Rasin

Rasin ve söyleşen gözler

Arşivden

17 Mayıs’ta* Astoria’da açılan, “portrelerine sığmayan gözleri”yle tanıdığımız Rasin’in sergisi, bakışın ve gözlerin anlamına yeni bir boyut kattı. Bu serginin önemli tarafı da Rasin’in sergiyi çok yakın bir zaman önce vefat eden eşi İrem Hanım için açması… Serginin açılma süreci içersinde çok kısa süre de olsa İrem Hanım’ı tanıma fırsatı buldum. Rasin’le yaptığım sohbetlerde ise hem kendisinin hem de İrem’in dünyasına az da olsa girme şansım oldu. Her ikisi de günümüzde az rastlanıyor dediğimiz gerçek insanlardan. Sergi sizi, Rasin’in, hayat yoldaşı İrem’in daha önceden yapmış olduğu ve vefatından sonra hemen tekrardan üzerinde çalışarak ‘tamamladığı’ çocukluk portresi karşılıyor. Rasin her zamanki hakikiliğiyle İrem’le o ana kadar yaşamadıkları farklı bir boyutta söyleşerek onu uğurlamıştı. Bu nedenle sergiyi gezdikten sonra tekrar bu portrenin önüne gelerek siz de o söyleşiye katılın; çünkü bir yandan Rasin ile de söyleşmiş; hatta sanata ve yaşama karşı bitmez tükenmez heyecanını duyumsamış olacaksınız.

YÜZÜN AİT OLDUĞU İNSAN

Söyleşmiş olacaksınız diyorum; çünkü Rasin’in portrelerindeki gözler izleyici ile sürekli bir söyleşi halindedir. Kesin sınırları içindeki portrelerden taşan gözler sürekli oluş halindedir. Çünkü resmettiği her kişiyi tüm geçmişiyle, şu anıyla, geleceğiyle, fiziksel ve toplumsal çevresiyle olmakta olan/gerçekleşmekte olan olarak tüm bir varlık olarak görünür kılar. Sanatçının portreleri gözün dış dünyayı gözleyen ve anlamlandıran yapısını da, bireyin iç dünyasının anahtarı olma özelliğini de aynı anda barındırır. Gözler dışarıyı yansıtan bir ayna; bir yandan da içeriye açılan pencere gibi ikili bir oyun oynar. Bir yandan mesafe koyarken bir yandan da içine alır. Bu git-gel oyunun içinde esiri olursunuz resmin ve öyküsünü kurmaya başlarsınız. Katman katman açılan hikayeler, oluşlar arkasındaki hakikate doğru bir kapı aralanır. Daha doğrusu resmen günlük yaşamda bir delik açar. Çünkü Rasin her portrede günlük yaşamın içinde sürekli kaçan, görmek istesek de kendisini gösteriyor gibi yaparken gizleyen, maskeler arakasındaki esas yüzü arar durur. Sanatçının kendisinin de sık sık söylediği gibi “portredeki yüz, yalnızca bir yüz değil, o yüzün ait olduğu insandır.”

ÇOĞULLUK VE BİRLİK

Tasavvufta “yüz” ve esasında göz ruhun kendini yansıttığı mekan olarak yorumlanmaktadır. Sanırım Rasin de böyle bir içgüdüyle “var oluşun gerçekleştiği mekanlar” olarak portrelere ve göze yoğunlaşmakta… Yüzler/gözler sürekli kendilerini anlatır durur. Bu nedenle de “yüz-beden”dirler. İzleyici de elinde olmadan sessizce katılır söyleşiye ve aslında- belki de bir yandan da kendilerini kurarlar. Ne de olsa ken-dimizi bilmek için hep başkasına gereksinmez miyiz? Sokrates’ın Alkabiades’de dediği gibi

“…göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına bakarsa kendini görebilir.” Aslında sanatçı da “kendini bilme” yolundadır her “yüz”ünde.

Rasin’in portrelerinde dikkati çeken bir başka şey de bir yandan birbirlerine benzerken bir yandan da bir o kadar farklı kimlikleri/ oluşları açığa çıkarmaları. Karşınızda Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir), Aziz Nesin, Şeyh Bedrettin, Atatürk ya da gördüğü ve resmetmeden duramayacağı meçhul, güzel bir kadın…

Rasin’in elinde, hepsi, hem ‘bir’mişçesine birbirinde yansırlar, hem de kendi var oluşları içinde ayrışırlar… Sanki hınzırca ve gizliden kozmos içindeki çoğulluk ve birlik arasındaki sırrı ifşa ederler.

Melis Boyacı – 5 Haziran 2012

*Rasin’in son sergisi üzerine yazılmıştır.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın