Restore edilen bina

.ok Yemenin Türkçesi

Celal Ulusoy

Büyük Başkan yanına Fen İşleri Müdürünü, teknik elemanlarını ve yüklenici firma yetkililerini almış inşaat halindeki binayı geziyordu. İlk bakışta yoğun bir hareket göze çarpıyordu binada; bir yandan elektrikçiler kablo çekiyor, bir yandan da tesisatçılar tuvaletlere klozet, lavabo ve armatürleri takmaya çalışıyorlardı. Diğer yandan bilgisayar sisteminin kablolarını döşüyordu bir başka ekip.

Büyük Başkan odalara girip, yapılan işleri tek tek kontrol ediyordu, her şeyden anlar havalarda görünmesi; anlamasa da anlıyormuş gibi yapması usuldendi. Bunu sadece en yakın çalışma arkadaşları biliyordu; fakat belli etmiyorlardı… Kapı ve pencerelerin iyi çalışıp çalışmadığına bakıyordu başkan; buralarda sorun varsa atıver gitsindi. Beğenmediği yerleri yanındaki yükleniciye söylüyordu. Arada bir de, “Burası belediyenin en prestijli binasıdır, bu yüzden birinci sınıf malzemeden özel imalat yapıldı; bizi mahcup edecek hiçbir şey olmamalı. Son anda bir aksilik olursa rezil oluruz Ahmet Bey! Gözünüzü seveyim bir şey atlamayalım. Boya badana işine benzemez bu… Biliyorsun restorasyon projesini Koruma Kurulundan geçirene kadar ne çektik. Anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi vallahi. Ayrıca orijinaline uygun taş bulabilmek için aramadığımız yer kalmadı da metruk bir bina yetişti imdadımıza… Unutma istikbalimiz bu binaya bağlı!” demeyi ihmal etmiyordu.

***

Heyecan içindeydi Büyük Başkan; Büyükşehir Belediye Başkanı olduğundan beri besleyip büyüttüğü hayali gerçek oluyordu. Ta Abdülhamit zamanında hastane olarak yapılan, son yıllara kadar da ilkokul olarak hizmet veren bu üç katlı taş bina belediye başkanlığı olarak hizmet verecekti bundan sonra. Kentin merkezinde bir tarih yeniden ayağa kalkacaktı ve herkes kıskanarak seyredecekti. Eh, epeyce de puan toplayacaktı Sayın Başkan, Abdülhamit hayranlığının epeyce pirim yaptığı şu günlerde. Haklıydı da!.. Bir harabeyi ayağa kaldırmak her babayiğidin harcı değildi. Bir ölü diriltilmişti adeta. Eski ve köhnemiş diye kimse yüzüne bakmamıştı bugüne kadar. İçine, ancak ciddi bir onarımdan sonra girilebilir diyordu bu işten anlayanlar.

Ancak valiliğin, bu işin altından kalkmasına yetecek kadar ödeneği yoktu veya öyle deniyordu. Meclis ve encümen üyelerinden bazıları, “Bu yıkıntıya yapacağımız masrafla yeni bir okul yaparız!” deyip geçiştiriyorlardı işi. Ayrıca tescilli bir binaydı; dokunulmazlığı vardı, rastgele onarılamazdı. Ağzı sulanan bazıları yıkıp yerine AVM yapmayı düşünseler de boşunaydı…

Büyük Başkan, seçilmeden önce göz dikmişti bu binaya, ne yapacağını kafasında tasarlamıştı bile. Bir mimar olarak bakıyordu o, başkalarının virane dedikleri binaya; estetikle karışık hesaplar içinde derin düşlere dalıyordu… Ve bir gün, “Siz bir şey yapmayacaksanız, verin bize, restore edip ilimize kazandıralım bu tarihi” dedi Vali’ye. İl Genel Meclisi de, yerine bir okul binası yapılması koşuluyla uygun buldu belediyenin bu yöndeki teklifini.

Proje çizimi, kurul kararı, ihale ve inşaat işleri derken iki buçuk yıl geçmişti aradan. Böylece işin sonuna da gelinmişti. Şunun şurasında az bir zaman kalmıştı taşınmak için. Başkan’ın son günlerdeki titizliği ve heyecanı bundandı. Bu arada yapılan Belediye Meclisi toplantısında bu heyecanını üyelerle paylaşmış, restorasyonu bitmek üzere olan yeni başkanlık binasını görmelerini istemişti. Ayrıca biraz acele ederek, Genel Sekreter ve üst düzey bazı yöneticilere de gidip oda beğenmeleri sözü bile çıkmıştı ağzından.

***

Ne olduysa oldu, aradan aylar geçmesine, restorasyonu tamamen bitmesine rağmen binaya ne belediye taşınabildi, ne de tek kelimelik bir açıklama geldi Büyük Başkan’dan. Konuyu yakından takip eden belediye yöneticileri ise merak içindeydiler. Fakat Büyük Başkan’a da sormaya cesaretleri yoktu. Meclis üyelerinden ağız arayan olsa da, bekleyin biraz diyerek oyalıyordu onları.

Bir gün bir bomba düşüverdi belediyenin kucağına; binanın kız imam hatip lisesi açılmak üzere İl Mili Eğitim Müdürlüğüne tahsis edilmesi isteniyordu. Emir büyük yerdendi… Büyük Başkanın bilgisi vardı, bekliyordu… Söz konusu binanın belediye için ne kadar gerekli olduğu ve bu bölgede bir kız imam hatip lisesine ihtiyaç olmadığı konusunda Reisi bir türlü ikna edememişti. Birileri ise nasıl yaptıysa başarmıştı bunu çoktan…

Büyük Başkanın bütün hayalleri ve hesapları suya düştü bir söğüt yaprağı gibi; umutları da bitmişti siyasete dair. Yaşadığı hayal kırıklığının bilinen bir tarifi yoktu. Bir süre, hiç kimse neler döndüğünü anlayamadı. Büyük Başkan bile ilerde öğrenecekti çevresinde dönen dolapları. Ne yazık ki, bu ince bir siyasetti ülkemizde, kimsenin akıl sır erdiremediği; “Cinle şeytan arası bir iş!” dedi eşekten düşenler.

Bazı aklı evvellerin aklına, kentin göbeğinde bir kız imam hatip lisesi açılmasının çok büyük faydaları olacağı fikri düşmüştü bir kere; ana rahmine düşen bebek gibi. Bina bulma görevini de o İlçenin Belediye Başkanı kapmıştı büyük bir hevesle. İmam Hatip Mezunları Derneği Şube Başkanı olayın baş aktörlerinden biri olarak rolünü oynuyordu. Bir yıl sonraki seçimde büyükşehir başkanlığına aday olmayı düşünen İlçe Belediye Başkanı bunu bir fırsat olarak görmüş ve satrancın ilk taşını oynamıştı. “Alabilirsek bina hazır, ama önce Reisi ikna etmeliyiz” dedi Dernek Başkanına. “Orasını bana bırakın” dedi Dernek Başkanı; bir bildiği ve güvendiği yer vardı ki konuşuyordu.

Olay kısa sürede tepeden sessizce çözülüverdi. Alttakilere de emirlere uymak düştü sadece. Bu memlekette koyunlar çobanına göre otlar, atlar ise sahibine göre kişnerdi… Memurlar ise hafızalarını yitirdiğinden, konuşmaya bile değmezdi… Öyle de oldu.

***

Belediye Meclisi olağanüstü toplanarak tahsis işlemini karara bağladı; iki buçuk yıl önce valilikten virane olarak alınan bina, güçlendirilmiş ve yenilenmiş olarak eski sahiplerine geri verildi. Muhalif gruptan itiraz eden birkaç üye çıktıysa da ciddiye alan olmadı. Belediyenin yaptırdığı okul ise adeta “bonus”tu; gündeme bile gelmedi. Büyük Başkan kırgınlık ve üzüntü içindeydi. “Madem bina tekrar mili eğitimin olacaktı da bunca boku niye yedik biz?” diyebildi sadece, bir gerçeği itiraf edercesine. Avuntusu ise, o yıl yürürlüğe giren büyükşehir yasasıyla İl Özel İdaresinden devir alınan gayrimenkuller, iş makineleri ve araçlar oldu.

Yeni eğitim yılına başlamadan iki ay önce binaya Merkez Kız İmam Hatip Lisesi tabelası asıldı. Sonra da kayıtların başladığı açıklaması yapıldı. Başta Müdür ve yardımcıları olmak üzere öğretmenler seçilerek görevlendirilmişti. Atanan Müdür ve yardımcıları yanında, derneğin ve milli eğitimin özel çabalarına rağmen okul beklenen ilgiyi görmedi. Dernek yöneticilerinin velileri ikna edebilmek için her yolu denemelerine, en iyi bildikleri hediye ve ödül yöntemini dahi uygulamalarına rağmen istedikleri sonucu elde edemediler. Onlara göre önemli bir fırsat kaçırılıyordu…

Yetmiyormuş gibi, “İşi savsaklayanlar ve engel olmaya çalışanlar davaya inanmayan hainlerdir” diyerek tehdit bile savurdular. Bu da işe yaramadı ve kayıt yaptıran öğrenci sayısı beklenin çok altında kaldı. Umutların diğer İmam Hatip Liselerinden naklen geleceklere bağlanması da tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Ara sınıflara hiç kayıt yapılamadı ve okul, birinci sınıfın iki şubesiyle açılabildi ancak. Üç katlı koca binada iki şube… israftı, yazıktı!…

Kentin merkezinde, İmam Hatip Lisesinde okuyan başörtülü kızlarla gösteri yapmak isteyenlerin hesabı tutmamıştı; çünkü halkın büyük bir kısmı onlar gibi düşünmüyordu. Kimisi, “evlerimize uzak” dedi. Kimisi, “Çarşının ortası, çocuklarımız için güvenli olmaz” dedi. Kimisi, “Dibimizdeki okul varken oraya çocuğumu göndermem” dedi. Kimisi de, belediye binası olarak restore edilen tarihi yapının son anda dönüştürülmüş olmasından huylanarak, “Bunda bir bit yeniği var; birileri çocuklarımızı siyasetlerine alet etmek istiyor yine!” dedi… Çoğunluğu muhafazakar olan kent halkının büyük bir kısmı ise, “Bu kadarı da fazla; bu haksızlıktır, ayıptır; fırsatçılıktır, bir hakkın gaspıdır…!” diyordu içinden, ibretle seyrederken olanları.

Bu işe bulaşanlar birbirlerini, yeterince çalışmamakla suçladı bir süre. Ama ne gariptir ki, bir tanesi bile, çıkıp nerede hata yaptıklarını sorgulamaya cesaret edemedi…

***

Büyük Başkan aradan aylar geçmesine rağmen yaşadıklarına inanamıyordu. Doğrudan doğruya kendi partilileri tarafından sırtından hançerlenmeyi içine sindirememişti bir türlü. Çökmüştü adeta. Bir ara partisinden istifa etmeyi düşünse de yakınları durdurdu, Reise karşı ayıp olur düşüncesiyle. Ayrıca ne olursa olsun bir Büyükşehir Belediye Başkanıydı o, istifa etmek de ne oluyordu? “Bizde istifa etmek korkaklıktır, zayıflıktır, beceriksizliktir ve de davaya inanmamaktır… Yola çıktık bir kere, ölsek de kalsak da davadan ayrılamayız” dedi destekçilerinin birçoğu. Bugüne kadar elde edilen fırsatlar bir çırpıda kenara mı atılacaktı?

Ya sonra ne olacaktı?.. Bağımsız mı kalacaktı, yoksa bir başka partiye mi geçecekti? Bağımsız kalmanın hiçbir anlamı yoktu. Muhalefet partilerinden birine geçmek ise iktidar nimetlerinden tümüyle vazgeçmek olacaktı. “Otur oturduğun yerde! Hem siyasette küsmek olmaz! Siyaset maraton koşusudur; uzun vadeli düşün, küçük olaylara takılıp kalma. Biz iktidara alıştık bir kere, muhalefette yapamayız; ortada dımdızlak kalırız, sudan çıkmış balık gibi; yüzümüze bakan bile olmaz” dedi en yakınları. Hem ayrıca muhalefetteki partilerden herhangi birisi, yakın bir zaman için iktidar olma umudu da vermiyordu ki…

Büyük Başkan tüm bu konuşmaları dinliyor, birçoğuna da hak veriyordu. Ancak o tek bir şeye takılıp kalmıştı: “Reis memleketin büyük sorunları varken bu işlere niye karışıyor? Bizi niye rahat bırakmıyor da, ‘Şuraya alt geçit yap, oraya üst geçit yap, öteye beş kat ver, beriye sekiz kat ver. Otobüs garajını şehrin dışına çıkarın, yerine AVM yapılsın. İşi de filana verin. Şu araziyi de filan vakfa tahsis edin. Öteki bina çok güzel olmuş benim çocuklara verin. Belediyeye ait eski şantiyeyi otopark yapın’ gibi talimatları yağdırıyor. Birini dahi atlasak esip gürlüyor… Bizi aday yapan o, seçim sürecinde parlatan ve her şeyimize kefil olan o değil mi?  Büyükşehir Başkanı adayı olarak birlikte çalışacağımız bir tane belediye meclis üyesini bile belirleyemedim. Meclis üyelerini bile bizzat kendisi belirlerdi. Öyle olduğu halde bu güvensizlik nedir?

Bıraksın da bu şehrin sorunlarına da biz çalışalım, çözümü de biz bulalım. Bir ildeki sıradan okulun açılmasına da karışmaz ki koskoca Reis; hem yakışır mı?.. Hem biz çözüm bulamadığımız, desteğini istediğimiz konuları ona arz etmiyor muyuz? Ediyoruz, talimatlarını da alıyoruz. Tamam! İmam Hatip Okulları özel ilgi alanına giriyor ve birebir ilgilenmekten mutluluk duyuyor da öbür okullar ne oluyor? Onlar üvey evlat mı? Yoksa, bazı boşboğazların, ağzından çıkanı kulağı duymazların dediği gibi, bütün okulları imam hatipleştirecek miyiz? Varsa öyle bir niyetimiz biz de bilelim” gibi düşüncelerle dalgalandı durdu kafası günlerce.

Bu böyle nereye kadar gidecekti? Şiştikçe şişiyordu Reisin egosu; çevresindeki yalakaları dışında kimseyi dinlemiyor, onlar ise sürekli aldatıyorlardı. Ne liyakate uyan vardı, ne de hak ve adalet kaygısı kalmıştı ortada. Adam kayırma, yandaş besleme almış yürümüştü memlekette. Siyasi ahlak çökmüş, toplumsal ahlak yerlerde sürünüyordu. Halk her şeyi görse de, belki bana da düşer diye suspus olup pusuda bekliyordu. Üstelik bir de cemaatler vardı ki ortalıkta, düşman başına; ne istekleri bitiyor ne de sorunları… İkide bir yırtık şeyden çıkar gibi çıkıyorlar, pervasızca her yere dalıyorlardı. Sanki ülkeyi onlar yönetiyordu.

***

Kız İmam Hatip Lisesine olan ilginin düşük düzeyde kalması umutlandırmıştı Büyük Başkanı. Haklı olduğu ortaya çıkmıştı nihayet. Bir ara İl’e gelişinde bu durumu aktarmışsa da zılgıtı yemişti, hiddetle bakan Reisten. Yalakaları kışkırtsa da bir daha sesini çıkaracak gücü bulamamıştı kendinde. Üstelik seçim sürecine girilmişti; tatsız konuları konuşmanın zamanı değildi.

Kendi kendine söz verdi: Yeniden seçilirse, peşini bırakmayacaktı bu konunun; eninde sonunda dediğini yapacak rüyasını gerçekleştirecekti. Bu işte başına çuval geçireni biliyordu artık. Aynı kişinin en yakın siyasi rakibi olacağı da gün gibi açıktı. Sabırlı olmalı, yeni bir hata yapmamalıydı. O Büyükşehir Belediye Başkanıydı ve elinde kullanabileceği büyük olanaklar vardı; onları kullanacaktı. Ayrıca siyasetin kendine has kuralları vardı; oyunu da kuralına göre oynayacaktı. Bundan böyle zaman lehine çalışacaktı…

Fakat gelişmeler hiç de beklediği gibi olmadı; ibre bir türlü kendinden yana dönmedi. Fısıltı gazeteleri ha bire aleyhine çalışıyordu ve o artık bir “İmam hatip düşmanı!” idi. Çünkü tarihi ve prestijli bir binayı kendine ayırmış, “imajı yükselen” ve davayı en iyi ifade eden okula tahsis edilmesine karşı çıkmıştı. Zaten geçmişinde başka partiler de vardı, döneklik edip gelmişti. Aralarında doku uyuşmazlığı vardı; bu yüzden her zaman mesafeliydi. Aile yaşamı şöyleydi böyleydi!.. Gizli gizli içiyordu da… “Reis olmasa, Büyükşehir’de hizmetli bile olamazdı…” Sonradan dönüş yapmasının bir anlamı yoktu… En yakın rakibi ise güzelim binayı onlara kazandıran İlçe Belediye Başkanıydı ve onların dostuydu.

Yapılan yakıştırmaların doğru olmadığını, aksine bugüne kadar imam hatip okullarına çok yardımı olduğunu, bunu herkesin bildiğini; çıkarılan dedikoduları, kendisini itibarsızlaştırmak isteyen rakiplerinin uydurduğunu söylemesinin ise hiçbir faydası olmadı. Damgayı yemişti bir kere; silinemezdi. Bunu değiştirmenin imkanı da yoktu; su yoluna girmiş akıyordu. Olaya siyasetin şeytanları karışmış, bir çuval incir berbat olmuştu. Her ne kadar Reise itaat edip emrini yerine getirdiyse de, onu ikna edeceğim derken kullandığı ifadeler kendisini ele vermiş, çiziği yemişti. Rolünü çok kötü oynamış ve büyük bir talihsizlik yaşamıştı. Bu yüzden başrolü kaptırmak üzereydi.

En yakınında bulunanlara dert yanıyordu Büyük Başkan: “Ben ki kuruluşundan beri bu partinin içindeyim, bugüne kadar da büyük emek harcadım. Şu başıma gelenlere bakın; beni düşman ilan ettiler, iyi mi? Çalışma arkadaşlarıma mahcup olduğum gibi, kendime olan saygımı da kaybetmek üzereyim. Bana bu yapılıyorsa ve ben vicdan azabı içinde acı çekiyorsam, millet ne yapsın? Muhalif olanların yaşadıklarını ise hiç düşünemiyorum bile…

Oysa ne umutlarla gelmiştik, partinin kuruluş çalışmalarında ne heyecanlar yaşamıştık. Seçim kazandığımıza biz bile inanmakta güçlük çekmiştik başlarda. Her şeye yeniden başlıyor; ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!’ diyorduk. Nankörlük edip geçmişi de ret ettik. Her şeyi değiştirmenin peşine düştük doğru yanlış demeden, sorup soruşturmadan; bir de baktık ki, bütün kurumları darmadağın etmiş, en gözde tesislerimizi ona buna peşkeş çekmişiz. Duble yol, hızlı tren, tünel filan… bunlar iyi hoş da, sanki yolu olmayan bir yere bir kilometre yol mu yaptık? Tren yolu olmayan herhangi bir kente hat mı çektik de havalanıyoruz? Yaptığımız var olan yolların iyileştirilmesinden ibaret. Eh biraz da sağlığa el attık diyelim. Hepsi bu!.. Bunun için bu kadar böbürlenmek vatandaşa diyet ödetmek de ne oluyor? İşsiz vatandaşlarımızın çalışabileceği adam gibi bir fabrika mı açtık? Tarımda, hayvancılıkta üretimi mi artırdık? Her şeyi ithal etmek marifet mi sanki? Anlamış değilim çocuklar! Uçağı uçurmayı becerdik de indirmeyi bir türlü beceremiyoruz. Korkarım çakılacağız!”

***

Bir süre sonra beklenen oldu; Büyük Başkan tekrar aday yapılmadı. Tahmin edildiği gibi yerine aday olarak İlçe Belediye Başkanı gösterildi. Garipseyenler, şaşıranlar oldu, normal, hak ediyordu diyenler oldu; üzülenler sevinenler oldu. Sonuçta siyasetin anlaşılması zor ince hesapları yapılmış, bir karara varılmıştı. Takdir Reisindi, tartışılmazdı. Seçim sürecine girilmiş adaylar görücüye çıkmıştı; aykırı sesler sustu veya susturuldu. Bu aşamada pişmiş aşa su katmanın alemi de yoktu zaten…

Sonuç şimdiden belliydi; adaylarının kaybetme şansı yoktu. Yeni adayla bir kez daha seçim kazanıldı ve İlçenin eski Belediye Başkanı Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Hayırlara vesile olacaktı inşallah!..

Beklenen ilgiyi görmeyen ve sadece 63 öğrenciyle eğitim öğretim yılını tamamlayan Merkez Kız İmam Hatip Lisesi devam edemedi, o yıl kapatıldı. Kimsenin ağzından da tek kelime çıkmadı, iyi veya kötü. Sanki böyle bir okul hiç açılmamış, Büyük Başkan düşmanlıkla suçlanmamış, hakkında olmadık dedikodular yapılmamıştı. Yine de ne olduysa ona olmuş, altındaki koltuk kaymış gitmişti, başına bu çorabı ören rakibinin altına. Muhalefetin yapamadığını partili yandaşı yapıvermişti. Tarih böyle bir oyunu bir daha yazar mı bilinmezdi.

Boşalan tarihi bina şimdi ne olacaktı? Herkes merakla bu sorunun yanıtını bekliyordu. Oysa yeni Başkan hamlesini yapmıştı bile: “Mademki, Kız İmam Hatip olmadı o zaman bina belediyeye geri verilmeliydi! Binanın restorasyonu, Belediye Başkanlığı ana hizmet binası olarak hizmet vermek amacıyla yapılmamış mıydı? Yapılmıştı. O zaman aslına dönülmesinden daha doğal ne olabilirdi?..

Bu gerekçelerle Büyükşehir’in yeni Başkanı yazışmalarını yaptı. İlin Vali’siyle, ilgili Bakan’la görüşerek, İl Milli Eğitim Müdürlüğünün karşı ataklarına rağmen binaya tekrar sahip oldu. Sonra da gitti, hiç utanmadan, sıkılmadan güle güle oturdu, iyi mi? Söyleyecek iki lafı boşuna aradı durdu millet, bulamadı; çünkü ona da ağzını açıp seyretmek düşmüştü… Reis bile aldatıldığıyla kaldığına göre…

Eski Başkan ise haklı çıktığına mı sevinsindi, yoksa koltuğunu kaybettiğine mi üzülsündü?.. İki kapı arasında kaldı bir süre, sonra da öfke ve sevinç arasında garip bir gülme tutturdu ki yanındakiler korktu. Bir yandan da, “Şimdi de şu burnundan kıl aldırmayan Milli Eğitim Müdürü versin bakalım, dönüp dolaşıp belediyeye kalan bir bina için bu kadar boku neden yediklerinin yanıtını” diyerek laf sıkıştırıyordu kahkahalarının arasına, tatlandırıcı niyetine. Celal Ulusoy

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir