Öznesiz süreç mi?

Seyyit Nezir

 1960’larda Batı’da Althusser ve Foucault farklı nesnelerden gelerek tarihin öznesiz bir süreç olduğunu tartışırken, Türkiye’de Turgut Uyar, “büyük bedenin kovuşturulan şarkısıyla meydanlara el koyuş” sürecinde kitle ve önderin örtüştüğü bedensel tekliği imlemekle kalmayıp kışkırtıyordu:

Artık kat’iyyen biliyoruz; Halk adına dökülen kan Sapı güldalı güzelliğinde bir bıçaktır. Nitekim Lenin Destanı’nda Mayakovski; Lenin ve Parti’nin işçi sınıfıyla örtüşük bütünlüğünü vurgularken, tarihsel birikimi sırtlayıp gelerek dünyayı tam da Marx’ın öngördüğü doğrultuda ve ilkeler üzerinde değiştirmeye yönelen özneyi, tarihsel veri ve koşulların devrimi hazırladığı süreçte fikirleri maddi güce dönüştüren kitleleri, yani tarihin devrimci öznesini belgiliyordu.

 

TÜRKİYE Mİ YÖNETİYOR?

Peki, önderlerin tüm bireysel kavrayış yeteneğini kitlenin birikmiş gizilgücüyle buluşturup aynı akışta geleceğe yönlendirmesiyle oluşan tarihsel özne, tersten bakışla öznenin yokluğu anlamına mı geliyordu? Hakçası postmodernizm de boş durmuyor, bir yandan tarihsel birikimi yok sayma ve tüketme niyetiyle kof bireyciliği kışkırtırken, öte yandan tarihin öznesiz bir süreç olduğu önermesini ısrarla parlatarak aydınları devrimci öznenin yokluğuna ikna etmeyi amaçlıyordu.

Nitekim postmodernizm, özneyi dijital teknolojiyle donanmış Yeni Ortaçağ safsatalarının külleriyle gömdüğü hevesine kapıldığı sıra 2000’lerde Türkiye’de, tam da Hegel’in tanımladığı çerçevede, “Minerva’nın baykuşu karanlık basınca uçuyordu”. Papirüs’ün kapanmasıyla Eski’nin devraldığı süreçte çok geçmeden Güçlü Ateşoğlu yönetiminde bu kez Baykuş dergisi atılıma yöneliyor,

Muamma Nesne: Özne” tartışmalarıyla felsefeyi Marx’ın yüklediği işlev, içerik ve söylemle entelektüel gündeme taşıyordu.

Ne ki Saffet Murat Tura, handiyse postmodernizmin küllerini üfleyip altını Ateşoğlu’nun da çizdiği bir kaygıyı pekiştirircesine, dergide, “materyalist tutarlılık adına özneyi olumsuzlayan” ve Marksist çevrelerde ilgiyle karşılanmakla birlikte ağır eleştiriler alan bir yazı dizisini başlattı ama 4. yazıyı yayımlayamadı; bulgu ve savlarını kitaplarına taşıyarak okurlarıyla buluşturdu.

Bu savlarla, Doğu Perinçek’in geçenlerde yeniden vurguladığı, “Türkiye, Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor” savı arasındaki düşünsel rastlaşmanın nesnel ilmeklerine dokunmaya niyetlenirken az önce okuduğum çapsız bir sataşmaya ivedi yanıt verme zorunluğu yüzünden, irdelemeyi Ağustos’taki yazıma erteliyorum.

 

AYDINLIK’TA SOTAYA YATMAK

40 yılın yayın dünyasında Seyyit Nezir’le edebiyat polemiğine girip de arkasını getiren tek kişi yoktur.

Kemal Özer’in Varlık çömezlerinden biri de edebiyatı terk etmek zorunda kaldı. Açıkça karşısına çıkamayanlarsa, fitnelerini dostlar hanesinde sotaya yatırdılar.

Sen çocuk! Aydınlık fişekliğinde kim bilir nerelerden hangi niyetlerle yedeklenip bana atılan üçüncü plastik mermisin…

Neyse ki eldivenlerim 1960’ların Singer’iyle örülü… Hocam deyip hoca ayaklarına yatarsan Yunus Emre sakızı da dudağında patlar. İnternet geyiklerini geçelim.

Her satırı çöküş kuşağının sayfalar dolusu mukallit zırvasına bedel Ağır Roman’ın (Metin Kaçan) baş döndürücü söylemi yanında pîr-i mugan üstadın Küçük İskender’in idrar şerbeti kalan şiirini de senin bira mayalı deyip ibrikten yutturmaya kalkışın yetmiyor gibi, yazarını bile anmaya korktuğun (https://www.aydinlik.com.tr/ne-kalir-omurden-seyyit-nezir-kose-yazilari-temmuz2019) yazı üzerine zurnada peşrev olmaz hamlesiyle herzeyi zırvada tevil olmaza götürüyorsun.

Aydınlık’ta hangi yazara, dahası okura sorsan, şu cümlelerin için aynı şeyi söyler: “Bu postmodern de üzücü şey sahi. Her postmodern kötü mü? Nedir, kimdir postmodern; yenir mi, içilir mi?

Uyar mı yani kötülemek istediğimiz her şeye? Üstelik yukarıdaki paragraftan öğreniyoruz ki şairlerin ne anlatması gerektiğine dair listeler var herhalde!” (https://www.aydinlik.com.tr/kucuk-iskenderonur-caymaz-kose-yazilari-temmuz-2019)

Bu sözlerle, ilk yazında kendisinin asla kabul edemeyeceği yalakalık ölçüsünde övdüğün Nâzım’ın putlar yıkan şiirine ve kavgasına bile pervasızca gölge düşürmeye kalkıştığının farkında değilsen, ibrikçilikten önce edebiyatı öğren.

Seyyit Nezir’in şiirine dair bir nebze fikir edinmek istiyorsan, Refik Durbaş – Abdullah Özkan’ın hazırladığı 5 ciltlik Türk Şiiri Antolojisi’nin 4. cildine göz atman yeter (Boyut Y.). Bir de var ki sen postmodernin ne olduğunu halâ öğrenmeye bile çalışmıyorsun ama tam 31 yıl önce ben postmodern tüketim kültürüne ve edebiyatın kanalizasyonlarına karşı Yenibütüncü Şiir Bildirisi’ni kaleme aldım.

Yolun düştüğünde Aydınlık’ın basamaklarını çıkmaya başlamazdan önce arşive uğrarsan Ercan Dolapçı yoldaşım sevabına “İkibin’e Doğru”nun 1988 Ocak – Şubat sayılarını sana indirir, sen de, “kendine lütfedip” okuma zahmetine katlanırsan iyi edersin.

Yalnızlık etme, kendine iyilik et! Sahi: 1993’te Küçük İskender’den benim yayımladığım şiiri sen “köşende” yayımlayabilirsen, onu da çerezine göndereyim.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın