ demesine dayanamam. Görevimi yapayım dedim müdürüm. Anlayacağınız öncelik hakkımı kullanmak istedim” şeklinde mahcup bir yüz ifadesiyle meramını açıklayıverdi. Şef’e baktım, gülümseyerek başını salladı, zararsızdır anlamında. Pek anlamamıştım ama anlamış gibi yaparak, nasıl olduğunu henüz bilmediğim odama davet ettim konuğumu. Az kalsın benden önce girecekti…

“Yok, yok müdürüm, hiç girmeyeyim. Yeni geldiniz; siz bir yerleşin hele, az sonra ben yine gelirim. Yeni göreviniz hayırlı olsun” dedi ve döndü gitti. Baka kaldım arkasından. “Bu ne hız böyle yahu; adam yel gibi geldi, yel gibi gitti maşallah!” sözcükleri çıktı ağzımdan. “Efendim kutlarım sizi; gelir gelmez öğrenmişsiniz adamın ismini!” “Ne ismi, ne öğrenmesi? İlk kez burada görüyorum.” “Efendim burada herkes ona ‘Yelli Şeref’ derler de…” “Yelli Şeref mi derler?” “Hep böyledir, kıpır kıpır; fıldır fıldır. Bir yerde iki dakika oturamaz; her şeyine çabuktur. Şuradan Şeref diye seslenmeye kalksak daha ağzımızdan Ş harfi çıkmadan kapıdadır, ‘Bir emriniz mi var komşu?’ diyerek.”

Çok geçmedi yarım saat sonra damladı yine bizim komşu. “Maşallah efendim koltuğa da pek yakışmışsınız! Tekrar hayırlı olsun! Allah mahcup etmesin!” diyerek girdi odamın kapısından. “Biraz de densiz miydi ne?” diye düşündüm. Neyse usulen, “Hoş geldiniz Şeref Bey, buyurun şöyle oturun” dedim ve karşımdaki koltuklardan birini gösterdim. Koltuğun ucuna ilişiverdi kendine yakışan bir şekilde; hemen kalkıp gidecekmiş gibi yani. “Merak etmeyesiniz diye söylüyorum, öncelik hâlâ sizde Şevket Bey! Ziyaretime sizden başka kimse gelmedi henüz. Maşallah siz de pek hızlısınız!” diyerek takılayım istedim. “Efendim görevimiz. Biz de sizlerin sayesinde ekmek yiyoruz. Hem, ne de olsa ev sahibi sayılırız; size karşı görevlerimizi ihmal ve saygıda kusur etmek bizlere yakışmaz. Umarım bu konudaki çabalarımız yanlış anlaşılmaz efendim.” “Yanlış anlaşılacak bir şey yok, gösterdiğiniz yakın ilgi için teşekkür ederim Şevket Bey. Az kalsın unutuyordum; size ne ikram edebilirim; çay, kahve…?” Oturduğu yerden kalkacakmış gibi yaptı. “Müdürüm, arkadaşlar da bilir, ben çay, kahve içmem, sağ olun.” “O zaman size şeker ikram edeyim” diyecekken kalktı, “Ben fazla oturdum müdürüm markette çocuklar yalnız” diyerek ayaklandı. Çıkarken “Ben yine gelirim” diyerek uçtu gitti. İçimden, “Adam yarım saat sonra yine mi gelecek?” demek geçti.

Şeref yarım saatte bir gelmese de günde en az iki, üç kez uğramadan edemiyordu. Söylendiğine göre bizimle çalışsın çalışmasın yıllardır böyleymiş. Onun öyküsü, arkadaşların anlattığına göre bir bakıma bizimle başlamış. Bundan yıllar önce bir yılbaşında, şube çalışanları olarak, “Para parayı çeker nasıl olsa” diyerek ortak piyango bileti almaya karar vermişler. Bileti almak için de, bir süreden beri şubede hizmetli olarak çalışan Şeref’i görevlendirmişler. O yıllarda kasabada piyango bileti satan kimse yok tabi. O nedenle Şeref bir seri bilet almak için il merkezine gitmek zorunda kalmış. İstenen biletleri almış; ancak bunu yeterli görmeyerek ayrıca kendisi için bir bilet daha almış.

10 tane seri bileti Müdüre tutanakla teslim etmiş. Müdür de bu biletleri kasaya saklamış; iyi ki de öyle yapmış… Çekiliş sonunda, seri on bilete birkaç küçük ikramiye çıkarken, bizim Şeref’in biletine o günün değeriyle iyi bir ikramiye çıkmasın mı… Eh! Talih kuşuydu bu, kimin başına konacağı hiç belli olmuyordu. Mübarek torpil de yapmıyordu. Bu kez bizim Şeref’i tercih edesi tutmuştu besbelli… Şube personeli mırın kırın etse de yapacak bir şeyleri yoktu.

Şeref o parayla karısı ile büyük oğlunun çalıştıracağı bir bakkal dükkanı açmış. Birkaç sene sonra da market modasına uyarak yan tarafımıza yeni yapılan binanın giriş katını tamamen kiralayarak görünen marketin sahibi olmuş. Bunda, ölen babasından kalan mirasın da katkısı varmış tabi. Bu arada bizden de emekli olmuş ve marketin başına geçmiş. İyi mi?… Buna rağmen, hiçbir zaman sonradan görme olmamış; dün nasılsa bugün de aynı Şeref’miş. Eli sıkılığının da babadan kalma bir miras olduğuna bağlıyor bilenler. Bu konuda babasına çekmiş yani. Anlayacağınız mal mülk içinde yoksul yaşamışlar. Bankaya da o yüzden girmiş hizmetli olarak.

Marketi açtıktan sonra bizimle çalışmaya başlamış Şeref Bey. Böylece şubeyle olan ilişkileri de epeyce ilerlemiş. O kadar ilerlemiş ki, zannedersiniz ortak. “Bu banka benim kaderimi değiştirdi; ondan ayrılamam, hem de bizim esnafın bankasıdır. Sık sık ziyaret etmezsem rahatsız olurum” demeye başlamış.

***

Ziyareti her zaman çok kısa olur, beş dakikayı asla geçmezdi. Arkadaşlar, “Çocuklarına bile güvenmez efendim; kasayı alıp götüreceklerinden korkar. Fazla oturamaması ondandır” diye açıkladılar bu durumunu. Bu açıklama beni tatmin etmese de sesimi çıkarmadım. “Vardır böyle babalar” dedim içimden.

Son altı yıldır bizimle çalışıyordu. Aklıma, bazı takıntılı vatandaşların arada bir gelip hesaptaki parasını görmek istediği gibi, bu da hesabını kontrol etmeye mi geliyor diye araştırmadan edemedim. Gördüm ki, bunun öyle bir huyu yoktu; takıntılı değildi yani. Ayrıca her akşam günlük hasılatını yatırmaya geldiğinden, istediği an gerekli bilgiyi alabilme şansı vardı. Neden bu olamazdı… Ama sanırım son yıllarda piyasalarda yaşanan dalgalanmalardan etkilenmişti. Korkuyordu. Batan bankaları görünce bu tedirginliğini anlamak mümkündü. Belki bu yüzden bankayı çalışır halde görmek onu rahatlatıyordu. Her neyse, bizim için önemi yoktu bunun.

O bizim için iyi bir müşteriydi; iyi kazanıyordu ve düzenli bir para akışı vardı. Sonuçta kasabadaki üç marketten biriydi ve müşteri potansiyeli gittikçe artıyordu. Duyduğuma göre de paraya düşkün ve haliyle eli da sıkı bir adamdı. Dörder katlı iki apartmanı, arabası ve babadan kalma epeyce bir arazisi vardı. Buna rağmen zengin görünmeyi hiç mi hiç istemezdi. Bu yüzden ailesi kıt kanaat geçinen bir aile görüntüsü veriyordu. Verseniz fitre-zekat kabul edecek durumdaydılar sanki.

Hem kapı komşu olmamız hem de beni sık sık ziyaret etmesi aramızdaki ilişkiyi fazlasıyla yoğunlaştırdı. Arada bir ilçe dışına çıktığında yokluğunu hemen fark edip, arar hale geldim. Ziyaretini biraz geciktirince ben ona gitmeye başladım. Bu gidiş gelişlerimizde ne benim ikramımı alır ne de bana bir ikramda bulunurdu. Nadiren de olsa elinde bir sakızla gelir, ben ona gittiğimde de sakız ikram ederdi. Sakızların dışında eli hiçbir şeye varmazdı nedense. Oysa sakızların hemen yanında çikolatalı şekerlemeler de vardı. Çok iyi hatırlıyorum; onlardan bir kez bile ikram etmedi. Sadece bana değil, hiç kimseye… Etseydi, şüphesiz benim için unutulmaz bir anı olurdu.

Bunu yapmadığı için hiç alınmadım, rahatsız da olmadım. Ama neden böyle davrandığını da merak etmedim değil. Kendisine sormak istemedim. Fakat daha meraklı bir arkadaşı sorunca, “Babam her gittiği yerden sadece sakız getirirdi bize, hediye olarak. Başka da bir şey görmezdik” yanıtını vermiş. Ne olursa olsun, bu değişik huylu biraz da sempatik adamı çok sevmiştim.

İlişkilerimiz aylarca bu şekilde seyretti; banka ile market arasında sıkışıp kaldı.

Bir gün beni şaşırtan bir teklifte bulundu: “Müdürüm seninle şöyle iyi bir içelim mi?” deyiverdi. Şaşırmadım desem yalan olur. Bir süre yüzüne baktım; ciddi olup olmadığını görmek istiyordum. “İçelim mi dedin?..” sözcükleri çıktı ağzımdan kontrolsüz bir şekilde. “İçelim dedim Müdürüm, niye şaşırdın ki?” “Sen içer miydin böyle?” “Fırsat buldukça, bir de kafa dengi bir arkadaş olursa affetmem müdürüm.” “İyi öyleyse senin uygun gördüğün bir akşamüzeri, istediğin yerde bir çilingir sofrası kuralım” diyerek teklifini kabul ettim. Böylece anlaşmıştık.

Anlaşmıştık ama günler, haftalar, hatta iki aydan fazla zaman geçmesine rağmen bir türlü içemedik. Hoş fazla içme meraklısı değilim, ama dostlar arasında kurulan sofraları da oldum olası kaçırmak istemem. Teklif ondan gelince zamanı da onun ayarlaması gerektiğini düşünüyordum. Yiyecek-içecek kolaydı…

Tam unutmak üzereydim ki, laf arasında “Müdürüm bir gün seninle güzel bir subaşında içelim mi hafiften?” deyince, biraz da sesimi yükselterek “Tamam dedik ya Şeref Bey, ben hazırım seni bekliyorum” yanıtını verdim. “Bana birkaç gün müsaade et, hazırlık yapayım, malum çilingir sofrası kolay kurulmaz müdürüm” diyerek fırladı gitti. Gören de çilingir sofrasının akşama kurulacağını sanırdı.

Biz yine beklemeye başladık; yine günler haftalar geçti. Bu arada ikide bir, laf arasında, “Seninle de bir içemedik be müdürüm!” demeye devam ediyor ama arkası gelmiyordu. Her seferinde de “Ben hazırım Şeref Bey, seni bekliyorum!” deyip geçiyordum. Bu konuda fazla hevesli görünmek de istemiyordum. Lakin “Bu işin içinde bir iş var ama dur bakalım ne olacak” demeden de duramıyordum.

Koca bahar, yaz da geçti, Eylül’ün sonuna geldik. Açık arazide kafa çekmenin son demleri de geçiyordu ve Şeref’in bilinen nakaratları tekrar edip geçmenin dışında bir icraatı yoktu. Adam benim ağzımı mı arıyor, yoksa benimle dalga mı geçiyordu bir türlü anlayamamıştım. Öyle ya kimin içtiği, kimin içmediği konusu birilerinin görev alanına girdiği bir dönemi yaşıyorduk. Şeytan bu ya; aklıma soktu işte. “Dur bakalım bu işin sonu nereye varacak” diyerek beklemeye devam ettim.

Bu arada Şeref’i beklerken kuruyacak değildik her halde; arkadaşlarla bazen bir subaşında, bazen de kasabanın tek meyhanesinde dost sofraları kurup muhabbetimizi yapmaya devam ediyorduk. Aramızda Şeref yoktu, ama sık sık onun adına içiyorduk. İçki sofralarının en tanınmış adamı olduğunu yeni yeni fark etmeye başlamıştım. Kendisi yoktu ama adını anmadan bir yudum bile geçmiyordu boğazımızdan.

“Bu adam bana oyun oynuyor olmasın?” dedim bir gün içimden. Eli sıkı bile olsa, içeceğimiz iki duble rakıyla iki dilim peynirdi nihayet. Bu kadarlık şeyi insan tedarik edemez mi bunca zaman? Hem de elinde koca market varken… Hacı Ağa sofrası değildi ya bu mübarek… Üstelik kendisi kaşınmıştı… Diyelim zamanı olmadı; bana söyleyebilirdi, ama onu da söylemedi. Adam bir gün gelip de “Müdürüm oturduğunuz her sofrada ben aranızdayım ya! Bensiz boğazınızdan bir lokma bile geçmiyor; ne içiyorsanız benim sayemde içiyorsunuz. Daha ne istiyorsunuz?” derse… Ne yanıt vereceğim noktasına gelmeye başladım ciddi ciddi.

Aklımdan kaç kez, “Şeref Bey, komşum, sen benimle dalga mı geçiyorsun, yoksa oyun mu oynuyorsun? Ulan kaç kez içelim dedin, olur dedik! Hazırlık yapayım dedin, tamam dedik! Aylar geçmesine rağmen beni atlatıp duruyorsun. Ya sözünü yerine getir ya da bir daha bunun lafını etme bana!” demek geçse de yapamadım. Çünkü adam bankanın en yağlı müşterilerinden biriydi. Müşteri her zaman haklı dedik ya; yat diyor yatıyoruz, kalk diyor kalkıyoruz önünde. Bir domal demediği kaldı… Belki de… Ne bileyim… Bekle diyorsa bekleyeceğiz çaresiz. Kızmak, küsmek ne haddimize… Velhasıl Şeref ne yaptıysa sineye çektik. Onunla olan ilişkilerimiz aynı şekilde devam etti gitti tabi.

Böylece koca bir kış da geçti sessiz sedasız. “Sen de ne sabırlı adammışsın be birader” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Kar altında çilingir sofrası kuracak değildik ya… Baharı bekledik umutla. Hoş bizim için hiç fark etmezdi; karda da kışta da, dağda da bayırda da, çölde de subaşında da içerdik biz bu mereti. Nasıl olsa içene her yer cennetti…

Mayıs ayının son günleriydi. Yine öyle pür telaş odama geldi Şeref Bey. Yanıma yaklaştı, kulağıma fısıltıyla, “Müdürüm bugün mesaiden sonra var mısınız?” dedi. Ne demek istediğini pek anlayamamıştım. O anda boşluğuma gelmiş, bizim şu mesele hiç aklıma gelmemişti; umudumu kesmiş, unutmuş gitmiştim. “Anlayamadım Şeref Bey, neye var mıyım?” dedim. “Yahu şu bizim içme meselesi, hani daha önce birkaç kez söylemiştim ya…” Gülmemek için kendimi zor tuttum; soğusun diye dip frize atılan rakı çoktan buz tutmuştu. Ne demeliydim? Adam bu akşam içelim diyor. O kadar beklemişiz, hayır diyecek halimiz yoktu ya… “Varım be, anasını satayım!” diyerek elini sıktım büyük bir iddiaya giriyormuşuz gibi. Sesim öyle güçlü çıkmış ki, bankadaki herkes ne oluyor orda diyerek bize döndü merakla. Şeref Bey biraz mahcup olsa da önemi yoktu; karar verilmişti bir kere; içilecekti… “Saat altıda seni alırım” dedi ve yine yel gibi çıktı gitti.

Önümüzde daha dört saat vardı. Bu süre içinde çok şey olabilirdi: Her şeyden önce Şeref yine sallayabilirdi. Unutabilirdi. Başka bir işi çıkar, söylediği saatte dönemeyebilirdi. Marketi çocuklarına bırakmayı göze alamayabilirdi. Tüm bunlar olabilir diye düşünmeden edemedim ve her ihtimale karşı ihtiyatlı olmaya karar verdim. Saat altıda kapıma gelip “Hadi gidiyoruz!” demeden harekete geçmeyecektim. Yiyecek ve içecekleri nasıl olsa o hazırlar diye bir şeyler almayı da hiç düşünmedim. Ne alınacaksa hepsi, hem de en alasından onda vardı nasıl olsa…

Hafta arası olmasına rağmen yoğun bir gündü nedense. O yoğunlukta zamanın nasıl geçtiğini hatırlamıyorum. Saatin beş buçuk olduğunu kasayı kapatmak üzere odama gelen arkadaşlardan anladım. Biraz telaşlansam da hızlı bir şekilde işlemleri yaptık ve altıya beş kala bitirdik. Derken Şeref Bey “Hadi Müdürüm…!” diyerek kapıdan girdi. Şaşırmadım desem yalan olur. Vallahi de billahi de içmeye gidiyorduk… “Bugün ikimiz için de çok özel bir gün olmalı. Allah bizi sevgili kulları arasına almaya karar verdi herhalde” dedim içimden.

“Her şey hazır mı? Almamız gereken bir şey var mı? Nereye gidiyoruz; yakın mı uzak mı?” diye sorgulayarak Şeref’in ve yaşadığımız anın gerçek mi, sahte mi olduğunu anlamaya çalıştım. “Merak etme her şey hazır, arabada! Şöyle İncesu yoluna doğru gideceğiz; sakin bir çeşme başına…” yanıtını verince her şeyin sahici olduğuna karar verdim. Bir yanımı çimdiklemeye gerek yoktu. Bir kez daha içimden, “Allah’ım senin için bir kurban daha kesmem farz oldu! Bu günleri gördüğüme çok şükür!” demek geldiyse de harama hile karışmasın diye vaz geçtim. Bu işlerin şakası olmazdı.

Neyse, İncesu köyünün stabilize yolunda on beş dakika kadar tırmandıktan sonra sağ taraftaki yeşilliğe saptık. Tek tük meşe ağaçlarının olduğu, davarlar tarafından tıraşlanmış çayırlı, hoş bir yerdi. Sağımız solumuzdaki dalgalı arazi yer yer boş, ama baharın bütün belirtilerini sırtında taşıyordu. İki gözlü, bol sulu çeşmenin önündeki beş gözlü sıvat, buranın daha çok hayvanların sulanmasına ayrıldığını gösteriyordu. Bunun böyle olduğunu çeşmenin yanlarında belirgin bir şekilde fark edilen, izlerden ve mayınlardan anlamak da mümkündü. Anlayacağınız ılkı bokları dışında, rakı içmek için mükemmel bir yerdi. Şeref Beyin önerisiyle suya elimi değmemle çekmem bir oldu; çelik gibiydi mübarek. “Buraya Ak Pınar derler. Rakının gerçek tadını, ancak böyle bir suyla alabiliriz müdürüm!” diyen Şeref’in gözleri yeşil yeşil parlıyordu.

Bense çevreyle meşguldüm daha çok. Sıvatın önünde oluşan küçük dere, gün batımının güzelliğine, kurşuni rengiyle ayrı bir güzellik katıyordu. İçinden geldiğimiz vadinin bir kısmını görebildiğimiz bu yere ilk kez gelmiştim. Geçen yaz bankadaki arkadaşlar yayla dedikleri bir yere götürmüşlerdi, fakat gittiğimiz yol bu yol değildi sanırım. Yanılmış da olabilirdim; sonuçta bir kez gitmiştim. Daha önce getirmediği için Şeref’e önce çıkıştım, sonra da teşekkür ettim.

Ben böyle çevreyi izlerken, Şeref, “Ben çilingir sofrasını hazırlayana kadar sen bir iki dakika dolaşıver istersen müdürüm” deyince dere boyunca yürümeye başladım. Keçilerin ulaşamadığı taşların arasındaki papatyalardan küçük bir demet yaptım, belki soframıza güzellik katar diye. Beş on dakika geçmeden Şeref’in, “Müdürüm, sofra hazır gelebilirsin!” çağrısıyla geri döndüm. Baktım bizim Şeref sofraya oturmuş bile. Uzaktan sofranın zenginliği fark edilmiyordu, fakat Şeref Bey 70’lik rakıyı havaya kaldırmış bana gösteriyordu. “Vay be!” dedim içimden “Yetmişlik rakıya kıydığına göre sofra da zengin olmalı..! En az üç çeşit peynir; dilimlenmiş salam, turşular; konserve de olsa barbunya pilaki, seradan söğüş domates, salatalık, biber ve de çerez…” Ağzım sulanarak biraz da hızlanarak yaklaştım…

Yanına varınca bir ne göreyim veya görmeyeyim: Kilimin üzerinde serilmiş bir gazete, tam ortasında 70’lik rakı, iki tarafında ikişer çay bardağı ve yanında da iri bir baş sarımsak. Bakakaldım… Tüm hayallerim tuz buz olmuştu o anda. “Ne bekliyordun ki? Şeref Beyin çilingir sorası da ancak böyle olur!” demek geçti içimden. Bendeki tam bir hayal kırıklığıydı. Başıma vuran açlığımı bir yana atarak iyimser olmaya çalıştım. “Bu ne zenginlik böyle Şeref Bey! Krallara layık Maşallah! Ekmeğin, peynirin; belki de salamın, çerezini çıkarsana arkadaş; yemeden geri mi götüreceksin onları?” derken yüzüne bakıyordum merakla. Aklımdan da “Bu cimri adam hâlâ bana oyun oynamakla meşgul herhalde” diye geçiriyordum.

“Müdürüm işte içeceğimiz rakı, işte de mezesi!” diyordu yüzündeki tebessümle elindeki sarımsağı gösteren Şeref Bey. Geriliyorum ister istemez. Adamın kafasıyla elindeki sarımsak başı karışır gibi oldu bir an. Hangisi Şeref’in başı hangisi sarımsak başıydı? Biz hangisini yiyecektik, aklım karışmıştı. Bir yandan da aç karnım gurulduyordu, ben buradayım der gibi. “Yahu Şeref şakanın sırası değil arkadaş! Bir baş sarımsakla koca şişe içilir mi; delirdin mi sen? Yoksa canımıza mı kastettin? Eğer şaka yapıyorsan hiç sırası değil bak; kurt gibi açım ve sarımsakla içmeye de hiç niyetim yok!”

“Ama ben sana hep ‘içelim’ dedim be müdürüm, hiç yiyelim demedim ki! Deseydin ki, yanımıza yiyecek de alalım o zaman bir şeyler düşünürdüm.” “Allah senin müstahakkını versin emi! Yiyecek bir şeyler de alalım demeliymişim! Bir baş sarımsaktan başka yiyecek bir şey getirmeyeceğini ben nereden bilebilirdim? Yahu koskoca marketin var diye sana güvendim, deseydin ben bir şeyler alırdım… İnsan iki dilim peynirle, bir somun ekmekte mi getirmez?” “Sen de şu sarımsağı hafife alma müdürüm! Bir kere her derde deva demişler! Her şeyden önce rakının kokusunu alır.” “Allah iyiliğini versin be adam! Rakının kokusunu alırmış! Fesuphanallah!!! İyi de kendi kokusunu ne olacak? Yoksa kokular bayramı mı yapacağız burada”

Ölür müsünüz, öldürür müsünüz? Biliyorum; ne ölürsünüz, ne de öldürürsünüz! O bizim muteber velinimetimizdir; dokunulmazlığa sahiptir…! Kasabaya kös kös dönemeyeceğinize göre, yapacağınız tek bir şey vardır: Eğer şansınız varsa yoldan geçen birinden yiyecek bir şeyler dilenirsiniz… Belki de bir çoban çıkar karşınıza… Bu durumda kuru ekmeğe bile razısınızdır… Ben her şeye rağmen bu dağlara güveniyordum; bilirim, aç bırakmazlar insanı…

Celal Ulusoy

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir