Mimar Sinan Ün.

Sanatçı Yetiştirmek…

Atilla Özkırımlı

Mimar Sinan Ün.Türkiye’de sanat eğitiminin tarihi, özellikle plastik sanatlarla sahne sanatları açısından bakıldığında oldukça kısadır. Osmanlı döneminde gerek süsleme – bezeme sanatları, gerekse müzik alanında ileri düzeyde çalışmalar görülmekle birlikte sanat eğitimi usta – çırak çizgisinde yürütülmüş, sanat çevresinin dışına çıkılmadığı gibi halka dönük, toplumsal ve çağdaş gelişime koşut bir yol da izlenmemiştir. Tarihsel olgulara göz atıldığında bu durum somut olarak görülür.

Aslında tek başına saraya bağımlılık, belli bir sınıfın bireylerinin sanat eğitiminden geçebilmesi olgusu bile bunu kanıtlamaya yeter. Minyatürden resime geçilemeyişinin, süsleme bezeme sanatlarında alabildiğince ustalaşmanın, oyma sanatlarının gelişip yontuya dönüşememesinin, müziğin tek bir çizgide gelişmesinin ana nedeni budur. Nitekim İslâmiyetin plastik sanatlar karşısındaki olumsuz tutumunun gelişmeyi engellediği düşüncesi, eğer sınıfsal bir temele oturtulamıyorsa doğruluk taşımaz. Gelişmeyi engelleyenler İslâmi düşünüşü böyle yorumlayıp sanat eğitimini bu yolda düzenleyenler egemen sınıflardır çünkü. Üstelik imparatorluk güçsüz düşüp parçalanma sürecine girince kurumları yenilemeyi düşünenler ve Batıya açılmayı onaylayanlar da onlardır.

Bu nedenle günümüzdeki anlamıyla sanat eğitiminin başlangıcını Batılılaşma hareketlerine bağlamak yanlış olmaz. Ama Batılılaşmanın Batıya öykünme biçiminde gelişmesi, ulusal birikimden yararlanamayış ve yöntemsizlik sanat eğitiminde de yanlışlara düşülmesine yol açmış, toplumsal yaşayışta, özellikle de Türk aydınlarında görülen ikilik sanat ortamını da etkileyerek sağlıklı bileşimlere ulaşılmasını engellemiştir.

Bu yargı öteki sanat dalları için de genellenebilir. Batıcıların Türk edebiyatı, Türk müziği, Türk plastik sanatları konusundaki olumsuz düşünceleri, yeniyi getirirken eskiyi bütünüyle yok sayan tutumları sonuçta yine halktan kopuk, ulusallıktan uzak ve belli sınıfın bireylerine, bu arada egemen ve yönetici sınıflardan gelmeseler de ancak yetenekleriyle kapıları zorlayanlara açık bir sanat eğitiminin gelişmesine yol açacaktır. Ayrıca Batılılaşmanın sonucu olarak hayatın her aşamasında görülen söz konusu ikilik, özellikle edebiyat dışında bir kendi içine kapanmayı da getirmiştir. Bu durum başka etkenlerin de eklenmesiyle günümüze dek sürmüştür. Sanat eğitimi kurumları bugün de kendi ürettiğini yine kendisi tüketen kapalı birimler olarak çalışmaktadırlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın, “Hakikatte bir edebiyat ve sanat ancak kendi an’anesi içinde yenileşebilir” derken anlatmak istediği de budur. Yine Tanpınar bir başka yazısında şunları söyler: “Bizim için asıl olan miras, ne mazidedir, ne de Garp’tadır; önümüzde çözülmemiş bir yumak gibi duran hayatımızdadır. Onu yakaladığımız, onun meseleleri üzerinde durduğumuz, onlarla yoğrulduğumuz, bu meseleleri fikir hayatımızın zaruri yol uğrakları gibi değil, temeli olarak kabul ettiğimiz zaman tarihin ve hususi coğrafyamızın bize yüklediği büyük role erişeceğiz.” (Yaşadığım Gibi).

Türk sanatçısı işte bu role soyunamadı. Batılılaşma eskiden ve gelenekten kopma biçiminde anlaşılınca bu tutum sanat eğitimini de çıkmaza itti. Sorunun ilericilik – gericilik biçiminde konulması, bu yüzeysel kavrayış sanat eğitimi uygulayıcılarını toplumdan soyutlanmaya, kendisi için üretimde bulunmaya götürdü. Oysa aslolan, adına ister gelenek, ister ulusal kaynaklar denilsin, toplumun hayatında varlığını sürdüren bir kültür birikiminin yeniden üretim sorunuydu. Kendi toplumundan, hayattan kopmadan yeni bir kültürü üretmek, oluşturmak gerekiyordu. Atilla Özkırımlı (Cumhuriyet, 21.11.1979)

Etiketler

Bir Yanıt Yazın