Osmanlı Toprak Düzeni

Osmanlının Düzeni ve Edebiyatı (2)

Atilla Özkırımlı

İSLAMİYET VE DÜZEN

Türklerin İslamiyet’i kabullenmeleri büyük ölçüde hayvancılıktan tarıma, göçebelikten de yerleşik bir düzene geçme sonucu olmuş, göçebe kültür yerleşik kültüre yenik düşmüştür. Çünkü İslamlık yalnız gönüllerde egemen olan bir din değil, toplumsal hayatı da düzenleyen, yönetimi etkileyen, tarımsal ekonominin hukuk sistemini oluşturan bir dindir. Hz. Muhammet yalnızca Tanrı buyruğunu insanlara ileten bir peygamber değil, insanları bir düşünce çevresinde toplayan ve örgütleyen bir devlet adamıdır. İlk çatışması Mekke‘de ticareti elinde tutan ailelerle ve onların sözcüleriyle olmuş, o ise ilk örgütlenmeyi, kısmen tarımla, kısmen de hayvancılıkla uğraşan Arapların bulunduğu Medine‘de gerçekleştirmiştir. Bu nedenle İslamiyet, XI. yüzyıldan başlayarak Türkleri gerek devlet örgütü gerekse toplumsal yaşayış açısından etkilemiş, dine bağlı bir kültürün oluşmasına yol açmıştır.

Gerçekten o çağda verilen ürünler yukarda vardığımız sonuçları doğrulamaktadır. Balagasunlu Yusuf‘un Kutadgu Bilig‘i (1069) eski Yunan düşüncesinin Arap ve Fars kaynağından gelen dünya görüşünü yansıtır. Bunu belirtirken Kutadgu Bilig‘i küçümsediğim sonucuna varılmasın. Tersine Balagasunlu Yusuf bir düşünce adamı, bir sanatçıdır. Bu iki niteliği de kişiliğinde sağlamca birleştirmiş, ortaya çağı için gerçekten önemli ve büyük bir yapıt koymuştur. Üstelik bilim ve sanat dilinin Arapça olduğu bir çağda bunu yapabilmiş, yerleşik bir kültürün işlenmiş dili karşısında Türkçenin gücünü göstermiştir. Ben kendi yaratıcı gücü bir yana, yazarın dayandığı kaynağa dikkati çekiyorum. Kutadgu Bilig bir pendname, bir siyasetname olarak Arap ve Fars kaynaklarına, İslam düşüncesine dayanmış, belki bir bileşime ulaşmış, ama kaynağı Türk olmayan bir düşünce sisteminin ürünü olmuştur. Kaşgarlı Mahmut ise Divanü Lügati’t-Türk‘le (1072) bir filolog olarak Türk toplumlarının yaşayışını, törelerini, kültürlerini geniş bir malzemeye dayanarak ortaya koymuştur. Gerçi iki yapıt da ayrı amaçlarla ve ayrı türlerde yazılmışlardır. Ama aralarındaki önemli ayrım şudur: Biri Türk toplumlarının geçmiş ve kendine özgü yaşayışını sergilerken, öteki bu toplumların nasıl bir toplumsal düzen kurmaları, nasıl yaşamaları gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.

XIII. yüzyılın Anadolu‘sunda ise, yaşanılan çağ gereği İslamî düşünüşün önemli bir rol oynadığı görülüyor. Toplumsal durumun kargaşası, bütün bu kavganın dışında, ama kullanılan güç olarak halkı, tarikatlerde teselli aramaya itmiştir. Aslında bozulan temeldeki ekonomik sistemdir. Moğol akınları sonucu etkinliğini yitiren merkezî otoritenin zayıflaması, ekonomik düzenin işlemez hale gelmesi, halkın ne yapacağını bilemez bir durumda kalmasına yol açmıştı. Böylece tarikatlar halk arasında kolaylıkla yandaş bulmuş, giderek kimi ayaklanmalar, yine halkın kırılması sonucunu doğurmuştu.

Bütün bu ayaklanmaların temelinde inanç anlaşmazlıklarından çok, toplumsal yaşayıştaki düzensizliğin yattığı önemle vurgulanmalıdır. Görünüşte tarikat şeyhleri dinsel bir inanç çevresinde toplamışlardır halkı. Ama istekler hep maddî hayatın düzelmesi yolundadır ve savaş taht kavgalarına düşmüş sultanlara karşı yapılmaktadır.

Sözgelimi Baba İshak (ölm. 1240) komutasındaki Babalılar ayaklanmasının temel nedeni Moğolların önünden kaçarak Orta Anadolu‘ya toplanan Türkmenlerin içine düştükleri geçim sıkıntısıdır. Merkezî otorite kendi derdine düştüğü için, bölgesel egemenliklerin kurulmaya başladığı Anadolu’da yerleşik Müslümanlar ile göçebe Türkmenler arasında toplumsal ve ekonomik bir karşıtlık kaçınılmazdı. Merkezden yönetilen yerleştirme politikası olmadığı için geçim kaynağı hayvancılık olan Türkmenler otlak bulamayacaklar, bu durum onları başıbozukluğa ve açlığa itecekti. Öte yandan dervişler, göçebe Türk menler arasında șiî-bâtinî inançları kolaylıkla yayacaklardı. Böylece onların, ganimet ve egemenlik vadeden Baba İshak‘ın manevî otoritesini tanımaları doğaldı. Nitekim Babalılar isyanı bastırılmakla birlikte, Babaîlik yok edilememiştir. İki yüzyıl sonra Şeyh Bedreddin (ölm. 1420) yine onları toparlayacaktır çevresine. Onun, bir zamanlar Baba İshak ve adamlarının bulunduğu Dobruca ve Deliorman çevresini harekete geçmek için seçmesi bir rastlantı değildir.

Burada üstünde önemle durulması gereken nokta Bedreddin olayının da taht kavgası yıllarına rastlamış olmasıdır. Çünkü bir zamanlar, Moğol istilası, nasıl merkezî otoritenin gücünü kırarak, Anadolu‘nun beylikler halinde parçalanmasına ve karışıklıklara sebep olmuşsa, Timur‘un 1402‘de Yıldırım‘ı yenmesi ve Anadolu‘yu istila etmesi de, Osmanlılarca sindirilen beylerin yeniden bağımsızlık peşinde koşmalarına, şehzadelerin taht kavgasına başlamalarına ve Anadolu‘nun, yani halkın benzeri bir kargaşa içine yuvarlanmasına yol açmıştı. Çelebi Mehmet on iki yıl süren bu saltanat kavgasından galip çıktığında, tek bir merkezî otoriteye bağlı olduğu sürece aksamadan işleyebilecek olan toplumsal düzenin zembereği yine kırılmıştı. Bedreddin olayını bu açıdan değerlendirmek gerekir. Börklüce‘nin ve Torlak Kemal‘in halkı hangi vaadlerle topladığı düşünülürse, bu olayın da maddî birtakım nedenlere dayandığı ortadadır.

Aslında șiî-bâtınî inançlarla sünni akidenin çatışması, daha doğrusu egemen kuruluş yıllarında gerek fütüvvet erbabına, gerekse şeyhlere iyi davranmışken, onlardan yararlanmışken, yükseliş yıllarında șiî-bâtınî tarikatleri yok etmeye çalışması saray-halk farklılaşmasının belirginleşmesi sonucudur.

Çünkü kabaca bir genellemeyle iki düşünüş biçimi arasındaki ayrım şudur: Ehl-i sünnete göre Tanrı hâliktır (yaratan), insan mahluk (yaratılan). Oysa şiî-bâtınî inançta olanlara göre, tek bir vücut vardır. Evren Tanrının çeşitli biçimlerde tecelli etmesinden ibarettir.

Görüldüğü gibi ikinci inanç, yani Tanrının insanı yaratmış olmayıp insan olarak, tecelli etmiş bulunması inancı, giderek yaratılanlar arasında bir eşitliği çağrıştıracaktır. Oysa yaratma eyleminin kabullenilmesi, kaderi de peşinden getirecek, Tanrıca yapılan en doğrusu olduğuna göre mevcut olanı meşrulaş tıracaktır. Enelhak (*) sözünün ya da bu sözün dayandığı inancın merkezi gücü tedirgin etmesi doğaldı.

Nitekim Fetava-yi Ebussu’ud kitabından özetleyerek aldığım şu fetva yönetici gücün takındığı tavrı belirlemektedir. Şeyhülislam Ebussu’ud Efendi‘nin, bir mahalledeki zaviyede,

Cennet cennet dedikleri Bir ev ile birkaç huri

İsteyene ver sen anı Bana seni gerek seni

ilahisiyle zikredildiğini, bunlara şer’an ne yapılmak lazım geldiğini soran birine verdiği cevap şudur: Katilleri mubahtır.

Enelhak (*):«Ben Tanrıyım» anlamına gelen bu söz, Hallac-ı Mansur‘un  öldürülmesine (922) yol açmıştır. Enelhak sözü din bilgin leri ve mutasavvıflarca değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Şeriata bağlı olanlar bu sözü Tanrıya ortak koşma ve küfür saymışlardır. Mutasavvıflar ise enelhak sözünün vahdet-i vücut inancını belirttiğini öne sürmüşlerdir. Tasavvufa göre evren, dolayısıyla varlıklar Tanrının tecellisi ise, yani ger çek olan salt Tanrının varlığı ise, enelhak sözü bu birlik inancını dile getirmiş olmaktadır.

İşte İslamiyet, daha başından beri bir üstyapı kurumu olarak, anlatılan üretim biçimine uygun düştüğü gibi, devletin bu türlü oluşumuna yön veren bir düşünce sistemi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Osman Bey‘in sözleri hatırlansın: «Ve her kim bu kanunu tutsa Allah ondan razı olsun ve eğer neslime bu kanundan gayri kanun dahi koyduracak olurlarsa edene ve ettirene Allah razı olmasın.» Bu sözler, Osmanlı devletinin teokratik yanını belgeleyen ilk ipucu olması açısından önemlidir. Osmanlı padişahları egemen toprak düzeninin gerektirdiği merkezî otoriteyi sağlamak için İslam düşüncesinden yararlanmışlardır. XIV. yüzyıl ürünü olan bir tebareke tefsirinde rastlanan şu satırlar, dayanılan dinsel temelin ve çağa egemen olan dünya görüşünün anahtarıdır: «Beyde’l-mülk yani elindedir dünya mülkü kime dilerse verir ve kimden dilerse alır.» İşte bu ilke toprağın rekabesinin kullanılışını belirler.

Sonuç olarak İslamiyet, fıkıh yoluyla Osmanlı toplum yaşayışına yön verir. Agâh Sırrı Levend‘in tanımına göre fıkıh, şeriat hükümlerine uygun olarak, dünya işlerinde tutulacak yolları gösterir. «Toplum hayatı içinde kişiye düşen görevler, dine devlete, hükümete ve topluma karşı gözönünde tutulacak başlıca ilkeler, devlet ile kişi arasındaki karşılıklı hak ve ödevler, kişilerin birbiriyle olan ilişkileri, siyasal ve toplumsal düzen, yönetim, adalet ve ticaret işleri, miras hukuku, ceza yöntemi fıkıhın çerçevesi içine girer. Bunların her biri, sonradan ayrı yasalara konu olmuş ve hepsi birden islam hukukunu meydana getirmiştir

Yalnız burada şunu hemen belirtelim ki, Osmanlı padişahlarının ilk yüzyıllarda çıkardıkları kanunlar örfî bir nitelik tașımaktadır. Örf bir hukuk terimi olarak, padişahın yasama ve yürütme otoritesi demektir. Örfî kanunlar ise şer’î kaynak ve ilkelerin dışında padişahın salt kendi iradesiyle çıkardığı kanunlardır. Bu kanunnamelerde padişahların gözettikleri ana ilke, Müslüman topluluğunun yararına hareket etmektir. Ehl-i örf denen ulema sınıfı dışındaki memurlar da yürütme organını oluşturuyorlardı. Ama «Beyazid ll.’den itibaren Osmanlı padişahının hükümdarlık ve devlet telakkisi şeriate gittikçe daha uygun bir hâle getirilmeye çalışılmış, örfî tasarrufları daha ziyade hudutlandırılmıştır.» (Halil İnalcık) Şer’î  hukuk anlayışının devlete egemen oluşunu anlamak için, şeyhülislamların, bu dönemden sonra oynadıkları role bir göz atmak yeter. Padişahların, her türlü kararı fetva yoluyla şeyhülislamlara onaylattıklarını hatırlattıktan sonra, toplumsal yaşayışın da şer’an nasıl düzenlendiğini göstermek için bir iki fetva örneği vermek istiyorum.

«Mesele: Isırgan dimekle maruf otu taze iken pişürüp yimek helal olur mu?

Elcevap: Olur, mutaddır.

Mesele: Sipahi timarında ziraat olunmaz yerlerde kendüden bitmiş fidanı zeyd koparıp kendi mutasarrif olduğu yerde: dikse şer’an zeydin olur mu?

Elcevap: Olmaz.

Mesele: Tatlu bozayı içmek helal midir yohsa haram mıdır?

Cevap: Bozahaneye varup fasıkların uslubu üzerine içicek su dahi helal olmaz.

Mesele: Zimmî keferenin avratları yüzü açuk gezseler şer’an men olunmak lâzım olur mu?

Cevap: Fitne tevkî olunmayıcak olmaz. Lanet yüzlerine.» Atilla Özkırımlı

Etiketler

Bir Yanıt Yazın