Nietzsche

Postmodernizmin düşünsel kökleri: Nietzsche ve Nietzscheseverlik

Mehmet Ulusoy

Postmodernizmin tarihsel ve düşünsel kökleri, ana kaynağı nerededir, kimdir/kimlerdir? Bütün toplumbilimci ve felsefecilerin üzerinde birleştiği, postmodernist teorisyenlerin hemen hepsinin en büyük beslenme kaynağı olarak gördüğü kök isim Nietzsche’dir. Postmodern düşünce ve sanat anlayışıyla bağı olsun ya da olmasın, ister sol, ister sağ, ister sosyalist, Türk aydınının Batıcı-Tanzimatçı önemli bir kesimi, özellikle sosyalizmden umudunu kesip Marks, Engels, Lenin okumaktan vazgeçerken, eşitlik, paylaşmacılık, kamuculuk ideallerini terkederken, oluşan boşluğu dolduracak, yine Batı merkezli düşünür ya da peygamber arayışına girdiler. Bu arayışa liberal ve postmodernist teorisyenlerin, küreselci-“yenilikçi”, Batı uzmanı (!) kültür-sanat danışmanlarının verdiği yanıtın odağında hep Nietzsche vardı.

 Nietsche’nin sahte radikalliği

Nietzsche’nin, aforizmalar biçimindeki, diyalektik gerilim yüklü son derece etkili “estetik” söylemleriyle, “Hıristiyan ahlakı”na, devlete, uygarlığa, sistemin kurumlarına, kişiliksiz, statikocu, uyuşuk burjuva aydına ve orta sınıfa yönelttiği şiddetli eleştiriler, devrimci ideallerini yitirmiş, diğer yandan düzene öfkeli ama iktidarsız, umutsuz aydın için sanki bir yeniden doğuş iksiriydi. Malum, postmodern ve “Yeni Sol” düşüncede içerik değil, retorik (hitabet, söz usatalığı, söylem) önemlidir. Nietzsche’nin, “Bütün değerleri değiştiriyorum. Hiçbir şey doğru değil, her şeye izin var!”(1) biçiminde ifade ettiği “değer ve tabu yıkıcılığı”, bilgi  ve araştırma özürlü, derinlikten yoksun, şabloncu “radikal sol”cu için mestediciydi. Onun fikirlerini öğrenme, tartışma ve eleştirme zahmetine katlanmadan, öğretilmiş cehaletin diğer bir versiyonu müritlik düzeyinde bir Nietszcheseverliktir sözkonusu olan.

Geçelim Nietzscheseverleri, Nietszche uzmanları tarafından ne ölçüde anlaşıldığı, kavrandığı bile gerçekten büyük bir soru işaretidir. Ama yine de küreselci ve postmodernistlar (ve anarşistler) açısından 21. yüzyılın Marks’ı Nietzsche’dir diyebiliriz. Marks ve Engels’in, bilimselliği tartışılmaz eserleri ise ne yazık ki aynı mekanlarda artık pek görülmemektedir ya da kenarlara, dip köşelere sürülmüştür. Nedenleri açıktır; eğitilmiş cahilliğin iktidar olduğu, içi boş laf ustalığının, retoriğin, yani söz ve imge oyunlarının büyük değer gördüğü, içerik ve anlamın kenarlara itildiği bir çağdayız…

Ne yazık ki Nietzsche ile ilgili yanlış bilgi ve kanıların oluşmasında, hakkında yorum ve değerlendirme yapan çoğu felsefeci ve sanat tarihçisinin, estetik ve etik kuramcısının önemli bir rolü vardır. Genellikle onun olumsuzluklarını gizleyen, görmezden gelen ya da uzlaştıran; çağdaş, sol, ilerici değerlere sahip okura batan, hatta isyan ettiren gerici sivrilikleri, kaba saldırıları titizlikle törpüleyen yaklaşımlarıyla bunu yaptılar. Ve hâlâ çoğunluk Türk aydını, onun Aydınlanma, akıl, bilim, emek, eşitlik ve kadın kdüşmanı, güce tapan ve aristokratı, kapitalisti, emperyalizmi, saldırganlığı yücelten düşünce ve tavırlarını yeterince bilmemekte ya da yumuşatılmış, çarpıtılmış yorumlarıyla bilmektedir.

 Akıldışılık ve içgüdüler temel yolgösterici

Bu saptamalarımız bağlamında, Friedrich Nietzsche’yi, postmodernistlerin yüz yıl sonra yorumlayışları ve ideolojik yol gösterici olarak görmeleri ve bütün bunların bizim fikir ve sanat hayatımıza yansımaları açısından incelemeye çalışacağız. Tarihçi Toplumbilimci Taner Timur, Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi adlı kitabında Nietzsche’yi incelediği bölümün girişinde şöyle diyor: “Çağdaş felsefeye damgasını vuran flozoflardan F. Nietzsche, daha ilk eserini yazarken bir dostuna yolladığı mektupta ‘Yepyeni bir uygarlık bekliyorum’ demiştir. Paris Komünü kana bulanırken kaleme aldığı bu eserde, yeryüzünde ilk yetkin temsilcisini Sokrat’ta bulan Yunan Tanrısı Apollon’un karşısına şarap tanrısı Diyonisos’u koyuyor ve dünyaya şunu ilan ediyordu: Yeni uygarlık Aydınlanma düşünürlerinin ön plana çıkardıkları ‘akıl’ ve ‘akılcılığa’ değil, insanın en doğal ve en yaratıcı dürtülerine dayanacaktır.”(2)

Schopenhaure’un öğrencisi olan Nietzsche, onun gerçekliği ve tarihi tamamen reddeden pasif nihilizmine karşı çıkar ve kendi ifadesiyle aynı düşünceyi “aktif Nihilizm” olarak savunur (Onun bu konumunu bazı felsefeciler anarşizm olarak da değerlendirir, ki bu da gerçeğe pek aykırı sayılmaz). Ancak, 1848’lerden sonra burjuva liberalizmi ve modernizminin krize girmesiyle başlayan akılcılığa karşı gerici romantizm tepkisinin Schopenhaure ve Wagner gibi temsilcilerini, pratikte eleştirse bile, daha yetkin bir düzeyde felsefi olarak izledi. 1870 ve 80’lerin Avrupa’daki toplumsal ve düşünsel krize, gericileşen burjuvazinin tekelcileşip emperyalist-saldırgan bir niteliğe bürünerek verdiği yanıt, bağnaz bir sosyalizm ve emekçi düşmanı olan, eşitlikten nefret eden Nietzsche’nin felsefesinin ideolojik omurgasını oluşturdu. Genç yaşta profesör olan Nietzsche (d: 1844), 1870-71 Fransız-Alman savaşına gönüllü katılmış ve Paris Komünü’nün temsi ettiği sosyalizm düşüncesine karşı güçlü bir Almanya ve emperyalist bir Alman imparatorluğu yaratma idealine yoğunlaşmıştır. Bu yıllardaki notlarında, “en güçlü ve en yüksek yaşama istencinin (arzusunun) acınası bir yaşama mücadelesinde değil, savaşma istencinde, güç ve süper güç istencinde ifade bulduğunu hissettiğini yazar.(3)

Aydınlanma akılcılığına ve bilimsel anlayışa karşı çıkan Nietzsche’de, doğruluğun, hakikatin ölçütü, aklın ve bilimin esas aldığı nesnellikle değil, öznel bireyin aklın sınırlarından kurtulmuş doğal içgüdülerinin yön verdiği “Güç İstenci”yle belirlenmektedir. Ona göre, görülen, algılanan, düşünülen her şey arzularımızın ve içgüdülerimizin izledikleri amaçlara bağlıdır. Hayvan için geçerli olan insan için de geçerlidir. İnsan nesnel bir dünya içinde değil, tutkular ve içgüdüler çevresi içinde yaşar.

Özellikle feodal soylulara ve arıstokratlara büyük bir sempati duyması ve emekçilere, ezilenlere, kadınlara tiksintiyle bakması onun düşüncelerinin doğal bir sonucudur. “Güçsüzler iğrenç nihilizmleriyle güçlülere kurnazca hastalık bulaştırmışlardır, bu yüzden Nietzsche yeri geldiğinde, tahakküm etmedeki zalimlik ve haz lehine ‘horgörücü, erkeksi, fethedici, tahakküm edici her şey’ lehine hiç çekinmeden konuşacaktır.”(4)

Nesnel gerçeklik diye bir şey yok, tek gerçek tekil bireyin bedeni!

Akıldışı, bilinçdışı/bilinçaltı dünya deyince insanın ilkel (hayvani) içgüdüleri akla gelir. Bu içgüdülerin gerçeklikteki karşılığı ya da maddi temeli ise, Nietzsche’ye göre toplumsal hayat ve toplumsal bir varlık olarak insan değildir. Çünkü o, insanlığın toplumsallaşma ve uygarlaşma sürecinin, dolayısıyla bu sürecin son aşaması akılcı çağdaş uygarlığın bir ürünüdür. Oysa Nietzsche böyle bir insana karşıdır. Çünkü, onun akıldışı, içgüdüsel davranışlarının gerçeklikteki karşılığı, insan bedenidir. Yani, Terry Eagleton’un deyişiyle, Nietzsche’nin tüm düşünsel, kültürel teorilerinin kökeninde insan bedeni vardır. Bilindiği gibi, postmodern kültür ve sanatın maddi temelini, yani pratik, deneyimsel alanını beden oluşturmaktadır.

Evrensel gerçekliği reddeden postmodernizm de, tek gerçek olarak tekil bireyin içgüdüsel dünyasının maddesi olan bedeni esas almaktadır. İnsan bedeni temel alınınca, kaba-biyolojik materyalizmin, tarihin (ve toplumun) dışında mitleştirilen, ahlaktan, “iyi ve kötü”den, toplumsal ve insani sorumluluktan azade, yaşamak için her şeyi -her türlü vahşiliği, acımasızlığı, suçu- mubah gören “insan” tipi ortaya çıkıyor. Bu anlayışa göre, doğal hayatta geçerli olan “güçlü olan haklıdır” ilkesiyle açıklanan “doğal ayıklanma” teorisi uyarınca bütün organik yaşamın temel özünü bir tek içgüdü oluşturmaktadır: Güçlü, egemen/üstün olmak ve yönetmek. Tek gerçek budur; özgürlük, ahlak, bilim, sanat, uygarlık, vicdan, mutluluk vb diğer her şey boş ve anlamsızdır.

Nietzsche, bedeni esas alan bu merkezi temel düşüncesi uyarınca tarihi, sanatı ve aklı bedenin ihtiyaçlarının ve dürtülerinin değişken ürünleri olarak kavramak suretiyle, her şeyi baştan sona tekrar beden açısından düşünmeye girişecektir. Ona göre estetik olan “uygulamalı fizyoloji”dir. Nietzsche için, erişebileceğimiz her hakikati beden üretir. Dünyanın varolduğu tarzda var olması, yalnızca duyularımızın özel yapısından ötürüdür ve farklı bir biyoloji de bize farklı bir evren verir. Hakikat, türün maddi evriminin bir işlevidir: O, çevremizle duyusal etkileşimimizin gelip geçici sonucudur, hayatta kalmak ve gelişmek için ihtiyaç duyduğumuz şeylerin neticesidir. Nietzsche’yi büyüleyen şey, “aklı sürükleyen kin, hınç veya esrimedir”, içgüdünün bastırılmasına karşı içgüdünün isyanıdır; “tüm açgözlülüğü veya suçluluğu içerisinde bedenin konuşmasının alçak perdeden homurtusudur.”(5)

 Tarihsel ilerlemenin reddi, tarihin tekerrürü ve değişmez değerler

Nietzsche’nin tarihe bakışı çelişkili gibi görünse de Aydınlanma ve bilim karşıtlığıyla uyumlu bir bütünlük gösterir. Nietzsche tarihi yer yer ret yer yer kabul eder görünmekle birlikte, gerçekte mantıki sonuçlarına götürdüğümüzde aslında tarihi reddetmektedir. Onun “sürekli dönüş” (bengi dönüş) olarak ifade ettiği evren görüşü, tarihin, doğanın ve toplumların ileri doğru değişim ve dönüşümleri ya da maddenin diyalektik hareketi olarak değil, bir yaşananın tekrar yaşandığı sonsuz bir tekerrür olarak tanımlanmasıdır.

Yaşama istenci” ya da bunun daha bütünsel yetkin ifadesi olan “Güç istenci”, onun “mutluluk ilkesi”ne dayanan yaşam felsefesidir. Nietzsche’ye göre bu da ancak geçmişi (tarihi) ve geleceği yok sayarak ve içgüdülerin istekleri doğrultusunda yaşanmakta olan ana yoğunlaşarak mümkündür. Bu öylece, postmodern kültürün, sıradan, ilkel hazlara teslim olmuş, toplumsal ve gelecek sorumluluğu duymayan (hedonist) tüketici bireyinin tipik yaşam felsefesi ortaya çıkmaktadır: Her türlü ahlaki sınırlamadan kurtul, gününü yaşamanın, pornolaşmış cinsellik dahil, sınırsız hazzını yaşa!.. Şöyle der filozofumuz: “… mutluluğu mutluluk yapan tek bir şey vardır; unutabilme ya da, daha bilgince söylenirse, mutluluğun sürüp gittiği sürece tarih-dışı olarak duyumlama yetisi: Tüm geçmişi unutarak kendini anın eşiğine bırakmasını bilmeyen bir kimse (…) hiçbir zaman mutluluğun ne olduğunu bilmeyecektir.”(6)

Büyük fizikçi Stephan Havking’in deyişiyle doğanın, evrenin hareketi ileri doğrudur. Maddenin bir boyutu olarak “zamanın oku” ileri doğrudur, geriye işlemez. Işıktan daha hızlı hareket eden bir maddecik yoktur, dolayısıyla geçmişe doğru hareket mümkün değildir. Doğa ve toplumdaki bütün olaylar, gelişmeler; bilim, etik, estetik, doğru-yanlış, iyi-kötü, maddenin ileri doğru hareket yasasının türevi olan yasalarca belirlenir. Yani, doğada/evrende ve toplumda maddenin bütün biçimlerinin hareketleri ileri doğrudur. Dolayısıyla tarihin gelişimi de ileri doğrudur; her şey tarihin içindedir, tarihin dışında hiçbir şey yoktur.

Oysa Nietzsche, tarihin dışına çıkarak, yani doğa dışı/doğa üstü evrenden yaratıcılığın esin ve güç kaynaklarını aramaktadır. Başlangıçta Feuerbach’ı, Darvin’in Evrim Teorisi’ni benimser görünen Nietzsche, derin ve amansız emekçi, kadın ve sosyalizm düşmanlığı nedeniyle aynı dönemde en etkin düşünsel-siyasi akım olan Bilimsel Sosyalizmin Tarihsel Materyalizmi karşısında yetersizdir, çaresizdir. O nedenle tarih dışına, fizik ötesine kaçmak zorundaydı. “(…) tarih dışı ve giderek tarihe karşı durum, yalnızca haksız bir eylemin değil, ama daha çok her doğru eylemin doğduğu yerdir; bu türden bir tarih-dışı duruma geçip önceden istemeden ve buna erişmeye çabalamadan, hiç bir sanatçı tablosunu yapamayacak, hiçbir komutan zaferini kazanamayacak, hiçbir halk özgürlüğüne kavuşamayacaktır.”(7)

Geçmiş ve gelecek yok, tarih denen şey sürekli bir döngü; o halde değişmeyen, mutlak, sabit şeyler var; bu şeylerin çeşitliliği ve rekabetidir bütün hareketi, hayatın canlılığını yaratan… Filozofumuz, “(…) geçmiş ve bugün bir ve aynıdır, daha doğrusu her türlü çeşitlilik içinde tipik bir biçimde kımıldamadan aynı kalan ve gelip geçici olmayan örneklerin hep var oluşu olarak, değişmez bir değeri olan ve hep aynı anlamı taşıyan durmuş kalmış bir yapı” derken ne kadar değer ve tabu yıkıcı görünürse görünsün, gerçekte, geçmişte de, gelecekte de değişmez, sabit, ebedi değerlere olan inancını itiraf etmektedir. Yani aslında son derece ideolojik bakmaktadır Nietzsche; kendi tabu ve değerlerini, ideolojik temsilciliğini yaptığı sınıfın çıkarlarını, ideallerini insanlığa dayatmaktadır. Peki, nedir bu “değişmeyen, mutlak, sabit şeyler” ya da değerler ve onların “çeşitliliği” ve rekabeti?…

 “Güç istenci”: Mafyalaşmış kapitalist efendilerin kural tanımaz egemenlik isteği

Nietzsche her türlü bütünsel düşünceye, her türlü sisteme karşıdır. Ona göre, “bir sistem kurmaya çalışmak dürüstlükten yoksun olmak demektir.”(8) Ama bütün bu büyük, “radikal” iddialara rağmen, tutarsızlıklar, çelişkiler içindedir. Temel felsefi görüşlerini açıklarken ise, akılcı bir sistem içinde bütünlüklü bir mantığa dayanmak zorunda kalmaktadır.

Ona göre, yaşamın temelinde “Güç istenci” vardır. Sınırlı sayıda insanın ekonomik, siyasi, düşünsel güç sahibi ve diğer insanların da sürü olması anlamına gelen bu görüş, varolmanın, yaşamanın temel özünü oluşturuyordu. Kuşkusuz karşı kutupta da sosyalistlerin ve demokratların savunduğu insanların siyasi, ekonomik haklarda eşitlenerek, efendi-köle ilişkisinin bütün biçimlerinin ortadan kaldırılmasıyla özgürleşmesi ve saçkinleşmesini, yetkinleşmesini esas alan düşünce ve pratik yer almaktadır.

Nietzsche’nin ideolojik olarak durduğu yer aslında gizemli ve belirsiz bir yer değildir; o liberal burjuvazinin ifrata varmış bireyciliğinin kararlı bir savunucusudur. “Tüm bilinçli hareketimiz yüzeydeki olaylardır; bunların arkasında içgüdülerimizin ve o andaki hallerimizin güç kavgaları yer alıyor”(9) derken kapitalizmin kurtlaşmış, paylaşma duygularını yitirmiş, vicdanı boşalmış bireyleri arasındaki güç kavgalarını anlatıyordu. Her bilgimiz, hatta kullandığımız her sözcük belli kişisel bir perspektifi yansıtan, görelilikle sınırlı bir değerlendirme ve yorumdur ona göre. Yani, tipik öznelci-liberal bir bakışla, bireylerin topluma, bütüne bakışında bir ortaklık bulunamaz, gerçek, hakikat herkesin kendi yorumunda görece olarak vardır, diyordu.

Demek ki, Nietzsche’ye göre, toplumun bütününü gözeten, toplumsal sorumluluğu temel alan bir yaklaşım ahlaklı değildir. Bu nedenle, liberal-bireyci, faydacı etikte de vurgulandığı gibi bireyin güç sahibi olma, egemen olma ve yönetme tutkusu tek ahlaki davranıştır. Güç istencini esas almayan, “üst insan” olmayı hedeflemeyen hiçbir davranış ahlaki değildir!.. “İnsanın en korkunç ve en esaslı talebi kudrete yönelik içgüdüsüdür. Bu içgüdü özgürlük olarak adlandırılır. O en uzun süre için sınırlı tutulmalıdır. Bunun için şimdiye kadarki ahlak, bilinçsiz olarak terbiye ve yetiştirme içgüdüleriyle kudret hırsını sınırlandırmaya yöneliktir.”(10) Burada Nietzche, “kudret hırsı”nı sınırlandıran etken olarak, Hıristiyan ahlakının eleştirilmesi bağlamında, aslında “o güne kadarki” uygarlığın geliştirdiği “ahlakın” ve “değerlerin” bütün biçimlerine karşı çıkar. Bunu yaparken Tevrat’taki “Öldürmeyeceksin!”, “Çalmayacaksın!” vb ilkelerini de iptal eden -”biz ahlak karşıtları” dese de- yeni bir ahlak önermektedir.

NietzscheBu “yeni ahlak”ta tek geçerli ilke güçlünün zayıfı ezme, kendi çıkarları için onu kölece kullanma hakkıdır. Bu bir doğa yasasıdır. Şöyle diyor filozofumuz bütün açıklığıyla: “İstismar [Lukacs’ta bu “sömürü” olarak çevrilmiş -MU], bir toplumun ilkelliğinden, eksikliğinden, yozlaşmasından doğmuyor; temel organik işlev olarak canlının özünden kaynaklanıyor ve bu, tam da yaşama istenci demek olan güç istencinin bir sonucudur.”(11)

Yine, “güç istenci”yle ilgili bir toplumun yaşama hakkından söz ederken “savunma hakkı kadar saldırma hakkından da söz edilmelidir”, çünkü, “özellikle ikincisi daha çok her canlı için zorunluluktur” der.(12) Peki, özellikle ikincisi bir canlı organizma için zorunludur fikrinin varacağı yer neresidir? Onu da açıksözlülükle ifade ediyor filozofumuz: “Bu arada bir bireyi mi ya da canlı bir bedeni mi, yoksa yükseğe çaba harcayan ‘toplumu’ mu göz önünde bulundurduğumuz fark etmez. Ceza hakkına (ya da toplumsal kendini savunma) esasında sadece ‘hak’ sözcüğünün yanlış bir kullanımıyla ulaşılmıştır. Bir hak anlaşmalarla kazanılır. Ama karşı koymak ve kendini savunmak bir sözleşmeye dayanmaz. En azından bir ulus ister silahlarla, ister ticaretle, alışverişle ve kolonizasyonla [sömürgecilikle -MU] olsun, fetih ihtiyacını, kudret hırsını iyi niyetle hak olarak adlandırabilir; örneğin büyüme hakkı. Bir toplum, kesinkes ve içgüdüsüne göre savaşı reddeden bir toplum inkiraz (gerileme) durumundadır.”(13)

Ve Nietzche, zekasını, öngörü yeteneğini, kimden yana olduğunu, hangi sınıfın egemenliğinin felsefesini/ideolojisini yaptığını daha açık bir şekilde ifade etmekte ve Alman ırkçılığına, Nazizme esin kaynağı olan geleceğin dünyasının tablosunu çizmede kullanır. Bunu yaparken “güç istenci” yasasını uluslar, ırklar, toplumlar düzleminde uygular: “Avrupa’nın eşit ölçüde tehlikeli olması için çözmesi gereken, yani bir tek isteme kazanmak için, bütün Avrupa’ya egemen olacak yeni bir kast aracılığıyla, kendi, uzun, korkunç istemesiyle amaçlarını binlerce yıl öteye yöneltebilen: Böylece uzun sürmüş masal okuma komedisi, küçük devletlerin, hanedanlıkların, demokrasilerin bölünmüş istemeleri sona erecektir. Küçük politika zamanı geride kaldı: Gelecek yüzyıl, yeryüzünü ele geçirme kavgasını getirecektir; -büyük politikaya zorlayacaktır.”(14)

Onun “zalim” efendiden yana olduğuna hâlâ karar veremediyseniz işte daha açık bir kanıt: “(…) ‘yüksek kültür’ dediğimiz her şey zalimliğin ruhanileştirilmesine (tinselleştirilmesine) dayanır, onun daha derinleştirilmesine: Savım bu benim. Şu vahşi hayvan gerçekten öldürülmedi, yaşıyor, serpiliyor, yalnızca -tanrısallaşıyor. Trajedinin acı verici şehvetini oluşturan zalimliktir; trajik duygudaşlık denen şeyde, hoş etki yaratan, temelde yüce olan her şeyde, en yüksek ve en ince metafiziğin titremelerine değin, tedını, yalnızca zalimlikle karışmış olanın bir parçası oluşundan alır.”(15)

Nietzsche’nin “Güç istenci” ya da “kudret arzusu” düşüncesini geliştirdiği  dönemi hatırlarsak, iki önemli gelişme siyasal ve düşünsel hayata damgasını vurmuştur. Birincisi yukarıda belirttiğimiz gibi, kapitalizmin tekelci bir aşamaya geçerek, krizini Birinci Dünya Savaşı’na kadar ertelemesidir. İkincisi ise, Darvin’in geliştirdiği Evrim Teorisi’dir. Bu teori, doğa ve toplum bilimlerini üzerinde haklı olarak çok geniş ve derin bir etki yaratmıştır. Toplum bilimlerinde, mekanik materyalizm aşılırken bu kez de Evrim Teorisi’nin bir parçası olan Doğal Ayıklanma teorisi çeşitli indirgemeci çarpıtmaların malzemesi oldu. Bunların en önemlisi “Sosyal Darvinizm”di. Buna göre, toplumlarda da doğal ayıklanma yasası geçerlidir; yani, güçlü olan, doğanın acımasız, vicdansız gelişim yasalarına uyum gösteren, yaşama hakkına sahiptir; “güçlü olan yaşar”, dolayısıyla “güçlü olan haklıdır!”

Nietyzsche’nin “güç istenci” ile ifade ettiği bütün fikirlerin kaynaklarını Sosyal Darvinizmin teorilerinde kolayca bulabiliriz. Nazizmin de temel ahlaki ilkesi olan, “bazı insanlar ve kavimler ikinci sınıf insanlardır, diğer üstün ırklara -ve en üstün ırk Cermenlere- kölelik yapmaya mahkumdurlar. Nazizmin, mazluma, güçsüze, çaresize, sakata acımama, onları köle olark kullanma” felsefesini önceleyen bir pasaj şöyle: “İncil’in emri ‘Sen öldürmemelisin’ yozlaşanlara yönelik hayatın yasağının ciddiliğiyle karşılaştırıldığında bir safdilliktir. ‘Siz doğurmamalısınız’ [gibi -MU]. Hayatın kendi bir dayanışma bilmez, bir organizmanın sağlıklı ve yozlaşmış kısımları arasında ‘eşit hak’ tanımaz, kabul etmez. Bu sonuncuları kesip atmalıdır, aksi halde bütün mahvolur. Yozlaşanlara acımak, kusurlu ve hasta yaratılanlara eşit haklar tanımak – bu en derin ahlaksızlıktır, tabiata aykırılığın bizzat ahlak diye görülmesidir.”(16)

Görüldüğü gibi flozof, bütün ahlaklara karşı değildir, sadece eşitsizlikleri ortadan kaldıran, eşitlikçi, paylaşmacı, insani bir toplumu savunan ahlaka karşıdır; ve yukarıdan beri anlattığımız gibi efendi sınıfların ahlakını savunmaktadır.

 “Üst İnsan”: Toplumsal, ahlaki değerlerden azade Yeni Ortaçağın postmodern insan tipi

Nietzsche’nin, Aydınlanmanın ilerleme ilkesine karşı ileri sürdüğü, “sürekli dönüş” (bizde buna “tarihin tekerrürü” deniyor), “değişmez ve hep aynı kalan değerler” düşüncesinin, genelde bütün eserlerinde yaptığı mitolojik bir boyut katılarak estetikleştirilmiş ifade biçimini bir tarafa alırsak, asıl çağımızdaki somut toplumsal ve siyasal karşılığı nedir ona bakmak gerekir. İçinde bulunduğu, 1971 Paris Komünü’nün yaşandığı tarihsel koşullarda, gericileşen burjuvaziyle işçi ve emekçi sınıflar arasında bütün toplumu saran çetin bir mucadele yaşanmaktadır. Böylesi bir Avrupa tablosunda bütün felsefi-düşünsel, sanatsal, ahlaki fikirlerin ve eylemlerin, doğrudan veya dolaylı olarak, iki ana sınıfın ve iki ideolojinin toplumsal ve siyasal programlarıyla şu veya bu şekilde bağlantılı olmaması mümkün değildir.

Burjuvazi artık, devrimci olduğu 18. yüzyıl ve 19. yüzyılın birinci yarısındaki gibi sonsuz bir ilerleme fikrini terketmeye başlamış, tekelcileşip gericileştiği 1870’lerden (hatta 1848’den) sonra, kendisine kadar olan tarihi ilerleme olarak gören, ama kendisinden sonrası için bunu kesinlikle reddeden idealist ve metafizik felsefelere sarılmıştır. Çünkü, aksi halde Marksizmin savunduğu gibi kendisinin de geçiciliğini ve yeni bir toplum projesinin temsilcisi işçi sınıfı tarafından yıkılmasının kaçanılmaz olduğunu onaylamış oluyordu. İşte, Nietzsche’nin bu tekerrürcü ve değişmezleri savunan tarih görüşü, Bilimsel Sosyalizmin her şeyin tarihsel ve geçici olduğu fikrine karşı geliştirilen ya da Aydınlanma öncesi tarihçilikten devralınan bir tutuculuktu. Bu, kendi mutlaklığını, ebediliğini ilan eden tekelci burjuvazinin sınıf egemenliğinin ideolojik ifadesinden başka bir şey değildi. Aynı yerde geçen “her türlü çeşitlilik içinde” deyişi de, liberal bireyciliğin ve rekabetin dokunulmazlığının vurgulamasından başka bir şey değildir. Çünkü, bütün özellikleriyle en uç noktada bireyci ve bencillikle donatılmış “üst insan” liberal-burjuva bireyin estetize edilmiş biçmidir.

Demek ki, Nietzsche, “nefret duyduğu” ve sosyalistlerin, burjuva demokratların savunduğu eşitlik, özgürlük, demokrasi, kadın hakları vb çağdaş değerlere karşı önemli bir tarihsel görev benimsemiştir. Bu görev, tekelci burjuvazinin de ihtiyacı olan “yeni bir toplum” ve “yeni bir insan”ın felsefi olarak ortaya konmasıydı. Yeni bir toplumun da esas olarak belirleyicisi olan bu “yeni insan” tanımının içeriği, nitelikleri, “Güç İstenci”yle temellendirilen “Üst İnsan”dı. “Üst insan” karakteri Nietzsche’nin bütün felsefesinin merkezini, odağını oluşturmaktadır. O, tarihen de, günümüz açısından da, nefret ettiği kölelerin, “sürü içgüdüsü”ne sahip emekçilerin tam karşıtı bir sınıfa hayrandı, onları yüceltiyordu. Onlar, (ekonomik ve siyasi) güç elde etme tutkusuyla dolu ya da bu tutkulara sahip kapitalist sınıf, feodal aristokratlar (derebeyi, ağa vb) ve ilk temsilcileri olarak köle sahibi efendilerdi. Bir de buraya, sözkonusu efendi-sömürücü sınıfların ideolojisini üreten organik aydınlarını, sanatçılarını eklemek gerekir.(17)

Nietzsche’nin “üst insan”la idealize edip yücelttiği insan modeli, köleci toplumdan günümüze yaşanan tarihin içinden baktığımızda, o kadar somut ve açık ki, onu ve onun türevi fikirlerini, ahlak, estetik vb, başka turlü yorumlamak olanaksız. Taner Timur’un da vurguladığı gibi, “Nietzsche, sınıf kavgasının yerine ikinci doğa ve yeni değerler kavgasını koyunca iktisadi ve toplumsal hayatın somut analizi yükümlüğünden kurtuluyor ve sığındığı mitler dünyasında yeni bir aristokrasi düşlüyordu. Toplumsal hayat artık onun gözlerinde rantla yaşayan, üstün yetenekli, yaratıcı bir seçkinler grubuyla, bunlara hizmet etmekle mükellef kölelerden ibaretti. ‘Zayıflara karşı güçlülerin yanında olmalıyız’ diyordu Nietzsche, ‘Yunanlıların köleci sistemleri yüzünden çöktükleri söyleniyor; biz ise kölelerimiz olmadığı için çökeceğiz.”(18)

Nietzsche, 1872’de yayımladığı Trajedyanın Doğuşu adlı Yunan trajedyasının kökenini incelediği eserinde, Aklı, uyumu, düzenliliği temsil eden Apollon’a karşı, akıldışılığı, sarhoşluğu ve kendinden geçmeyi, yani içgüdülerin sınırsız özgürlüğünü temsil eden Diyonisos’u yücelterek, felsefesinin tarihsel-mitolojik temellerini atıyordu. Daha sonra geliştirdiği ve felsefesinin en asli kavramsal ögelerini oluşturan “güç istenci” ve “üst insan” teorilerinin temellerini Diyonisoscu düşüncede ve yaşam felsefesinde bulmaktayız.

Diyonisosçuluğun yüceltilmesi, tarihin dışına çıkarak bugün de böyle bir yaşam biçimi ve insan tipinin teorize edilmesi, onun sık ısk vurguladığı Sokrates-Eflatun öncesi Yunan toplumunun model olarak bir yüceltilmesidir. “güç istenci” ve “üst insan”a model olarak gösterilen aslında antik Yunan’ın köle sahibi efendileridir. Antik Yunanın kent devletlerindeki köle sahibi efendilerin, toprak sahibi ve tüccar aristokratların mitleştirilerek ve idealize edilerek günümüze uyarlanmış felsefesiydi bu. Başına buyruk, gelişkin devlet üzerinden toplumun ortak çıkarı da gözetilerek yasalarla, kurallarla içgüdüleri (keyfilikleri) henüz dizginlenmemiş, felsefe ve sanatla da ilgilenen aristokratlar, tiran ya da despotlar, “üst insan”ın ilk örneklerini oluşturuyorlardı. Köleler ise, “üst insan”ın var olması, onların efendi olarak içgüdülerinin emrettiği güç sahibi olma tutkularını gerçekleştirmeleri için zorunlu hizmetçi sürüleri oluşturuyordu. Nietzsche’nin veciz olarak ifade ettiği gibi, “Bir kudret bloku nasıl idame edilir? Bir çok kuşakların ona kendini kurban etmesiyle.”(19)

Bugün, Nietzsche’nin hayal dünyasından değil de olguların içinden bakarsak, “üst insan”ın Batı merkezli Yeni Ortaçağ’da karşılığı, somutlaşmış hali nedir? Şu: Sözkonusu insan tipi, en başta ekonomik ve siyasal güce, yani iktidara sahip olmalıdır. Bunlar da, en başta dünyaya efendilik taslayan empertyalist tekellerin mülk sahipleri, rantla geçinen asalak kapitalist zümre, onların yöneticileri, ceolar, neoconlar, Hitler özentili yasa ve kural tanımaz, zorba siyasi iktidar ve otorite sahipleridir. Dahası, hatta özellikle, -ulusal devletlerin yasalarıyla belli ölçüde denetlenme anlamında- akılla değil, akıldışı ve içgüdüsel dürtülerle hareket eden, kuraldışılığa, yasadışılığa dayanan bir insan tipidir sözkonusu “üst insan”. Bu tanımlara göre bütün yollar, küreselleşme, kuralsızlaşma çağının itibar kazandırdığı mafya örgütlenmelerine, mafya liderlerine ve mafya bağlantılı ya da mafya-tarikat/cemaat örüntülü siyasi liderlere çıkmaktadır.

 Nietzsche’nin demokrasi, eşitlik ve kadın düşmanlığı

Aydınlanma ve modernleşme sürecinin insanlıkta yarattığı büyük gelişmeler dikkate alındığında, nereden bakılırsa bakılsın, Nietzsche’nin, modern çağın gerici ideologyasının en açık sözlü, en militan ve etkili temsilcilerinden biri olduğu görülmektedir. O, amansız düşmanı olduğu, insanların eşitliği ve demokrasi fikrini ve mücadelesini “sürüleşme”, “yozlaşma”, “ahlaki çöküş” olarak görmektedir. “Acıma duygusu”, “vicdan”, “paylaşma” gibi temel insani özellikleri de, “Başkasının acısına katılan ve sevincini paylaşan gerçekten büyük bir kalabalık (büyük yanyanalıktan hoşlanış, tıpkı bütün sürü hayvanlarında olduğu üzere ‘ortaklaşma ruhu’ yatan, bireyin muhafaza edilmediği…)” iddiasıyla, bireyin özgürlüğü ve “üst insan”ın gelişimi açısından bir gerilik, zayıflık olarak değerlendirmektedir.(20)

Diyebiliriz ki, Nietzche’nin bütün öfkeli, put kırıcı, geleneğe meydan okuyan romantik söylemlerinin, etkileyici, sarsıcı aforizmalarının temelinde insanların köle-efendi bölünmesine dayanan eşitsizliği meşrulaştırmanın, onu “ahlaki”leştirmenin estetize edilişi yatmaktadır. Orada, efendiyi efendi yapan, “iyinin ve kötünün ötesinde”, yani ahlaklılık ya da ahlaksızlık yargılarından, suçlamamlardan ve her türlü yasal sınırlamadan tamamen azade, doğal bir canlı olarak güç, egemenlik ve sömürme “doğal hakkının” onaylanması vardır.

Bu mantığın doğal sonucu olarak Sosyalizm tanımlanıyor: “Sosyalizm: Sona erdiği düşünülen en cüz’ilerin ve budalaların, yani yüzeysel insanların baskısı, kıskançların ve dörtte üç sahte oyuncuların, gerçekte ‘modern idelerin’ mantıksal sonucudur. (…) Onların üslubu, umutları ve hayalleri zararsız koyun mutluluğunun bir ifadesidir.”(21)

Sosyal Darvinizm teorileri aynı zamanda seçkinciliktir. Ancak Nietzsche, seçkincilere bile taş çıkartacak düzeyde köleci ruhun hezeyanlarını, hurafesini dile getirmekte, “iyiye, güzele ve eşit haklara” öfkesini sanki kusmaktadır: “Aristokrasi, bir seçkin insanlığa ve daha yüksek sınıfa inancı temsil eder. Demokrasi büyük insanlara ve seçkin zümreye inançsızlığı temsil eder. “Bu rejimde herkes herkese eşittir. (…) Ben nefret duyarım: 1. Sosyalizmden, çünkü o büsbütün naif (safdilane) olarak “iyinin, güzelin ve eşit hakların” düşünü görür.”(22)

İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabında sosyalizmden nefretini “tiksinti” düzeyinde ifade eder Nietzsche: “İnsanın toptan soysuzlaşması, düşerek bugünün toplumcu ahmaklarına ve düz kafalılarına ‘geleceğin insanı’ olarak görülüyor, idealleri olarak! -insanın yetkin bir sürü hayvanına doğru (ya da, onların dedikleri gibi, özgür topluma doğru) bu soysuzlaşması ve küçülmesi, bu insanın eşit haklara ve savlara sahip cüce insana doğru hayvanlaşması olanaklı, kuşku yok bunda! Bu olanağı sonuna kadar düşünmüş biri, diğer insanların habersiz olduğu bir tiksintiyi daha tanıyacaktır -belki de bu yeni bir görevdir!…”(23)

Filozofumuz, “vicdanlı olmayı”, “acımayı”, “paylaşmayı”, “eşitliği” savunmayı “köle ahlakı” olarak tanımlarken, “güç istenci”ne ve “üst insan”a hizmet ettiği sürece sömürüyü ve onunla bağlantılı her türlü baskıyı, haksızlığı, zalimliği, adaletsizliği, vurgunculuğu, hırsızlığı “efendi ahlakı” içinde değerlendiriyor. 19. yüzyıl Avrupasında burjuvazinin bile açıkça savunmaktan kaçındığı şu cümleye ne demeli: “Sömürü, kokuşmuş, eksikli, ilkel topluma ait değildir: Yaşayanın özüne aittir o, temel organik işlev olarak isteme gücünün bir sonucudur; her şeyden önce yaşamın istemidir. -Diyelimki bu kuram olarak bir yeniliktir- gerçek olarak bütün tarihin ana olgusudur. Hiç değilse buraya kadar, kendimize karşı dürüst olalım!-”(24)

Son olarak, insanlığı geliştiren dinamikler olarak, sınıf mücadeleleri yerine, efendi ve köle ilişkisinin, aristokrasinin mutlak, değişmez bir toplumsal sistem olarak savunulması, Nietzsche’nin diliyle söylersek, gerçekten “nefret”, “tiksinti” uyandırıyor: “’İnsan’ tipinin her yükselişi, şimdiye dek aristokratik toplumun işi olmuş -her zaman da öyle olacak: Uzun bir sıralanma düzeni merdivenine, insanlar arasındaki değer ayrımlarına, şu ya da bu anlamda köleliğin gerekliliğine inanan bir toplum.”(25)

Nietzche bize bir büyük gerçeği bütün netliği ve derinliğiyle bir kez daha öğretiyor: Akılcılık insanlığı eşitliğe ve özgürlüğe götürür; akıldışılık ve içgüdüsellik ise eşitsizliğe, adaletsizliğe ve köleliğe… Mehmet Ulusoy

 Dipnotlar

1 Aktaran Georg Lukacs, Aklın Yıkımı, Payel Yayınları, İstanbul, 2006, s. 342.

2 Taner Timur, “Postmodernizm, Felsefe ve Tarih Yazıcılığı”, Felsefe Toplum Bilimleri ve Tarihçi, Yordam Yayınları, İstanbul, 2011, s.288.

3 Elisabeth Forster-Nietzsche, Yalnız Nietzsche, Leipzig, 1914, s. 433’ten aktaran Georg Lukacs, age, s. 319.

4 Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, Özne Yayınları, Ekim 1998, İstanbul.

5 Terry Eagleton, Estetiğin İdeolojisi, Özne Yayınları, İstanbul, 1998, s. 242, 243, 244.

6 Frietrich Nietzsche, Tarih Üzerine, Say Yayınları, İstanbul, 1986, s.63.

7 Nietzsche, age, s. 68.

8 F. Nietzsche, Le Crepuscule des İdoles, Paris, GF-Flammarion, 1985, s.75 (1lk baskı 1889)’dan aktaran Taner Timur, age, s. 296.

9 Nietzsche, Fragment Posthumes (1885 Sonbaharı-1887 Sonbaharı), Paris, Gallimard, 1978, cilt. 12, s. 26’dan aktaran Taner Timur, age, s.297.

10 Nietzsche, Güç İstenci, Birey Yayıncılık, 2. basım, İstanbul, 2002, s. 355-56.

11 Nietzsche, Par dela le Bien et le Mal, Librairie Generale Française, Paris, 1991, s. 280-281’den aktaran Taner Timur, age, s. 304.

12 Nietzsche, Güç İstenci, s. 357.

13 Nietzsche, Güç İstenci, s. 358.

14 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, 2. basım, Ara Yayınları, İstanbul, 1990, s.133.

15 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 157-158.

16 Nietzsche, Güç İstenci, s. 360-361.

17 Bkz. Bu konuda daha geniş bilgi için Georg Lukacs, “Emperyalist Dönemde Usdışıcılığın Kurucusu Olarak Nietzsche”, Aklın Yıkımı, Payel Yayınları, İstanbul, 2006, s. 303 vd.

18 Taner Timur, age, s. 302.

19 Nietzsche, Güç İstenci, s. 358.

20 Nietzsche, Güç İstenci, s. 53-54.

21 Nietzsche, Güç İstenci, s. 82.

22 Nietzshe, Güç İstenci, s. 368.

23 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Ara Yayıncılık, 2. basım, İstanbul, 1990, s. 120-121.

24 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 198.

25 Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 195.

 

Etiketler

Bir Yanıt Yazın