Osmanlı-Modernleşmesi

Osmanlı’da Aydınlanma Çabaları

Cengiz Aldemir

Cengiz-Aldemir-İsimlik

 

Rönesans, hümanizma, aydınlanma denilen bütün bu terimler, modernleşmeyi anlatmaya çalışmaktadır. Modernleşme terimi Latince  “modernus” kelimesinden alınmıştır. Modernus ise “Moda”dan türetilmiştir. Moda ise eski Latince’de “Hemen şimdi” demektir.

Modernleşme ise, eski zamanların toplum tipinden günümüzdeki toplum tipine doğru bir değişme anlamına gelir. Tarihsel süreçte toplumsal bazda meydana gelen olaylar devamlı bir değişim ve gelişim içerisindedir. Bu değişim ve gelişim; kimi yerde Avrupalılaşma, kimi yerde ise Çağdaşlaşma kavramı adı altında çeşitli ölçüler göz önünde bulundurularak izlenmiş, tanımlanmış ve tartışılmıştır. Her toplum ve devlet yapısında olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde de modernleşme adı altında çeşitli değişim ve gelişimler olmuştur. Bir tarafta Osmanlı İmparatorluğu, diğer tarafta modernleşme kavramı vardır. Her iki kavram da sık karşılaşılan kelimelerdir. Yazımızda kullanacağımız ve ölçütlerini de sık sık dile getireceğimiz Modernleşme kavramının çerçevesini çizmek ve kavramsal açıklamayı yapmak okuyucu açısından anlamayı kolaylaştıracaktır.

MODERNLEŞME: SOSYAL VE POLİTİK DEĞİŞME

Modernleşmeden “sosyal ve politik değişme” olarak bahsedilmektedir. Yani şehirleşme, mesleki şemadaki değişmeler, sosyal hareketlilik, yaygın eğitim, mutlakiyetçi siyasi düzenden çoğulcu temsili düzene ve nihayet bırakınız yapsınlar (Laissez Fair) anlayışından modern refah devletine geçiş anlamındadır.

Bu geçiş aşamasında; bir tarafta geleneksel toplum, diğer tarafta modern toplum vardır. Modernleşme kavramı ise; modern öncesi ve geleneksel toplumun, modernleşmiş veya modern bir toplum haline gelirken geçirdiği değişimi ifade etmektedir.

Bu görüşlerin ışığında; Osmanlı toplumu bir göçebe akıncı toplumdu ve bu savaşçı özelliklerinden doğan devlet yapısı da askeri bir niteliğe bürünmüştü. Çünkü önemli devlet adamları askeri yöneticilikten geliyordu. Bu yapılanma içerisinde ise genişleme siyaseti izleniyordu.

Osmanlı toplum yapısı genel olarak yönetenler yani askeri sınıf ve yönetilenler yani reaya sınıfı diye ikiye ayrılıyordu. Osmanlı toplumu tarihsel süreçte kendi içinde reform ve ıslahatların da beraberinde getirdiği yeni düzenleme ile değişim geçirmiştir. Ancak, temelde görülen yöneten ve yönetilen ayrımı devam etmiştir.

Osmanlı’da yönetici sınıf üyeleri “askeri” olarak anılırdı. Yönetici sınıf üyeleri egemen hanedanın hizmetinde olduklarından, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk yüzyıllarında görevlerinden dolayı askeri olarak anılırlardı.

Yönetilenler ise, “reaya” sınıfını oluşturuyordu. Kökenleri ne olursa olsun, bir insanın Osmanlı yönetimi sınıfının üyesi olması için;

1- İslam dinini ve onun ayrılmaz parçası olan düşünce eylem sistemini kabul edip uygulaması,

2- Padişaha ve onun hükümdarlık görevlerini üstlenmek ve gelirlerini toplamak için kurulan devlete sadık olmak,

3- Osmanlı hayat biçimini oluşturan karmaşık davranış, görenek ve dil sistemini bilip uygulamak gerekirdi.

Bu niteliklere sahip olanlar yönetim sınıfında yer alırken, sahip olmayanlar ise yönetilenler sınıfında yer alırlardı. Ayrıca, yönetici sınıftan yönetilen sınıfa düşüldüğü gibi, yönetilen sınıftan yönetici sınıfına da geçilebiliyordu.

OSMANLI TOPLUM DÜZENİ

OSMANLI TOPLUM DÜZENİ Osmanlı toplum yapısına bağlı olarak devletin asıl amacı:

1- Hükümdara ait olan servetin üretilmesini örgütlemek,

2- Bu servetin genişlemesi ve korunmasını sağlamak,

3- Düzeni korumak,

4- Hükümdarın topraklarında diğer dinlerin uygulanmasına izin vermek, bunun yanı sıra İslam’ı yaygınlaştırmaktır.

Bu belirtilenler temelinde; XV. yüzyılın Osmanlı Tarihçisi Mustafa Naima’nın görüşünden yola çıkarak, Osmanlı toplum düzenine ilişkin şöyle bir değerlendirme yapmak mümkündür.

Mustafa Naima’ya göre:

1- Asker olmadan devlet ya da mülk olmaz,

2- Askere sahip olmak servete ihtiyaç gösterir,

3- Servet uyruklardan toplanır,

4- Uyruklar ancak adaletle refaha kavuşabilirler,

5- O halde mülk ve devlet olmadan adalet olmaz.

Yani, siyasi örgütlenmenin ve uygulamanın temeli şu şekilde ifade edilmiştir: “Servetin hükümdar ve devleti desteklemek ve uyruklar için adalet sağlamak için üretilmesi ve kullanılması” Buna göre, toplum iki gruba ayrılmıştı: Hayatlarında asıl amaçları tarım, sanayi ve ticaretle uğraşarak ve hükümdara vergi ödeyerek servet üretmek olan büyük halk kitleleri ve kendileri servet üretmeyen, vergi ödemeyen ama hükümdarın gelirini toplamak ve bunlarla kendilerini olduğu kadar hükümdar ve ailesini geçindirmek için onun aracısı olarak görev yapan küçük bir yönetici grubu.

TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANI
Tanzimat Fermanı
Tanzimat Fermanı

Osmanlı’da modernleşme çabalarını, Tanzimat ve Islahat Fermanı’nda atılan ilk adımlarda görmekteyiz. Ancak modernleşmenin Osmanlı’da sadece Tanzimat dönemi ve sonrasında olduğu kanısından uzak kalıp, Tanzimat öncesinde de yapılan reformlara bakmakta yarar vardır. Çünkü, Tanzimat öncesi ve sonrasına bakmak ve değerlendirmek tarihsel bir gerekliliktir. Tanzimat öncesi ya da Tanzimat’a kadarki değişmelerin ağırlık noktasını, askerlik ve ona bağlı alanda yapılan reformlar oluşturmuştur. Tanzimat öncesinde Lale devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık sembolü) III. Ahmet’le birlikte Avrupa kültürü, sanatı ve ordusu örnek alınarak yenilikler ortaya çıkmaya başladı. Bilindiği üzere Osmanlı’da mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması ve sözünün kanun olması, Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak 1600 yılı sonrasında oluşan değişimle birlikte XVIII. yüzyılda dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşıldığı için, padişahın mutlak gücünden bahsetmek artık mümkün değildir.

Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş, Avrupalılaşmaya, Batılılaşmaya başlamıştır. Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil, diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu. Savaştan uzak duran Osmanlı, Rusya’nın 1768’de Polonya’nın işlerine karışmasına karşı çıkmış ve Osmanlı-Rus savaşı gündeme gelmişti. 1708-1774 savaşlarında Osmanlı çok zor duruma düşmüştü. XVIII. yüzyıl ortasında hareketsiz kalan Osmanlı ordusu ve donanması Rusya karşısında çabuk dağılmıştı. Osmanlı bu durumdan kurtulmak için, Avrupa bilgisi ve tekniğine dayanan yenilikleri gerekli görüyordu artık. 1730 yılında Patrona İsyanı ile sona eren Lale Devri sonrasında; I. Mahmut (1730-1754), III. Mustafa (1757-1774) ve I. Abdülhamit dönemlerinde askeri alanda bir takım yenilikler yapılmıştı. I. Mahmut döneminde, Avrupa eğitim usullerini benimseyen ve kullanan Humbaracı Ahmet Paşa; III. Mustafa döneminde Humbaracı Ahmet Paşa’yı takiben, Baron de Tott Avrupa tarzı yöntemlerle Osmanlı topçularını yetiştirmiş, Tophane’yi düzenleyerek yeni biçimde toplar döktürmüştür. Ayrıca, bunlar yeterli görülmeyerek Mühendishane-i Hümayun adı altında okul da açılmıştı.

Dönemin savaşlarında ordu ve donanmanın yetersizliği ya da başarısızlıkları yapılan yeni düzen çalışmalarının askerlik alanında yoğunlaşmasına neden olmuştu. Askerlik alanındaki diğer içerikli düzenlemeler, tarihsel süreçte yeni reformlarla desteklenmeye ve yenilenmeye çalışılmıştı.

III. Ahmet zamanında Batı tesirlerinin başladığını, özellikle askeri alanda yapılan yeni düzenlemelerde görmekteyiz. Askerlik alanında genel olarak yapılan düzenlemeler; mevcut olan askeri teşkilatların düzenlenmesi, Avrupa tarzının orduya aşılanması ve yeni tekniklerin Batı tesirleri paralelinde orduda uygulanması şeklindedir.

III. MUSTAFA’NIN PRUSYA KRALI FRİEDRİEH’TEN İSTEDİĞİ 3 MÜNECCİM

III. Mustafa
III. Mustafa

Özellikle, III. Mustafa döneminde askerlikle ilgili yenilikler dışında tıp ve astronomiye de önem verilerek Batı tesirlerinin bu konularda da görülmesi sağlanmıştır. Sultan III. Mustafa Avrupalıların başarılarında bazı yıldızların rol oynadığını düşünüyordu. Bu nedenle III. Mustafa, o dönemde büyük başarılar kazanan Prusya Kralı Friedrieh’e Ahmet Resmi Efendi’yi gönderdi ve kendisinden üç müneccim göndermesini istedi. Friedrieh şöyle cevap verdi: “Kuvvetli bir orduya sahip olmak, onu barış zamanında hemen savaşa girebilecek şekilde tamir ettirmek, hazineyi daima dolu tutmak ve tarih okumakBenim üç müneccimim bunlardır.”

Bu tavsiyeler, III. Mustafa’nın yaptığı işlerin gerekliliğini ve önemini ortaya koyuyordu. Bu üç müneccimde; ordu ve ekonomik güce dikkat çekilmiş, değişim ve gelişim aşamalarında yarı sömürge durumuna düşmeden düşmanlarına karşı koyabilmek ve ilerleyebilmek için güçlü bir ekonomiye ve düzenli bir orduya sahip olmak gerekliliği ifade edilmiştir.

Bu amaçla III. Mustafa döneminde Baron de Tott ile askeri alanda yeni düzenlemeler yapılmışsa da 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşı Osmanlı ordusunun dağılmasını engelleyememişti. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanmaya başlanılan hareketsizliği Halil Hamit Paşa kırmaya çalıştı.

Halil Hamit Paşa Fransızlarla işbirliği içinde hareket ederek ordunun, özellikle de deniz kuvvetlerinin ıslahına ağırlık vermiştir. 1789 yılında Avrupa’da Fransız Devrimi başlamış, bu devrim dünya ve Osmanlı tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Osmanlı açısından baktığımızda etkili bir şekilde yürütülmeyen Avrupa tarzında eğitim ve kurumlaşma, 1789 yılından itibaren yeni bir hız kazandı. Fransız Devrimi’nin yankıları Osmanlı ülkesini de birkaç yıl sonra etkilemeye başladı. Osmanlı Devleti dış düşmanlara karşı koymak ve ülke içinde merkezin hükmünü geçirebilmek için önemli bir değişim sürecine girdi. Ciddi Islahatların başladığı dönem olarak adlandırılan III. Selim dönemi de önemli değişimleri kapsıyordu. III. Selim döneminde en çok üzerinde durulan konu askeri Islahatlardı. Bu dönemde askeri alanda yapılacak Islahatlar için üç farklı görüş ortaya atıldı:

1- Yeniçeri ocağı ve diğer askeri ocaklar Kanunî devrindeki uygulamalara dönmelidir,

2- Askeri Ocaklara Kanunî Sultan Süleyman dönemindeki kanunlardan olduğu söylenerek, Frenk eğitim ve öğretim usulleri ve silahları kabul ettirilmeli,

3- Eski kurumların tasfiye edilip yepyeni kurumların teşkil edilmesi tavsiye edilmekteydi.

Burada 1. ve 2. görüşler Muhafazakâr, 3. görüş ise devrimci olarak adlandırıldı. III. Selim ise devrimci yolu seçerek Islahatlarına devam etti. III. Selim, Islahatlarına “Nizam-ı Cedid” adını vermişti. Fransız İhtilalinin getirdiği düzene Fransızlarda “Yeni Düzen” adını takmıştı. III. Selim de aynı adı benimsemiş olması ilham kaynağını böyle göstermişti. Nizam-ı Cedid’in dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardır. Dar anlamda Nizam-ı Cedid, III. Selim zamanında Avrupa usulünde yetiştirilen talimli askerleri anlatır. Geniş anlamda ise III. Selim’in yeniçerileri kaldırarak ulemanın nüfuzunu kırmak ve Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın ilim, sanat, ticaret ve medeniyette yaptığı ilerlemelerine ortak etmek için giriştiği yenilik hareketlerinin bütünüdür. Nizam-ı Cedid Islahatı’nın etkisi ise en çok askeri alanda görüldü. Önce mevcut ocakların Islahatına girişildi. Askeri ve idari fonksiyonlar ayrıldı. İşe yaramayan askerler ayıklandı. Ocakların kışlaları genişletildi. Kısacası, askeri alanda yapılan yenilikler şu çerçevede yapıldı:

1- Mevcut askeri ocakların düzenlenmesi,

2- Avrupa usulünde yeni bir ordu kurulması,

3- Savaş teknik ve düzenlemelerinin müesseseleşmesi.

III. SELİM VE NİZAM-I CEDİD OCAĞI

Mevcut asker ocaklarını sil baştan yenilemek mümkün olmadığı için III. Selim mevcut ocakları yeniden düzenledi. Avrupa usulünde ise Nizam-ı Cedid Ocağı’nı kurdu. Yeni düzenleme ve Avrupa usulünde yeni bir ordunun kuruluşunun yanı sıra, aydın savaş  teknik kurumları denilen tophane, tersane ve mühendishanenin düzenlenmesine girişildi.

Nizam-ı Cedid
Nizam-ı Cedid

Ordu ve donanmada yapılan yenilikler, çok paraya mal oluyordu. İşte bu nedenle Nizam-ı Cedid masraflarını karşılamak için İrad-ı Cedid Defterdarlığı kuruldu. III. Selim askerlik alanındaki bu yeni düzenleme dışında, eğitim ve öğretim alanında düzenlemelerde de bulundu. Eğitimli subay ve teknik adamlar için, Mühendishane-i Bahri Hümayun (1773) ile Mühendishane-i Berri Hümayun (1795) kuruldu. Bu okullarda, Fransız subaylardan yararlanıldı. III. Selim’in yaptığı yeni düzenlemeleri destekleyen önemli ıslahatlarından birisi de, kitapların Türkçe’ye çevrilmesi ve Türkçe ya da yabancı dilde yazılmış kitapların okunması hususunda çeşitli tavsiyelerde bulunulmasıdır.

İdare alanında ise bozulmuş olan disiplini tekrar sağlamak amacıyla çalışmalar yapıldı. Bu düzenlemeler kanunnamelerle belirlendi. Ekonomik ve ticari düzenlemelerde kaybolan disiplini sağlamak için çalışmalar yapıldı.

Çalışmalarda “tasarruf” temel alındı. Ticaret hayatında kişisel çıkarlar göz önünde bulundurularak bu yolda yapılan haksız uygulamaları tespit etmek ve disiplin altına almak için de yeni düzenlemelere gidildi. Siyasi ve diplomasi alanında Avrupa ile ilişkiler yumuşatılarak karşılıklı antlaşmalar yapıldı.

Avrupa ile olan ilişkilere bir örnek yenilikte daimi elçiliklerin kurulmasıdır. Nizam-ı Cedid hareketlerini, yani III. Selim ıslahatlarını farklı değerlendiren görüşler vardır. Görüşlerden biri, Enver Ziya Karal’a aittir. Enver Ziya Karal’a göre bu ıslahat, iddialı ismine uygun olarak hayatın pek çok alanını içine alan kapsamlı bir hareketti. Bernard Lewis de bu görüşe yatkın bir dil kullanmakla birlikte, esas ağırlığın askeri ıslahatta olduğunu belirtmektedir. Stanford Show ise III. Selim’in ıslahatçılığını, gelenekçi ıslahat çizgisinin bir devamı saymaktadır. Show III. Selim Islahatlarınıİdari, iktisadi ve toplumsal çağdaşlaşma yönünden genel çabalar söz konusu değildir.” şeklinde değerlendirmektedir.

III. Selim Islahatlarının durduğu dönem ise (1807-1808), çok kısa bir süre padişahlık yapan IV. Mustafa dönemidir. Islahatların yeniden canlanması, II. Mahmut’un padişahlığı ile gündeme gelmiştir. II. Mahmut dönemi ıslahatlarında, geçmişten gelen bir birikim söz konusuydi. Bu birikim, 18. yüzyıl Lale Devri ve III. Selim’den kalma bir birikimdir.

II. Mahmut’un düzen anlayışının ya da ıslahatlarının genel karakterinde “İslami zihniyetle, Batı düşüncesini bağdaştırmak” yer almaktadır. Bu ise çok güç bir iştir. İşte bu nedenle ıslahatlardan netice alınamamıştır. II. Mahmut, Islahatlarında aralıklı olarak;

1- Ordu,

2- Mektepler,

3- İktisadi Faaliyetler,

4- Devlet Teşkilatında yenileme ya da Avrupa tarzı teşkilatlanmanın getirdiği düzenlemeler üzerine yoğunlaşmıştır.

Bunların dışında diğer birçok ıslahatlarda da bulunulmuştur. II. Mahmut döneminde yabancılarla ya da Avrupa ile olan sıkı ilişkiler, Avrupalı yaşayış tarzlarını da beraberinde getirmiştir. Bu tarzlar, devlet adamlarının, Ulema sınıfının asker ocaklarının bu giyim, kuşama karşı çıkmasını gündeme getirmiştir.

II. MAHMUT YENİÇERİ OCAĞI’NI KALDIRDI
YENİÇERİ OCAĞI
Yeniçeri Ocağı

Özellikle de Yeniçeri Ocağı’nın bu konudaki direnci, yeniliklerin gelişmesinde en büyük engel olmuştur. II. Mahmut ilk olarak orduya yönelmiş ve yeni düzenlemeler getirmiştir. Çünkü, Osmanlı bu dönemde iç ve dış baskılarla ve savaşlarla dağılma ve güçsüz olma noktasına gelmiştir. Bu sebeple de, II. Mahmut askerliğin düzene konulması konusunda Nizam-ı Cedid’e benzer Sekban-ı Cedid Ocağı’nı kurmuştur. Bu ocak ise yeniçerilerin ayaklanmasına neden olmuştur. Ayaklanma, Yeni Çeri Ocağı’nın kaldırılması ile sonuçlanmıştır (Vaka-i Hayriye). Böylece II. Mahmut’un yenileşme çabaları önünde Yeniçeri Ocağı engeli kalmamıştır. Vaka-i Hayriye ile birlikte yeni bir ordunun kurulması gündeme gelmiş; bu yeni ordu, Avrupa usulünde düzenlenmiş olan Asakir-i Mansure-i Muhammediye adıyla kurulmuştur. Asakir-i Mansure-i Muhammediye yeniçerilerin yerini alırken diğer ocaklar faaliyetlerine devam ediyorlardı. II. Mahmut askerlik alanında yeni düzeni sağlam temellere dayandırmak için, Yüksek Harp Okulu ve Tıp Okulu’nu kurmuştur.

POSTA TEŞKİLATI, POLİS TEŞKİLATI KURULDU

Bunun için de eğitilmek üzere Avrupa’ya öğrenciler gönderilmiştir. Ayrıca, yeni kurulan ordunun ihtiyaçlarını karşılamak ve devletin iktisadına yardım etmek amacıyla bazı fabrikalar kurulmuştur. İktisadi tedbirlerin dışında sosyal faaliyetlerde de yenilikler görülmüştür. Türkiye’de ilk defa nüfus sayımının yapılması, yurt içi-yurt dışı gezilerde pasaport çıkarılması, Posta Teşkilatı’nın kurulması, Polis Teşkilatı’nın kurulması sosyal hayatta yapılan önemli yeniliklerdendir. Bir diğer önemli yenilik, Avrupa’ya benzer bir devlet teşkilatının oluşturulmasıdır. Devlet işlerinin görüşülmesi için meclisler ve komisyonlar kurulmuştur. Sadrazamlık unvanı, başvekâlete çevrilmiştir. Bakanlıklar kurularak Avrupa kabine sistemine benzer bir teşkilat oluşturulmuştur. Bütün bu belirttiğimiz yenilikler Batılılaşma yolunda atılan önemli adımları içerisinde barındırıyordu. Bu etkinlikler içerisinde içtimaî faaliyetler aralıklı olarak göze çarpmaktadır. Bu ise, Batı tarzında bir hayat yolu çizildiğini gösterir. II. Mahmut yaşam tarzında önemli değişiklikler yapmıştır. Sarayı 1815’te Topkapı’dan Dolmabahçe’ye taşımıştır.

Mısır tarzında setre pantolon giymeye başlamıştır. Avrupalı hükümdarlar gibi doğum günleri kutlama merasimleri, Resmini devlet dairelerinde astırma ve yurt içi gezilere çıkmaya başlamıştır.

Ayrıca, Batı tarzında kıyafetler gündeme gelmiş ve askerlere giydirilmiştir. Avrupa tarzında giyim-kuşam ve tıraş özellikle padişaha yakın çevrede salgın hale gelmiştir. Unutmamak gerekir ki; tüm bu yeniliklere karşı çıkanlar da olmuş; ancak, yeniçerilerin yokluğu karşı çıkanların seslerinin kısılmasına da neden olmuştur.

II. MAHMUT YENİLİKLERİ DUYURMAK İÇİN TAKVİM-İ VEKAYİ’Yİ KURDU
Takvim-i Vekayi
Takvim-i Vekayi

II. Mahmut tüm bu yaptığı yenilikleri duyurmak üzere 1829’da ilk gazete Takvim-i Vekayi’yi kurmuştur. XIX. yüzyılda Tanzimat ile birlikte; yapılan ıslahatlar ve yenilikler tamamlanmıştır. Artık Tanzimat’la birlikte modern yapıya geçişin ilk adımları atılmaya başlıyordu. Bu anlamda da, modernleşme düşüncesine uygun güçlü bir yapılanmaya gidiliyordu. Tanzimat’ı Hayriye’nin muhtevası şöyleydi: “Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri şeriata uyulduğu için; devlet kudretli, halk refah içinde olduğu halde, 150 yıldır şeriata ve faydalı kanunlara uyulmaması yüzünden zaaf ve fakirlik geldiği” belirtiliyordu.

Oysa bunlar olmadan önce tedbirler alınabilirdi. Bunların başında bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal güvenliği geliyordu. Çünkü bu tedbirler alındığında herkes kendini işine gücüne verirdi.

İkincisi “vergi” konusuydu. Burada, “vergi herkesin kudretine göre belirlenmeli ve bundan fazlası alınmamalı” düşüncesi muhtevada yer almıştı.

Üçüncü konu ise “askerlik”ti. Bazı yerlerden nüfusun kaldırabileceğinden fazlası, bazı yerlerden az asker alınıyor, alınanlar ömürlerinin sonuna kadar asker kalıyordu. Bu uygulama haksız olduğu kadar, tarım ve ticaret işlerinin aksamasına neden oluyordu. Bu nedenle, askerliğin düzenli bir usule bağlanması gerekiyordu. Dördüncü husus ise; Şeriat kanunlarına aykırı davrananların rütbeye, hatır ve gönle bakmadan cezalarını vermek üzere ceza kanunnamesi yapılmasıydı. Tanzimat’ı Hayriye’nin muhtevası bu maddelerden oluşuyordu.

1840 CEZA KANUNNAMESİ

Ancak bu maddelerin dışında içtimai ve siyasi hayat alanında da çeşitli düşünceler hâkimdi. Bunları genel başlıklar altında ele aldığımızda; Hukuk alanındaki ıslahatlar çerçevesinde 1840’da “Ceza Kanunnamesi” çıktı. Bu kanunnamede Fransız hukukundan kısmen esinlenilmişti ve bütün Osmanlı’nın uyruklarının yasa önünde eşitliği vurgulanıyordu.

Ayrıca, Avrupa ile ticaretin yürütülmesi için de “Ticaret Kanunnamesi” hazırlatıldı ve böylece Osmanlı mahkemelerine iki mahkeme daha eklenmiş oldu. Askerlik alanındaki değişiklik ise ordunun adının “Asakiri Nizamiyeyi Şahane” olarak değiştirilmesiyle gerçekleşti. Ayrıca askere gitmek, gönüllü ya da kur’a ile olacaktı.

Tanzimat’a kadar imparatorlukta Hristiyan tebaası askerlik yapamaz, yerine cizye öderdi. Ancak Tanzimat’la birlikte bu değiştirilerek diğer tebaa da askere çağrıldı. Fakat, bu da kargaşaya yol açtı. Bu nedenle ilgili kanun bir süre durduruldu. Batılaşma sürecinde askerlik alanında yapılan yeniliklerde temel görülen adeta orduların yapı ve kadro bakımından Doğulu, silah ve eğitim yönünden Batılı olmasıydı.

Artık Tanzimat’la Osmanlı Devleti’nde sistem kural, düzen usulüne dayalı askerlik olarak da değişiyordu. Tanzimat’ı Hayriye’de eğitimden bahsedilmemişti. Eğitim anlayışında ise, medreseler hala durumunu ve konumunu koruyordu. Ancak diğer taraftan da Batılı anlayışta eğitim düzenlemeleri yapılıyor ve yeni zihniyetlerin oluşturulması sürecinde de yeniliklere karşı uygulamada ikilik vardı.

Tanzimat döneminde bu ikilik devam ediyordu. Bir taraftan medreseler geleneksel yapıyı sürdürürken, diğer taraftan Batılı tarzda açılan okullar vardı. Bu ikilik Cumhuriyet’e kadar kaldırılamadı. Tanzimat’ı Hayriye’de yapılan reform hareketlerinde; devlet yönetiminde, hukuk, eğitim ve askerlik alanında yeni düzenlemeler dikkati çekmiştir. Osmanlı’da bu gelişmeler yaşanırken; Batı’nın politikası ise, Osmanlı bütünlüğünü korumak, aynı zamanda asıl amaç olan Osmanlı Devleti’nde yaşayan Hristiyanların durumunu düzeltmektir.

Bu anlamda XIX. yüzyılda özellikle Batı, Tanzimatçı hareketi bu çerçevede görüyor ve Tanzimatçı hareketle gerçekleştirilen reformların kontrolünü elinde tutuyordu. Bu bağlamda Eleştiri temelinde düşünüldüğünde III. Selim, II. Mahmut ve Tanzimat döneminde yapılan yeni düzen hareketlerine tepkiler olmuş, eski rejimin iyi yanları dile getirilmiş, Batılılaşmaya düşman olan ve aynı zamanda kendi çıkarlarını da düşünen yöneticiler cahil halkı da arkasına alarak düşmanca bir tavır sergilemişlerdir.

Tanzimat’a yönelik çeşitli eleştirilerin olmasının sebepleri arasında aslında Tanzimat reformlarını diğerlerinden ayıran farklara bağlamak gerekir.

Tanzimat öncesinde Batı tesirleri parça parça girmiş ve devlet kurumlarının bazı bölümlerinde ıslahatlar yapılmıştı. Yine Tanzimat öncesinde çeşitli alanlarda Avrupa usullerine uygun çeşitli değişiklikler yapılırken, bunun beraberinde gelmesi gereken kanun ve hak düzenlemelerine yer verilmemişti.

Hâlbuki Tanzimat’la birlikte hak alanında yeni düzenlemelere yer verilerek yeni değerlerin yerleşmesinde önemli rolü olduğu kabul edilmiştir. Tanzimat’ı diğer reform hareketlerinden ayıran en önemli değişiklik haklar alanında gerçekleşmiştir. Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti Allah’ın hakları üzerine kurulmuştur. Yani, din ve devlet birdir. Devletin haklarının kaynağı şeriattır. En yüksek yargıç Allah’tır. Bu sistem Tanzimat’a kadar devam etmiştir.

Ancak, Tanzimat ile sisteme Batı devletlerince kabul edilmiş olan bazı haklar da alınmıştır. Böylece, Allah’ın hakları yanında laik Batı sistemi de değer kazanmaya başlamıştır. Diğer bir fark; Tanzimat’ı Hayriye yazılı bir vesika özelliğine sahip olduğu için, sosyal bir kontrol karakterini de taşımasıdır. Yine Tanzimat’ı Hayriye’de belirtilen kanunlara riayet edeceği hususunda padişah yerine haklar bazında hatta padişahtan da üstün olan kanun kuvvetine bırakmıştır. Bu ise yeni bir rejimin kabul edilmesi anlamını taşıyordu. Askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşma hareketi siyasi ve hukuki bir şekil almıştır. Osmanlı devletinin artık başa çıkamadığı, Rus ve Avrupa baskısı karşısında, varlığını korumak için yapmak zorunda kaldığı siyasi, adli, içtimai ve medeni bir hareket olarak, Tanzimat zamanında bir sürü tepkilere, karışıklıklara yol açtığı gibi sonradan da her düzeydeki devlet adamı, yazar ve düşünür tarafından da eleştirilmiştir.

Kimileri Tanzimat’ın bir ikilik yarattığını, kimileri ülkeyi sömürdüğünü veya sömürge haline getirdiğini belirterek eleştirilerde bulunmuştur. Tanzimat sonrası modernleşme sürecinde atılan adımlardan birisi de Islahat Fermanı’dır. Islahat Fermanı, Tanzimat’ı Hayriye’de yer alan düzenleme ilkelerini de içerisinde barındıran bir reform programıdır. Islahat fermanı, Gülhane hattında olduğu gibi başlıca düşünce ırk ve din farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve imparatorluğun mukadderatı ile ilgili bir Osmanlı topluluğu yaratmak amacını güdüyordu.

ISLAHAT FERMANI

Islahat Fermanı, geçmişte yapılan reformlara yenilerini ekleyerek kendi içeriğini oluşturmuştur. İçerik şöyledir. Tebaanın can, mal, ırz ve namus emniyeti, kanun önünde eşitlik, şahsın ve topluluğun tasarruf hukuklarına saygı, devlet hizmetlerine ve askerlik ödevine tebaanın kabulü, bazı sınırlar içinde mezhep ve milli eğitim hürriyeti, vergiler hususunda eşitlik, intizam usulünün kaldırılarak verginin doğrudan doğruya alınması, mahkemelerde şahitlik hususunda eşitlik, tebaanın mahkemeler huzurunda hüküm giymesinden sonra idam veya af hususunun padişah hakları cümlesinden olduğu mahkemelerin açık olması, mahkeme usullerinin düzenlenmesi, Müslüman olmayan toplulukların din yönünden imtiyazlarının muhafaza edilmesi gibi konularda, yeni hükümler getirilmiştir. Islahat fermanında dikkati çeken hususlar arasında yabancıların korunmasına dönük maddeler vardır.

Arka arkaya hazırlanan reform programları, aralarındaki bariz farklarla kendini ifade etmiştir. Tanzimat ve Islahat Fermanlarına karşılaştırmalı olarak bakarsak aralarındaki farkları da görürüz. Birinci fark; Gülhane Hattı Hümayunu Mustafa Reşit Paşa tarafından bir yabancı tesir görülmeden hazırlanmıştır. Islahat Fermanı ise esas itibariyle Ali Paşa ile İngiliz ve Fransız elçileri arasında kararlaştırılmıştır.

GÜLHANE HATTI HÜMAYUNU
Gülhane Hattı Hümayunu
Gülhane Hattı Hümayunu

İkinci fark Gülhane Hattı Hümayunu yabancılara sadece bilgi edinmeleri için verilmiştir. Islahat fermanında sadrazama hitap kısmında “Osmanlı Devleti’nin iyiliğini isteyen ve dostu bulunan büyük devletlerin yardım ve hizmetlerine” şeklinde yer alan ifadelerde emperyalist etki kendini göstermektedir.

Üçüncü fark ise, Gülhane Hattı Hümayunu bütün tebaanın canı, malı, ırz ve namusu gibi tabii hakların güvenliğini sağlamak, vergi usulünün ve askerlik hizmetinin adalet esasına uygun bir şekilde düzenlenmesini temin etmek yönünde prensipleri tespit etmiştir. Ayrıca tebaanın bütününe verilen siyasi haklar söz konusu olamamıştır. Islahat fermanı ise Gülhane Hattı Hümayunu’nda bulunan konuları içerisinde barındırdığı gibi tebaanın din ve ırk farkı gözetilmeksizin hürlüğü ve eşitliğini prensip olarak kabul etmiştir. Siyasi haklar temelinde ise Osmanlı tebaası dışında herhangi bir milletten olanlara devletin hizmet ve memurluklarına kabul edilmesi, tayin edilmesi, eyalet meclislerinde temsil edilmesi gibi siyasi haklar da verilmiştir.

CİDDE VE KULELİ OLAYLARI

Islahat Fermanında alınan kararlar hem Müslüman hem de Hristiyan halkı memnun etmemiştir. Bu nedenle de, çeşitli tepkiler sonucunda Cidde ve Kuleli olayları doğmuştur. Bu olaylarda Müslümanlar Hristiyanlara saldırmış, bunun üzerine de İngiliz ve Fransız gemileri Cidde kentini topa tutmuşlardır. Bu olayların ardından, 1861-1876 yılları arasında padişahlık yapan Sultan Abdülaziz döneminde ise mali problemler gündeme gelmiştir. Bu nedenle de borçlanmaya ve tasarrufa gidilmek istenmiştir. Abdülaziz dönemi ıslahatlarında ise, merkeziyetçilik hafifletilerek yerel halka söz hakkı verilmiştir. Burada, 1980 yılı kararları ve 2000’li yıllara kadar uygulanan iktisadi model hatırlanmalıdır.

1876 yılından itibaren I. Meşrutiyet dönemi başlamıştır. Bu tarih aynı zamanda II. Abdülhamit döneminin başlangıcıdır. II. Abdülhamit tahtında daha rahat oturabilmek için meşrutiyet dönemine son vermiş, buna tepki ise, 1889’da kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden gelmiştir. II. Abdülhamit dönemi hakkında ileri sürülenler şunlardır: Onun zamanında eğitimde, bayındırlıkta, kültür ve edebiyatta, adalet ve maliyede sağlanan ilerleme ve yararlar belirtilerek; kendisinin Tanzimat’ı kurtarıp sürdüren ve taçlandıran, ayrıca toplumu yeniden canlandıran padişah olduğu savunulmaktadır. Fakat bu övgüleri fazla bulan aydınlar da bulunmaktadır. XVIII. yüzyıldaki reform hareketleri, Lale devri ile birlikte Batı tesirlerinin ülkeye girmesine sebep olmuştur.

Özellikle de yeni getirilen düzenlemelerde, emperyalist Batı’nın istekleri de göz önünde bulundurulmuştur. XIX. yüzyılda bu düzenleme hareketlerine yenileri eklenmeye devam edilmiştir. Emperyalist ülkeler, Osmanlı’yı paylaşma konusunda tam anlaşamadıkları için Osmanlı tamamen yok edilmek istenmiyor ve Batılılaşması sağlanmaya çalışılıyordu. Osmanlı’da ıslahat hareketlerini doğuran neden, bir anlamda Batı’nın dünya ölçeğindeki konumu ve bunun Osmanlıya etkisidir. Nitekim Batı’da XIII. yüzyıldan itibaren ön plana çıkan yeni bir üretim tarzı ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bu yeni tarz üretim biçimi, XV. ve XVI. yüzyıllardaki Rönesans hareketinin yol açtığı ilmi devrimle birleşerek sınai kapitalizm haline dönüşmeye başlamıştır. Üretim hacminin artması ve sermaye yatırımlarının çoğalması süreci, Batı’nın teknolojik üstünlüğünü doğurmuştur. Bunun yanı sıra; XVI. yüzyıldan itibaren milli devletlerin ortaya çıkmaya başlaması, Rönesans hareketlerinin bireyi cemaat cenderesinden çıkarması, reform hareketi ile ekümenik kilise idealinin yıkılması, ekonomik gelişmelerin dayattığı coğrafya değişiklikleri ve sömürgeleştirme hareketi Batı Avrupa’yı tamamen başka bir evren haline getirmiştir.

OSMANLI İMPARATORLUĞU’NUN XVIII. YÜZYILDAKİ YENİLGİLERİ

Diğer yandan, Osmanlı İmparatorluğu’nun XVIII. yüzyıldaki yenilgileri ve giderek büyük güç olma niteliğini kaybetmesi, Avrupa’nın kuvvet dengesini de değiştirmiştir. Artık Batı için Osmanlı, askeri üstünlüğünün yanı sıra ekonomik bakımdan da gücünü yitiren bir devlet haline gelmiştir. Osmanlı Devleti artık Batı ülkeleri için tehdit olmaktan çıkıyor ve Doğu tehlikesini Rusya temsil ediyordu. Rusya’nın yükselişi Avrupa düzenine yeni bir biçim vermiş ve Osmanlı Devleti’nin yerini ve fonksiyonunu da kökünden değiştirmiştir.

Artık Osmanlı Devleti, Doğu’dan gelen bir tehdit değil; Rusya’ya karşı kullanılacak bir frendir. Kısacası bir tampon devlettir. Batı’nın elde etmiş olduğu teknik, askeri ve ekonomik üstünlüklerin yanı sıra  Osmanlı İmparatorluğu XVII. ve XVIII. yüzyıllarda ekonomik açıdan gerileme ve çöküntü, sosyal açıdan dağılma ve anarşik bir düzen içerisindedir. Bununla birlikte geleneksel devlet sistemi de iflas etmiş görünmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun başında bulunan III. Selim ve II. Mahmut devlet kurumlarında modernleşmeyi tamamlamak için, eğitim alanında girişilen geniş düzenlemeler dikkati çeken gelişmelerin başındadır. Ancak, yenilikçilerin önüne iki engel çıkmıştır: Bunlardan birincisi, modern araştırmayı hatta öğretimi hurafe ağırlıklı din için tehlikeli sayan fanatik skolastik zihniyet; ikincisi ise, modern araştırmanın derin köklerine inmeye sabredemeyen ve her şeyden önce kendi gücünün ihtiyacına cevap vermek isteyen idareci zihniyettir. Birinci savaş kolay olmuyor.

Fakat nispeten aydınlanmayı geriletiyor. Hatta modern zihniyet 19. yüzyılın sonlarından beri eski medresenin içerisine bile kısmen sokuldu. Fakat ikincisi ile savaş çok şiddetli oldu ve bugüne kadar gerçek ilim zihniyetinin yerleşmesine asıl engel bu ikincisi oldu. Bu nedenle Osmanlı yenilikçilerin Ordusunun Islahından başlamak üzere, eğitim kurumlarını düzenlemek, ekonomik plan kurmak gibi her alanda düşünceyi bir tehdit görenlerle mücadele etti. Bunun sonucu olarak reformlar, sorunların derinliğine inmekten ve teorik çerçevesini oluşturmaktan çok pragmatik amaçlar çerçevesinde yapılmıştır.

KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN BAZI BATILI DEVLETLERE VERDİĞİ KAPİTÜLASYONLAR

osmanliOsmanlı, Batılılaşmaya faydacı bir yaklaşımla girdi. Ama bu sürece girince gelişmeler onu bugüne kadar getirdi. Osmanlı’nın Batılılığı teorik planda hazırlayamayışının en önemli ispatı; tarih, felsefe ve edebiyat alanında bu doğrultuda çalışmaların bulunmayışı ya da az olmasıdır. Osmanlının içinde bulunduğu durumdan bir an önce kurtulma düşüncesi, Osmanlı yenilikçilerinin pratik çözümlere yönelmesi ve bir anlamda sıradan batılılaşmanın gerçekleştiği sırada Osmanlı İmparatorluğu 1553’te Kanuni Sultan Süleyman’ın bazı batılı devletlere verdiği kapitülasyonlar vardı. Bu kapitülasyonlar sonradan devlet zayıfladıkça batılı kuvvetler tarafından genişletilmesi ve baskı unsuru olarak kullanılan, kapitülasyonlar Türkiye’nin üzerinde ekonomik bir cendere haline gelmiştir.

Modernleşme kurumlarını hazırlamak üzere yabancı devletlerden alınan büyük borçlar ayrıca memleketin ödeyemeyeceği ikinci bir yük olan ”Duyun-i Umumiye”yi doğurmaktaydı. Bu sırada yabancı müdahaleler günden güne artıyor ve Türkiye Hristiyan tebaasının haklarını korumak bahanesiyle ve her vesileyle Bab-ı Ali’ye baskı yapıyorlardı. Artık Batılılaşma ve modernleşme yalnızca ordunun Islahı ve bunun için gereken teknik tedbirlerin alınmasından ibaret değildi.

Bu noktada Tanzimat askeri ve teknik olarak başlayan batılılaşmanın, siyasi-hukuki bir şekil alarak eski Islahatın daha geniş bir halkasıdır. Tanzimatla birlikte; 1683’den itibaren her alanda gerileyen Osmanlı’ya karşın, Rönesans ve reform hareketleri ile her sahada ilerleyen Avrupa ile aramızdaki mesafenin askeri ve teknik alandaki Islahatlarla kapatılamayacağı görülmüştür. XVI. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı Devleti Batı’ya karşı kendini hep üstün hissetmiştir. XVI. yüzyılın sonlarından itibaren, özellikle XVII. yüzyılın ikinci yarısında görülmeye başlayan bozuklukları gidermenin yolu olarak Batı’ya dönüşün uygun olacağı ileri sürülmüştür.

II. OSMAN, IV. MURAT’IN SALTANATLARI İLE KÖPRÜLÜLER SÜLALESİ VEZİRLER DÖNEMİ

II. Osman (1618-1622) ve IV. Murat (1623-1640) saltanatları ile köprülüler sülalesi vezirler dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun ıslah etmenin, eski düzenin ihyası ile mümkün olduğu düşüncesinin aşırı bir şekilde uygulandığı dönemlerdir. Ancak XVII. yüzyılın son yılında (1699) Osmanlı Devlet’i Batı’ya göre en azından askeri alanda geri olduğunun bilincine varmaya başlamıştır.

Demek ki XVIII. yüzyılın başından Cumhuriyet dönemine kadar olan ıslahat çabaları tarihi, bir anlamda, Osmanlı Batılılaşma tarihidir. Bu bağlamda Osmanlı Batılılaşması ile ıslahat hareketleri özdeştir. Osmanlı Batılılaşmasının ıslahat olmaktan öteye geçememesi, Osmanlı Batılılaşması ile ıslahat hareketlerinin özdeş olması, Osmanlı Batılılaşma sürecini XVII. yüzyılda başlayan ıslahat hareketleri içinde düşünme zorunluluğunu doğurmaktadır.

Nitekim, Osmanlı Devleti’nde yapılan ıslahatları iki grupta toplamak mümkündür. Bunlardan birinci grubu devletin kendi tarihi ve kültürü baz alınarak yapılan ıslahatlar, ikinci grubu ise Avrupa kültür ve medeniyetinden etkilenerek yapılan ıslahatlar oluşturmaktadır. Tanzimat, ikinci grupta yer alan türden ıslahatların bir neticesi olarak gerçekleşmiş olan geniş bir ıslahat programı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu noktada XIX. yüzyıl ıslahatlarının zirve noktası olan Tanzimat Fermanı, ilanından önceki ıslahatların bir neticesini sunan ve ilanından sonra yapılacak ıslahatların bir programını ortaya koyan Türkiye’nin modernleşme süresi içinde önemli bir konuma sahip olan bir ıslahattır. Osmanlı devletinin modernleşmesinin ikinci döneminde, daha doğrusu Tanzimat’la birlikte Osmanlı sisteminin modernleştiği ve merkezi yönetimin düzenleyici, eğitici, öğretici, yasa koyucu gibi alt görev dallarına ayrıldığı gözlemlenebilir.

OSMANLI MODERNLEŞMESİ

Bunun yanı sıra gelişen ve değişen toplum ihtiyaçlarının farklı çekirdek guruplarında değerlendirilmesini ortaya çıkartmıştır. Bu farklı aydınların olması toplumda ilmiye sınıfı, askeri sınıf rekabeti şimdiki çok partili olarak belirtilen demokratik partilerin ilk temelidir denilebilir. Yukarıda ifade edilen görüşleri özetleyecek olursak, Osmanlı modernleşmesi iki kesim üzerinden gelişmiştir. Bunların biri askeriye diğeri de hariciyedir. Savaş meydanlarında alınan yenilgiler askerdeki modernizasyonu gerekli kılmıştır Osmanlı, bu modernizasyon için Batılı devletleri inceleme gereği duymuştur. Bunu da büyükelçilerden oluşan hariciye mensupları üzerinden yürütmüştür. Diğer devletlere gönderilen elçiler, bu devletlerde yaptıkları incelemeleri raporlarla merkeze göndermiş ayrıca bunlar yanlarında öğrenciler götürerek bu öğrencilerin Batı ülkelerinde eğitim almalarını sağlamıştır. Daha sonraları bu hariciye mensupları Osmanlı bürokrasisinde yükselmişler ve Tanzimat modernleşmesini başlatan kişiler olmuşlardır.

Tanzimat dönemine damga vurmuş Mustafa Reşit Paşa, Ali Paşa ve Fesat Paşa gibi isimler bu hariciye geleneğinden gelen kişilerdir. Bu zatlar, Osmanlı’nın Meşrutiyet’e dönmesinde önemli roller oynamışlardır. I. Meşrutiyet’ten sonra Abdülhamit döneminde açılan batılı tarzdaki okullarda yetişen ve II. Meşrutiyet’in ilanını hazırlayan Jön Türkler hem Osmanlı’nın son dönemine hem de Cumhuriyetin ilk yıllarına damgalarını vurmuşlardır. Bunlar, Osmanlı’nın yıkılmasından sorumlu oldukları gibi Cumhuriyet’in kurulmasının da mimarıdırlar. Öyle ki Cumhuriyet’in ilk üç cumhurbaşkanı, eski İttihat ve Terakki üyesidir.

İTTİHAT VE TERAKKİ ÜYELERİ 1960’A KADAR TÜRKİYE’Yİ YÖNETİYOR

ittihat-ve-terakki Bu da Türkiye’nin 1960’a kadar İttihat ve Terakki’nin bizzat içinde bulunmuş insanlar tarafından yönetildiği anlamına gelmektedir. İşte Türk modernleşmesi yaklaşık iki yüz yıllık bir süreçte kendi içinde evrime uğramış ve zamanla kendi kadrolarını kendi yarattığı kurumlarla bu şekilde oluşturmuştur.

Dolayısıyla Türk modernleşmesini böyle bir bütünlük ve süreklilik içerisinde incelemekte fayda vardır. Aksi takdirde, eğer Cumhuriyet modernleşmesini 1920’lerden başlatırsak çok şey eksik ve temelsiz kalmış olacaktır.

Osmanlı modernleşmesi için bir başlangıç tarihi saptamak zordur. Osmanlı modernleşmesinin miladı olarak Genç Osman’ı, II. Viyana bozgunu’nu, I. Mahmut’u, I. Abdülhamit’i, III. Selim’i veya II. Mahmut’u göstermek mümkündür. Bu, kişilerin bakış açılarına veya olayları ele alış biçimlerine göre farklılık gösterebilir. Başlangıç tarihini ne alırsak alalım, bu tarihten yıkılışına kadar Osmanlı Devleti askeri, siyasi ve toplumsal olarak çok önemli bir değişim süreci geçirmiştir. Özellikle II. Mahmut döneminde devletin merkez ve taşra teşkilatları Batı muadiline göre yeniden yapılandırılmış, eski kurumların yerine yenileri getirilmiştir.

Bu dönemde bakanlıklar kurulmuş ve devlet yönetimini ilgilendiren farklı alanlarda meclisler oluşturulmuştur. Tüm bu düzenlemelerle klasik Osmanlı devlet ve idare anlayışından uzaklaşılarak, nispeten Batı tarzı yönetim ve idare anlayışına geçilmiştir. Osmanlı modernleşmesinin bir diğer noktası ise, 1839 yılında Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile başlayan dönemdir. Bu dönemde daha çok bireysel hakların verilmesi ve I.ve II. Meşrutiyet’in ilanı ile devletin askeri ve teknik yapısının Batı kurumlarına benzetilmesi gibi olaylar gerçekleşmiştir. Eğitim ve kültür modernleşmesi, Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmeleri birbirlerinden farklılaştıkları ve Cumhuriyet modernleşmesinin daha radikalleşmesi göze çarpar. Ama, bu alanlarda bir devamlılık ve benzerlikten söz etmek gerekir. Eğitim alanındaki modernleşme çabaları Osmanlıda başlar.

TANZİMAT’LA BİRLİKTE BATI TARZINDA YENİ OKULLAR AÇILDI

Özellikle de Tanzimat’la birlikte batı tarzında yeni okullar açılmış buralarda fen bilimleri de öğretilmeye başlanmıştı. Ayrıca, askeri modernleşmenin bir parçası olarak askeri tıbbiye ve askeri mühendislik okulları açılmıştır. Fakat bu yeni okulların yanında geleneksel tarzdaki eski eğitim kurumları da varlığını korumaktaydı. Bu durum medreseler ve mektep çatışmasını da beraberinde getiriyordu. II. Meşrutiyet’ten sonra ittihatçıların eğitim politikaları, cumhuriyet döneminin eğitim politikalarının zeminini hazırlıyordu. Cumhuriyeti kuran kadroların da bu dönemi bizzat yaşamış eski ittihatçılar olduğu düşünülürse bu devamlılık çok da şaşırtıcı değildi.

İttihatçılar, II. Meşrutiyet’ten sonra ilköğretimi mecburi ve parasız hale getirdi. Osmanlı’dan devir alınan Rüştiyeler cumhuriyet döneminde de devam etti. Cumhuriyetin ilk on yılına dek yeni bir rüştiye açılmadı. Cumhuriyet döneminde Darülfünun, İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürüldü. Günümüzdeki pek çok yüksek eğitim kurumu Osmanlı döneminde açılmıştı. Deniz Harp Okulu, Mühendishane-i Bahri Hümayun gibi birçok üniversite Osmanlı’nın devamıydı.

LATİN ALFABESİ İÇİN OSMALI’DA ÇEŞİTLİ GİRİŞİMLER OLDU

Cumhuriyetin tartışılan konularından biri de Arap alfabesinin yerine Latin alfabesinin kabul edilmesiydi. Aslında bu konuda Osmanlı zamanında da çeşitli girişimler olmuştu. Yani, bu yenilik girişimi de Cumhuriyet döneminde çıkmış değildi. Enver Paşa Osmanlıca metinlerinin okunuşunu kolaylaştırmak için Arap harflerinin birleşik değil de ayrı yazılmasını öngören “Enver’i Huruf (Enveri Harfleri veya Huruf-u Munfasıla olarak geçiyor)” denen bir yazım biçimi geliştirmiş fakat bu halk arasında pek rağbet görmemişti.

İsmail Gaspıralı “a” ile “e” yi “o” ile “ö”yü “ı” ile “i”yi ve “u” ile “ü”yü ayırmak için bir takım işaretler geliştirmişti. Fakat bu çabalar Osmanlı döneminde bir alfabe değişikliğini gündeme getirememişti. Cumhuriyet döneminde olduğu gibi yeni bir dil yaratılması gibi bir girişim olmamıştır. Cumhuriyetin Osmanlı’dan aldığı bir diğer miras da millet sistemiydi. Cumhuriyet her ne kadar Türk milli kimliği üzerine inşa edilmiş bir ulus devlet olsa da millet tanımlamasında Osmanlı usulünü devam ettirmiştir. Müslüman olan herkes Türk milletinin bir parçası olarak görülmüş; anayasada Rum, Ermeni ve Yahudiler azınlık statüsünde yer alırken Türk olmadığı halde Kürt, Çerkez, Laz gibi etnik guruplar Müslüman olduklarından azınlık olarak kabul edilmemiştir.

1924’TEKİ MÜBADELE İLE MİLLET POLİTİKASI BAŞLADI

1924 nüfus mübadelesi Cumhuriyetin Müslümanlık temelli bu millet politikasının en belirgin yansıması, Yunanistan’la yapılan 1924 nüfus mübadelesinde görülmüştür. Bu nüfus değişiminde Karaman bölgesinde yaşayan, Türkçe konuşan, Türkçe ibadet eden Ortodokslar Yunanistan’a gönderilmiş; Yunanistan’daki Batı Trakya’daki Türk olan ve Türk olmayan bütün Müslümanlar Türkiye’ye getirilmiştir. Türk toplumu ve Türk siyasi hayatı Tanzimat’tan, hatta III. Selim döneminden beri yapılagelen bir dizi reform ile değişim sürecine girmiştir. Cumhuriyet dönemi reformları da bu sürecin bir parçasıdır. Cumhuriyetle birlikte eski dönem kazınmış ve bambaşka bir dönem başlamış değildir. Cumhuriyet’e kadar gelen modernleşme birikimleri ile Türk modernleşmesi de önemli bir yol kat etmiştir.

Osmanlı ve cumhuriyet dönemi modernleşmeleri arasında esasa dair bir fark yoktur. Türk aydınlanması ya da modernleşmesi diyebileceğimiz bu süreç İslâm ve Türk eksenli bir yapıya dönüştürülmelidir. Toplumsal dokunun, modernleşmeyi bir yabancı cisim gibi görmesinin önüne geçilerek Türk İslâm medeniyet düşüncesi şekillendirilebilir.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın