Osmanlı Edebiyatı

Osmanlının Düzeni ve Edebiyatı

Atilla Özkırımlı

GİRİŞ

Bir toplumun kültür ve sanat ürünlerinin niteliğini ortaya koyabilmek, her şeyden önce, o toplumun ekonomik ve sosyal yapısının araştırılmasını gerektirir. Kültür ve sanat ürünleri salt kendi kuralları içinde, ürünü oldukları toplumdan bağımsız düşünülemezler. Çünkü o ürünleri yaratanlar, o toplumun bir ferdi olmakla kalmazlar, toplumsal yaşayışın işleyişini düzenleyen bir etken olarak da faaliyete katılırlar. Hiç değilse gerçekliğin ayrımındadırlar ve salt estetik amaca da yönelseler, içinde yaşadıkları toplumun, gerek yapısal ve gerekse bu yapıya bağlı olarak düşünsel örgüsünün izlerini yansıtırlar.

Bu nedenle, Tanzimat öncesi İslamî Türk Edebiyatı’na yanaşabilmek, çağın üretim düzeni ve egemen dünya görüşünün açıklanması, ayrıca bunların birbiriyle uyumunun ortaya konulabilmesiyle mümkündür. Agâh Sırrı Levend‘in bölümlemesine bağlı kalarak benimsediğim İslamî Türk Edebiyatı kavramı, Türklerin İslamiyet’i kabullenmelerinden başlayarak XIX. yüzyıla kadar süren bir dönemdeki kültür ve sanat ürünlerini kapsamaktadır. Ama ben bir inceleme yazısının sınırlarını aşmamak için işe Osmanlı‘dan başlayacağım. Amacım da kimi kuramsal genellemelere gitmek değil. Bir çeşit soyutlama olan bu tür çalışmalar sorunu karıştırmaktan başka bir işe yaramı yor, üstelik de, bir uzmanlığı gerektirdiklerinden anlaşılmaz oluyorlar. Ben sorunu olabildiğince somut örneklere dayayarak ortaya koymak istiyorum. Soru şudur: Divan şiiri ve divan nesri, estetik olan bir yana bırakılırsa, hangi toplum yapısının ve egemen dünya görüşünün ürünüdür?

Bilindiği gibi, toplumların tarihi, bir bakıma üretim biçimlerinin tarihidir. Üretim biçiminin gelişimi ise, üretim araçlarının mülkiyetini ve bu mülkiyetin doğurduğu üretim ilişkilerini araştırmakla açıklanabilir. Üretim biçimine başka başka adlar da verseler, bütün araştırmacılar, Osmanlı üretim düzeninde temel üretim aracının toprak olduğu konusunda birleşiyorlar. Öyleyse Osmanlı toplum yapısını çözümleyebilmek için, temel üretim aracı olan toprağın mülkiyetinin, hangi üretim ilişkilerini doğurduğunu bilmemiz gerekmektedir.

BİR İMPARATORLUK DOĞUYOR

10 Ağustos 1230 yılında Celalettin Harzemşah ile 1. Alâattin Keykubat arasında yapılan Yassıçimen Savaşı‘na Ertuğrul Bey de katılmış, Selçuklu Sultanı I. Alâattin de bu savaşta gösterdiği yararlıklardan ötürü Ertuğrul Bey‘e Karacadağ‘ı yerleşme bölgesi olarak vermişti. Ertuğrul Bey ise Karacadağ‘da bir süre kaldıktan sonra Sultan‘ın iznini alarak Haymana-Eskişehir üzerinden Söğüt‘e gelmiş, Bizans sınırındaki uçbeyleri arasına katılmıştı. Çok geçmeden de I. Alâattin tarafından uçbeyi olarak atanmış, Sultanöyüğü de kendisine ikta edilmişti.

Osman Bey‘in babasının yerine geçtiği yıl (1281) III. Giyasettin Keyhüsrev Selçuklu sultanıydı ve onun ölümünden sonra Anadolu, Ankara’nın batısına kadar genişleyen İlhanlı-Moğol egemenliği altına girdi. Bu egemenlik, XIV. yüzyılın ilk yarısına kadar sürmüş, merkezi Konya olan Anadolu Selçuklularının ise yalnızca ismi kalmış, merkezi otorite parçalanmıştı.

Sonuçta, Anadolu‘nun bu durumu, uçbeyliklerinin ya tek bir şehirde ya da bir bölgede hüküm sürmeye başlamalarına yol açtı. Önceleri, Selçuklunun bir uç beyi olan Osman Bey, Sultan’a bağlı kalarak Bizans sınırlarında bir dizi fetihlere girişti. Kimi tarihlerde, bu fetihler sonucu Osman Bey‘e, Selçuklu Sultanı tarafından menşur gönderildiği ve bu menşura dayanarak kendi adına hutbe okuttuğu kaydedilmişse de, çoğu menakıplara dayanan Tevarih-i Al-i Osman‘ların naklettiği bir rivayete benzemektedir bu. Çünkü Selçuklu sultanları, değil menşur göndermek, kendi başlarının çaresine bakacak durumda değillerdi ve Anadolu‘da Moğol akınları sonucu tam bir kargaşa egemendi. Kuşkusuz Osman Bey, sultan sancağıyla ödüllendirilmiş olabilir, ama  Aşıkpaşazâde‘nin naklettiği ve kadılık  için sultandan izin almak gerektiğini söyleyen Dursun Fakı‘ya verdiği şu cevap Osman Bey‘in bağımsızlık için hangi gerekçelere dayandığını göstermesi açısından ilginçtir: «Bu şehri ben hod kendi kılıcımla aldım, bunda sultanın ne dahli vardır ondan izin alam? Ona sultanlık veren Allah bana dahi gazayla hanlık verdi» dedi. «Ve eğer minneti şu sancak ise ben hod dahi sancak götürüp kâfir ile uğraştım» der. «Ve eğer o ben  Âl-i Selçukum derse ben hod Gök Alp oğluyum derim. Ve eğer bu vilayete ben onlardan öndin (önce) geldim derse Süleyman Şah dedem hod ondan evvel geldi» der. Ve o kavm dahi razı oldular, kadılığı ve hitabeti Dursun Fakı’ya verdi. Cuma hutbesi o Karaca Hisar’da okundu. Bayram hutbesi Eskişehir’de okundu. Bayram namazını anda (orada) kıldılar

Özet olarak bir kronoloji vermek gerekirse, 1289‘da Eskişehir, 1292‘de Sakarya‘nın güneyi, 1298‘de Bilecik, 1299‘da İnegöl alınmış, 1301‘de İznik kuşatılmış, 1323‘te Akyazı, 1326‘da Bursa zaptedilmiş ve imparatorluğa doğru giden beyliğin merkezi olmuştu.

OSMANLI TOPRAK SİSTEMİ VE TOPLUM YAPISI

Osmanlı devletinin bu gelişimini açıklayabilmek temeldeki toprak sisteminin ne olduğunu ortaya koymakla mümkündür. Çünkü bir uçbeyliğinden bir imparatorluğun doğuşunu bir avuç gazinin yiğitliğiyle açıklamaya kalkışmak yanlışlığı çoktan kanıtlanmış bir tarih anlayışının sonucudur. Üstelik Osmanlıların geliştirdiği miri toprak düzenini anlayabilmek için Selçukluların askerî ikta sistemini kısa da olsa anmakta yarar var.

Selçuklu ikta sistemindeki topraklar has, ikta, haraci olarak üçe ayrılmakta, sultanın şahsına ait olan has toprakların dışındakiler beylere ve savaşta yararlık gösteren askerlere verilmekteydi. Beylerden ise bir savaş halinde bu topraklardan aldıkları gelirlerle besleyecekleri askeri alarak sultanın buyruğuna girmeleri istenmekteydi. Bunun yanında, toprağı işleyen reayanın hakları ve ikta sahibince ezilmesini önleyici sıkı kurallar konmuştu. İkta sahipleri reayadan yalnız kanunun gösterdiği miktarda para ve vergi alabilmekte, vergisini ödeyen reayanın can ve mal güvenliği ise devletçe korunmaktaydı. İkta sahibinin kanunlara aykırı bir davranışı şiddetle cezalandırılır, elinden, gelirini yediği toprak alınırdı. Reayanın bir haksızlık karşısında doğrudan doğruya Divan‘a başvurma hakkı vardı. Kuşkusuz bu düzenin işleyişinde, merkezi otoritedeki küçük bir zayıflamanın reayanın ezilmesine yol açacağı ortadadır.

İşte kendisi de bir ikta sahibi olarak işe başlayan Osman Bey, kendi hesabına fetihlere giriştikçe geleneğe uyarak aynı yolu izledi. Ele geçirdiği yerleri silah arkadaşı olan gazilere ya da yakınlarına veriyordu. Aşıkpaşazâde‘nin söylediğine göre, Kara Hisar‘ı (İnönü) oğlu Orhan Bey’e, subaşılığını kardeşi Gündüz‘e; Yar Hisar’ı Hasan Alp‘e, İnegöl’ü Turgut Alp’e, Bilecik’in hasılını da kaynatası Edebali‘ye timar olarak verdi. Osman Bey‘in bu ilk uygulaması, sonradan geliştirilecek mirî toprak sisteminin ilkelerinin ilk ipuçlarını da getirmektedir. Aşıkpaşazâde bunu şöyle anlatır: «Ve dahi her kime kim bir timar verem, onun elinden sebepsiz almayalar, ve hem de öldüğü vakit oğluna vereler, ve eğer küçük dahi olursa vereler. Hizmetkârları sefer vaktinde sefere varalar ta o sefere yarayınca. Ve her kim bu kanunu tutsa Allah ondan razı olsun ve eğer neslime bu kanundan gayri bir kanun dahi koyduracak olurlarsa edene ve ettirene Allah razı olmasın.»  Bu sözlerden çıkarılacak ilkeler şunlardır: Mülkün sahibi padişahtır, timar babadan oğula geçecektir, timar sahibi hizmetkârlarıyla savaşa katılacaktır, timar sebepsiz alınmayacaktır, Allahın isteği de bu yoldadır.

Osman Bey‘in Selçuklu ikta sisteminden çıkarak uygulamaya başladığı mirî toprak rejimi (timar, dirlik) son biçimini Fatih döneminde almış. XVI. yüzyılda bozulma belirtileri göstermiş, XVII. yüzyıldan sonra başkalaşarak bozulmaya, düzenin içindeki kimi çelişkiler yüzünden çökmeye başlamıştır. Zaten klasik tarihsel bölümlemede de Duraklama Devri 1579’dan başlar, 1683‘te Gerileme Devri‘ne girilir. Şimdi bu mirî toprak sisteminin ne olduğu üzerinde duralım.

Osmanlı üretim düzeninde temel üretim aracı olan toprak, öşrî, haracî ve mirî olmak üzere üçe ayrılıyordu.

Zaptedilmeden önce müslümanların oturduğu ya da sonradan müslümanların iskân yoluyla yerleştirildiği topraklara öşrî deniyor, bu toprakların mülkiyeti işleyene bırakılıyordu. Ayrıca öşrî topraklar islam miras hukuku uyarınca paylaşılabiliyor ya da satılabiliyordu. Bu toprakları işleyen müslüman halk çift vergisi ile öşürü de, tıpkı mirî topraklarda olduğu gibi ödemek zorundaydı.

Haracî topraklar ise zaptedildikten sonra yerli halkın mülkiyetinde bırakılan topraklardı. Bu toprakları işleyen ve toprağın mülkiyetine sahip olan ama müslüman olmayan yerli halk haraç adı verilen bir vergiyi ödemekteydi.

Egemen toprak sisteminin temeli olan mirî toprakların rekabesi (çıplak mülkiyet) ise devlete aitti ve yukarda sözünü ettiğim topraklar oldukça azdı. Üstelik kuruluş devrinden başlayarak Osmanlı padişahları geçmişten kalan gerek vakıf, gerekse bir ailenin mülkiyetine bırakılan toprakları timar esasına bağlamaya çalışmışlar, bunun için uğraşmışlardır. Rumeli‘nde fethedilen yerlerde, önceleri bir çeşit hoşgörüyle davranılmış, ama sonradan bunların çeşitli yollarla timar sistemi içinde eritilmesine çalışılmıştır. Biraz da politika gereği, yerli otorite, gerek din adamları, gerek senyörler korunmuş, dahası bunlara kimi timarlar bağışlanmıştır. Ama bu yerli otorite, merkezî otoriteye mutlak bir biçimde bağlanmıştır.

Mirî toprakların hukukî temeli şudur: Yeni zaptedilen yerler, ilyazıcı denilen görevlilerce tahrir işlemine tâbi tutulur, hemen ölçülerek idarî birimlere ayrılır ve tahrir defterlerine kaydedilirdi. Topraklar gelirlerine göre has, zeamet, timar olarak üçe bölünürdü. Yıllık geliri 100.000 akçeden fazla olan has‘lar vezirlere, beylerbeyilerine, sancak beylerine, yıllık geliri 20.000 ile 100.000 akçe olan zeametler alaybeylerine, merkezde görevli yüksek memurlara; yıllık geliri 20.000 akçeden az olan timarlar ise sipahilere ve savaşta yararlık gösteren askerlere verilirdi.

Bu üç çeşit toprağın gelirini alan kişi, görevi kanunlarla belirlenmiş bir devlet memuru sayılır, devlet adına bazı vergileri toplardı. Bir çeşit artık ürün de diyebileceğimiz bu vergi doğrudan doğruya devlete gitmez, vergiyi alanlara kimi görevler yüklerdi. Hasların vergisi devletindi, ama zeamet ve timar sahipleri bu parayla belli sayıda silahlı ve iyi yetişmiş süvari askerini savaş için hazırlar, padişah buyruğu gelince bağlı oldukları idarî merkezde toplanarak savaşa koşarlardı.

Timar beyleri önceleri, Âşıkpaşazâde‘den de naklettiğim gibi Osmanlı beylerinin yakınlarıydılar ve sahip oldukları haklar miras yoluyla çocuklarına geçebiliyordu. Ama sonraları bu hak oldukça kısıtlanmıştır. Has topraklar durumları gereği özel bir işleme bağlanmış, zeamet ve timarlar ise izne bağlı olarak ve parçalanmış bir biçimde geride kalanlara bırakılmıştır. Osmanlı padişahları timarlı sipahinin merkezî otoriteye karşı güçlenmesini önlemek için, daha kuruluş devrinde onu irsî bir kurum olmaktan çıkarmışlar, sık sık yerlerini değiştirmişler, kanun dıșı en küçük bir hareketlerinde timarı ellerinden almışlardır. Bunun sonucu olarak da sipahiler güçlenip bir sınıf ya da zümre olamamışlardır.

Toprağı işleyen köylüye ise reaya denirdi. Reaya tâbi olan zümreydi. Reayanın sözlük anlamı, güdülen, idare edilen kişiler demektir. Kelimenin tekili raiyyettir. Raiyyet toprağın işletme hakkına sahipti. Ama bu sahiplik, mülkiyet olarak değil, kiracı olarak biçimlenen bir sahiplikti. Köylü bu kiralama işlemi sırasında resm-i muaccele denen tapu vergisini ödedikten sonra örfî bir vergi olan ve devlet tarafından saptanan, değişmez bir çift akçesi öderdi. Öșür denilen ve kelime anlamı onda bir demek olan ürüne bağlı bir vergiyi de ödemek zorundaydı. Öşürün miktarı onda birden beşte bire kadar olabilirdi. Yükselme devrinden sonra öşürün yarıya kadar da alındığı olmuştur.

Yalnız bu, toprağı tasarruf hakkı mirasla raiyyetin oğullarına geçerdi. Raiyyetin sipahi olabilmesi belki ilk dönemde mümkündü ama raiyyetlikten kurtulamaması oldukça titiz bir biçimde gözetiliyor, «raiyyet oğlu raiyyettir» kuralı uygulanıyordu.

Raiyyet yılın belli günlerinde çalışmak, kendine bırakılan yerde oturmak, ödediği vergilerden başka devletin olağanüstü durumlarda koyduğu avarız vergilerini ödemek yükümlülüğün de olduğu gibi toprağını da terk edemezdi. Toprağını terk eden bir köylü, Sipahi tarafından yakalandığında cezalandırılabilir, kendisinden yol açtığı zarar için çift bozan resmi alınırdı. Ama bu terk edişin üzerinden belli bir zaman geçmişse raiyyet bu yükümlülükten kurtulurdu.

Buna karşılık köylünün yaşaması güvenlik altındaydı. Sipahinin belirlenen haklarının dışına çıkması kendisi için kötü sonuçlar doğururdu. Devlet kendisini ayakta tutan üreticiyi kollamak zorundaydı ve sipahi ile raiyyet arasındaki ilişkiler, hiç de Batı’daki fodal senyörlerle köylü arasındaki ilişkilere benzemiyordu. Belki tek benzerlik artık ürünün devlet hazinesine girmeden doğrudan doğruya dirliğe sahip olanın eline geçmesidir. Ama timarlı sipahinin bir devlet memuru olduğunu belirtmiştik. Gerçekten Mustafa Akdağ‘ın belirttiği gibi, «Devlet, sanki bütün düzenini memlekette hiç bir faaliyet alanını ve varlıklı olan hiç kimseyi vergi dışında bırakmamak için kurmuş gibidir. Vergi, vazifeleri yapmak için değil, vazifeler vergi almak için bir vasıtaya benziyor. Binaenaleyh, bütün hükümet müesseseleri birer vergi toplama dairesi ve buradaki vazifeli personel de tahsildar gibidirler

Görüldüğü gibi, mirî toprak sisteminin bir ürünü olan timarlı sipahiler devletin askerî gücünü oluşturmaktaydılar. Yahya Kemal’in kahramanlığına gazel yaktığı yeniçerilerin kuruluş ve yükseliş devirlerinde önemli bir rolü olmamıştır. Osmanlılar bu fetihleri, Selçuklu örneğinden yararlandıkları askerî düzene borçludurlar. Bu ordu eyalet askerlerine, yani timarlı sipahilere dayanıyordu. Sözgelimi, Kanuni devrinde 150.000‘e yaklaşan ordunun ancak 12.000‘i yeniçeriydi. Diğer kapıkullarıyla birlikte bu sayı 20.000‘i geçmiyordu. Üstelik genişlemeye başlayan devletin, merkezî otoritenin gücünü sürekli kılmak amacıyla bu kapıkulları usulüne yöneldiği ileri sürülebilir.

Bütün bu açıklamalardan sonra, Ömer Lütfi Barkan‘ın da belirttiği üzere Osmanlı toplumunda şu iki zümrenin var olduğunu söyleyebiliriz: «Yöneticiler (padişah, vezirler, askerler, ulema), yönetilenler (reaya, halk). .»

Bu iki sınıf arasındaki ilişkileri düzenleyen ilkeler ise șeriatten çıkarılıyordu. Nitekim devlet örgütü, yürütme organları ve vergiler, şer’i ve örfî olmak üzere iki kaynaktan çıkarılıyordu. Doğal olarak siyasal örgütlenme Muhammet döneminin aynı olamazdı. Geçen süre içinde aynı dini benimseyen değişik uluslar büyük devletler kurmuşlardı, elbette zamana göre yeni uygulama biçimleri yaratacaklardı. Fıkıhta bile, şeriat hükümleri uygulamada ortaya çıkan yeni durumları çözmeye yetmeyince kıyas kabul edilmişti. Ama temelde İslamî öz egemendi, kanunlar nereden çıkarılırsa çıkarılsın, onları koyan padişahın kendisiydi, yasama yetkisi padişahta toplanmıştı. O, padişah-ı İslam ve giyasü’d-dünya ve’d-dindi, yani İslam’ın padişahi, dinin ve dünyanın yardımcısıydı, Tanrının yeryüzündeki vekiliydi. Topraklar ise Allahındı ve Allah adına da padişahın.

Yalnız Osmanlı toprak sistemi ile ilgili açıklamaları kesmeden, mirî rejimin dışında olan, malikâne-divanî adı verilen topraklardan da söz etmek gerekiyor. Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde rastlanan bu sistem, Osmanlılardan önce mevcuttu ve Osmanlılar yerli beylerin nüfuzunu kırmamak için bunlara pek dokunmamışlardı.

Malikâne-divani denilen bu toprakların rekabesi, yani çıplak mülkiyeti şahıslara, tasarrufu ise devlete aitti. Devlet bu tasarrufu has, zeamet ve timar olarak istediğine verebilirdi. Bunun sonucu olarak da toprağı işleyen köylü iki öşür verirdi. Öşürün birini toprağın mülkiyetine sahip olan alırdı, buna malikâne hakkı adı verilirdi; ikinci öșür ise tasarrufu elinde bulundurana aitti, buna da divan hakkı ya da divanî denirdi.

Üretim ilişkileri açısından da durum farklıydı. Malikâne hakkına sahip olan yalnız bu öşürle yetinir, toprağa hiç bir biçimde karışamazdı. Bu hak miras olarak kalabildiği gibi, alınıp satılabilirdi de.

Divanî hisseyi elinde bulunduran ise diğer dirlik sahiplerinin toprağı üzerindeki bütün haklarına sahipti. Köylü, bu hisseye sahip olana karşı sorumluydu. Böylece iki öşür veren köyünün vergi oranı beşte bire yükseliyordu. Yalnız, hem mülkiyet, hem de tasarruf hakkının tek bir kişide toplanmasına hiç bir zaman meydan verilmediğini belirtelim.

Şimdi burada, bizi asıl ilgilendiren sorun, söz konusu üretim biçiminin yarattığı saray-halk farklılaşmasıdır. Toprağın rekabesi devletin elinde olduğuna göre, üretim ilişkilerini de bu mülkiyetin kullanılışı biçimlendirecekti. Devleti temsil eden ise padişah ve ona tam anlamıyla bağlı olan bir memur örgütüydü. Köylünün topraktan sağladığı üretimin fazlası, yani artık ürün, üretime katılmayan bir devlet-asker ikilisinin eline geçiyor, bu ise yeniden üretim için değil, devletin varlığını koruyacak askeri beslemek ya da devletin gelirini arttırıcı fetihler için kullanılıyordu. Bir çeşit devlet sömürüsünün söz konusu olduğu bu tip bir sınıflı toplumda, sömürüden yararlananlar padişah ve kullarıdır. Kullar, yani yüksek memurlar, askerler ve ulema, padişahın egemenliğine boyun eğdikleri ölçüde sömürüden yararlanabilirlerdi. Böylece mirî toprak rejimi padişahın egemenliğini artırıcı, kısaca devlet sömürüsünün somut bir görünümü olan saray-reaya farklılaşmasını doğurucu bir yönde gelişmektedir. Ama bu gelişme temel yapıya ilişkin bir çelişkiyi de yanında getirecektir. Sömürüden pay alan padişaha bağlı gruplar hem düzenin değişmesine karşı olacaklar, hem sömürüden daha çok pay alabilmek için kendi aralarında çekişecekler, hem de aldıkları pay arttığı oranda, dolaylı yollarla da olsa, toprağın mülkiyetine sahip olmak isteyeceklerdi. Eldeki bütün veriler bu yargıyı doğrulamaktadır.

Fatih‘e kadar, yani kuruluş devrinde, saltanat kavgası eksik olmamıştır: Bu kavgaları kişisel ihtiraslara bağlamak saflık olur. Rical arasındaki çekişme de bu açıdan bakıldığında bir anlam kazanmaktadır. Fatih‘in ilk saltanatı sırasında Çandarlı – Zağanos çatışması bu iki paşanın, baba-oğuldan birisini seçme ayrılığından doğmaktadır. II. Murat‘ın yeniden başa geçmesini sağlayan, bunun için bir yeniçeri ayaklanması düzenlemekten çekinmeyen Çandarlı‘nın, II. Murat ölünce, hemen Fatih‘e haber göndererek, onu saltanata çağırması da ilginçtir. Ama İstanbul‘u zaptedince Fatih‘in ilk işi Çandarlı’yı halletmek olacaktır. Tarihler, buna sebep olarak neyi gösterirlerse görtersinler, asıl neden padişahın, bu vezirin gücünden çekinmesidir. Nitekim onu idam ettirdikten sonra vezirlerini hep kul tayfasından seçmeye dikkat etmiştir. Vezirlerin sarayda yetişen kullar arasından seçilmesi bir yana, yeniçeriler arasında da tasfiyeye gidilmiş; Fatih, güvendiği kulları olan sekbanları yeniçeri ocağına dahil etmiştir. Yeniçeri ağaları o tarihten sonra sekbanbaşılardan seçilir olmuştur. Böylece mutlak egemenliğin ve merkezi otoritenin bir aracı olan gulâm (kapıkulu) sistemi Fatih döneminde, idarede ve orduda egemen bir duruma geçmiştir.

Böylece Fatih, tâ Yıldırım zamanından beri vezirlikte kurumlaşan Çandarlı sülalesinin hanedanlaşmasını önlediği gibi, «karındaşlarını nizâm-ı âlem için katletmek münasiptir» kanununu koyarken de, egemenliğin bölünmezliğini sağlamak amacındaydı. Mustafa Akdağ bu konuda şunları söylemektedir: «Osmanlılarda köle asker usulünün (yeniçerilik müessesesinin) geliştirilmesi Türk fetihleri bakımından değil, Padişah otoritesinin mutlak hale gelmesi, yüksek idareyi ellerinden kaçırmış olan Türklerin yeniden bir aristokrat sınıf yaratma imkânını kaybetmiş olmaları gibi yönlerden büyük önem taşır

Gerçekten Osmanlı padişahları, sınırlarda görevli birkaç akıncı uç beyleri dışında kendilerine soyca rakip olabilecek hanedanların gelişmesini sistemli olarak önlemişlerdir. Kuruluş yıllarında, Selçuklu sultanlarının tersine, Oğuz töresine bağlı kalıp kendilerini devletin sahibi değil, başı olarak gören Osmanlı padişahlarının bu anlayışı, sanıyorum Fatih’le birlikte salt biçimsel bir tavra bürünmüş oluyordu. Ama padişahın mutlak egemenliğinin ve merkezi otoritenin güç kazanmasının Fatih tarafından sağlandığını kesin olarak biliyoruz. Atilla Özkırımlı

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir