Uygarlık

Müslüman Türk’ün Aydınlanmaya Bakışı

Cengiz Aldemir

Cengiz-Aldemir-İsimlik

 

Sosyolojik anlamda kültür, millet denilen toplum tipiyle bütünleşmiştir. Millet tarihi gelişmelerin mahsulüdür. Atatürk’ün millet tarifi çok sade ve pratiktir. “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkına Türk Milleti denir“. Biraz ayrıntıya giren Atatürk‘e göre bir cemiyete millet diyebilmek için, tamamen ve kısmen bir arada bulunması gereken şartlar:

1- Siyasi birlik,

2-Dil birliği,

3- Vatan birliği,

4- Ahlaki yakınlik,

5-Tarihi yakınlıktır.

Fakat ona göre her millet ayrı mütalaa edilebilmektedir. Bu unsurlar tahlil edilebilir. Bazısının yerine diğeri geçebilir. Mesela tarihi yakınlık, coğrafi kültürel birlik ırkı aşabilir. Fakat vazgeçilmeyecek unsurlar vardır. Millet zannedilen ve millet kabul edilen birçok toplum Atatürk‘e göre millet değildir. Ancak Türk Milleti bütün şartları taşıyan bir millettir. İlmin ve tarihi tecrübenin verileri, milletimizin yapay olmadığı yolundadır. Milletin ve bununla ilgili bütün konuların din ile problemleri henüz bitmemiş, daha yeni başlamış olmasına rağmen, şu ana kadar milletin zorla ve dayatmayla olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat bunun böyle olması problemlerin olmadığını göstermez.

Öncelikle “millet tabii bir olaydır” biyolojik benzerliklerden kaynaklanan dil, mesken, din ve kültür gibi nitelikli bir takım özelliklere dayanır ve bunlarla tanımlanır. Sonra kendi kendini tayin etme hakkı bunu tamamlar. Bir millette birlik meydana getirmeyi sağlayan genel amiller din, örf ve adetler ve özellikle dildir. Cemiyet kavramı ile millet kavramını eşleştiren, başka bir deyişle yer değiştiren Ziya Gökalp‘e göre bugün insanlık kendi ifadesini millet kavramında bulmaktadır. Her kavim, millet olmaya çalışan milliyettir. Fakat her kavim millet olamamıştır. Millet olmanın şartları vardır. Bu şartlar oluşmamışsa ve gerçekleşmemişse kavim, etnik grup olarak ancak bir milletin unsuru olarak kalır. Sanayii çağında milli kültürler (Ernest Gellner buna üst kültür ifadesini kullanıyor) etkin bir biçimde varlıklarını sürdürebiliyorlar. Halk kültürleri ve küçük gelenekler ancak dil folklorunu koruyan toplumlarda suni bir biçimde yaşayabilir. Milletin tarifleri şu şekilde sınıflandırılabilir:

1- İradeden yola çıkan kültür tanımı: Millet, bir topluluk halinde olmayı kendi iradeleri ile seçen gruptur. 2- Ortak kültürden yola çıkan tanım: Milli kimliğin ortak kültürle ifade edilebileceğini savunan tanım. Bu iki yol tıkanırsa üçüncü yol şudur:

1- “Milliyetçilik, milleti ortaya çıkaran fikirdir.” Düşüncesini savunan tanım: Fakat bu da suni bir ideolojik buluş değildir. Ancak, eski medeniyetler kurmamış İç Afrika gibi ilkel toplumlardan çağa uymak isteyenleri izah edebilir. Bir çok toplumsal şekil ve safhaları geçirmiş ve medeniyet kurmuş ileri toplumlar geçirdikleri gelişmelerle özellikle sanayileşme ile, sürecin bu noktasın da millet şeklinde sosyolojik yolla şekil almışlardır. Nurettin Topçu bunu ilahi irade süreci ile açıklamak ister.”Allaha yönelen insan iradesinin dinlendiği duraklardan birisi millettir. Milletin oluşumunu takip eden gerçek, ruhumuzdaki millet idealinden doğdu. İdeal gerçeği meydana getirdi “der. Fakat oluşan gerçek biçimdedir. Özü tarihle birleşmiştir. İdeali yaratan odur. Geçmiş bizim karakterimizin sanatçısı, şuurumuzun yaratıcısıdır. Geçmişin bittiği yerde millet biter, insanlık biter. Milleti tarihten ayırınca sürü kalır.

Millet oluşumunda iki önemli şey dil ve tarihi geleneklerdir. Ernest Renan‘a göre milletin bir toplumsal sermayesi vardır ki geçmişidir. O sermaye şimdiki toplu ilkelerle zenginleşerek devam eder. Milletlerin varlığı hürriyetin teminatıdır. Dünyada tek hâkimiyet ve hükümdarlık olsaydı, hürriyet yok olurdu. Önümüze hürriyetle beraber, kimlik meselesi çıkar “Kimlik” sosyolojik farklılıkların ifadesinden doğar. Yani,

1- Cinsin kimliği, cinsin tabiattaki yerini ifade eder.

2- Toplum kimliği kültürdür.

3- Ferdi kimlik ikisinin birleşmesinden oluşan şahsiyettir.

Şahsiyet, mensubiyetle bilinir. Çocukluktan yetişkinliğe doğru bu mensubiyet halkası gittikçe genişler, ama hiçbir zaman belirsiz kalmaz. Metafiziğe en fazla açılmış bir zihin için bile şahsiyet ve mensubiyet arasındaki ilişki kaybolmamıştır. En büyük insancıl şahsı yurdundan uzaklaştırınız yine de yakın çevresinin hasretini çekecektir. Şahsiyette, kendini idrak asıldır. Kendini idrak, karşısındakini idrakten daha öndedir. Tersi olursa; hele kendini idrak sıfır olursa, idrak ettiği taraf içinde eriyecektir. Kendimizi idrak akıl ve tecrübe esiri olan ilim ve teknolojiye ve gelişmelere engel teşkil etmez. İlaveten düşmanların kuracağı pusuları öğrenmemize yardımcı olur. Bu nokta Türk kimliğinde, Osmanlı’dan geçiş sürecinde, bir gelişme göze çarpıyordu.

TÜRK KİMDİ?

Türk kimdi? Kültür ve medeniyetin önemli derecelerine yükselmiş bir ırk, bu pınardan geçen kavimler topluluğuydu. Fakat Türk; tarihin ve sosyolojinin belirlediği gerçeklere uygun olarak kavmin özelliğini aşmış ve daha büyük bir kimlik haline gelmişti. Ancak bazı aklı evveller “Osmanlı” diye millet üretmeye kalktılar. Mithat Paşa gibi Öztürkler bile bunun cazibesine kapıldı ve içinden çıkılmaz bir işe girişildi. Müslüman Türk’ten başkası da bu unvanı benimsemedi “Boşuna efendi! Ben de Osmanlıyım. Lakin Osmanlı bankası kadar Osmanlıyım.” diyordu. “Kapalıçarşıda bir Hristiyan’a” demin burada kaç kişi vardı diye sorsak: “Bir Rum, bir Ermeni, bir de Osmanlı vardı.” derdi. Seksen senelik bir laf olan Osmanlılık siyaseti, mütarekeden sonra bütün çehresiyle sırıttı, şimdi hatırlanması daha da gülünçtür. Çok unsurluluk ile kimlik arasındaki problemler günümüzde de vardır. Fakat millet olma, kültür birliğinden dolayı eski tip çok unsurluluktan çok farklı bir mana kazanmıştır. Daha kolay ilerlemeyi fazla unsurlu olmamada arayanlar da vardır. Bunlar Osmanlı’nın çöküşünü etnik grupların çokluğu ile açıklamak istemişlerdir. Milliyet şuuru, imparatorlukların dağılmasını kolaylaştırdı. Esasen halktaki milliyet şuuru; askeri imparatorluklarla, evrensel dinlerle, iktisadi girişimlerle geniş dil ve edebiyatlarla silinmemiş; toprağın altına gömülmüştü. Yok olmamıştı. “Milli şuur, ferdi şuur gibidir. Ona zorbalıkla uzanan eller hakka ve hürriyete tecavüzdür.” Milliyet fikri, fertlerin mensubiyet şuurudur ve bu yönde teşekkül eden milli benliklerin idrakidir” diye düşünülür.

Genel olarak; millet fikrini tenkit edenler bile, onun temel psikolojik yapısını reddetmiş ve milleti şöyle tanımlamak istemişlerdir: “Millet sosyal bir varlık olarak kendiliğinden bir nefis iradesidir. İnsan ilişkilerinin tabii düzenlemesidir ki, bu suretle insanlar işbirliği içinde hayat ideallerini geliştirebilirler. Siyasi maksadı, nefsi muhafazadır. Bu muhafaza için millet ve milliyetin mutlak şart olup olmadığı tartışması bir yana, onun tamamladığı şüphesiz olan diğer boyutu karşımıza çıkar. Bu, devlettir. Hegel‘e göre; tarihte millet olarak var olabilen halklar, daima bir devlet egemenliği kuran halklardır. Diğerleri tarihsiz milletlerdir. Bir halk kitlesi, devletini kurduğu zaman millet olur. Milleti olmayan insan gölgesi olmayan bir insan gibidir. Bu kişi tanımazlıktan gelinir. Bilinen kategorilere aykırı düşmekte ve tepki uyandırmaktadır. Her etnik grup millet olamayacağına göre, millet kendi şartlarına göre oluşmuştur. Onu çağdaş olarak meydana getiren unsurlar kültür, şartlar ve sanayileşmedir. Ortak kültür bir milleti tanımlayan unsurdur ancak, çağın gereği, bu ortak kültürün evrensel okuryazarlık gibi öncelikleri bir kültür olmanın zorunluklarındandır. Bir milli kültür, ortak bir kültürle tabi sosyal birim haline gelmekte, onun siyası koruyucu kabuğu devlet olmadan, varlığını sürdürememektedir. Millete ait olan kültüre milli kültür, hâkim kültür diyebiliyoruz. Buna göre milli kültür, belli sosyal ve türdeş tipe ait kültürdür.

TÜRK MODERNLEŞMESİ

Türkiye Cumhuriyeti üst kültür anlayışına değil, ama milli kültür şuuruna sarıldı. Bu şuur, Batı’da olgunluğunu bulmuştu. Devrimcilere göre; kabile ve kavmiyet hissinin milliyet hissine yükselmesi, Doğu’da değil Batı’da meydana gelmişti. Gerçi çok önceleri, mesela yedinci yüzyılda, Çin esareti Türkler’de milli bir şuur doğurmuştur. Fakat bu şuur asırlarca uyuşturulmuştu, hem de çağımızın modern ve ideolojik manasını ifade etmiyordu. Devrimciler yeni fikri çok kolay kabullendiler. “Uzak diyarlardan getirdiğimiz, bizi hakiki saadete, asıl gayeye götürecek en rahat yol yıllardır özlediğimiz milliyet yoludur. Biz onu bulmak için çok çile çektik” diyerek Türk aydınlanmasının, Türk modernleşmesinin, Türk Rönesans’ının bu olduğu savunuluyordu. Atatürk’e göre tarih, olaylar ve gözlemler; insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hâkim olduğunu göstermiştir. Milli benliğini bulmayan milletler başka milletlerin avıdır. Meseleyi sosyal hayatın tahlillerine çekersek, milliyetçilikte üç temel boyut olduğunu görürüz:

1 – Duygu Boyutu: Bu boyut biz şuuru ve diğerlerini ötekileştirerek sonuçlanır. 2- İdeolojik Boyut: Millî duygu zayıfsa güçlendirirler. 3- Toplumsal Hareket: Bu da milli devletle sonuçlanır. Tarih ve kültür birliği bunların hepsinin ana rahmidir. Boyutlar ve unsurlar tek başlarına milliyetçiliği ifade edemezler. Teker teker ele alındığında sakıncalar doğabilir. Toplu ve savunma hareketi evrensel olduğu halde, milliyetçilik sadece ideoloji olursa başka ideolojilerle çatışır. Sırf duygu boyutuyla ifadeye kalkıldığında akılcılıktan, ilim ve teknolojiden, çağın gerekliliklerinden mahrum bir yöne götürebilir. Irk ve kavim zemini milliyetçiliğe hâkim kalınarak kılınarak bu yönde aşırıya götürüldüğünde veya her şeyin önüne geçirildiğinde insanlıkla ve dinle çatışabilir. Milliyetçilik, siyasi birim ile milli birimin üst üste çakışmalarını ön gören siyasi bir ilke halinde belirmiştir. Siyasi olup, sonuçta gerçekçidir. Zaruri hatta normal şartlarda o; temsil ettiği benlik için, onu aşanlar için yapıcıdır. Fikirlerin suni bir sonucu değildir. İnsanoğlunun şuuru, yanlışlıkla sınıflara ya da milletlere bölünmüş olmaz. Bir olgu olarak, bir dizi toplumsal şartın içinde vardır.

MİLLİYET BİLİNCİ

Düşünce olarak da milli çıkarlar ve milli değerlerin korunması üzerine kurulmuştur. Aynı zamanda insan hayatının daimi bir parçası olan vatanseverliğin çok belirgin bir türüdür. Hiçbir şey milliyetçiliğin önemsiz olduğunu işaret edemez. Gizli bir buluş da değildir. O, bir toplumun zedelenmiş gururuna karşı tepki olarak da belirir. Fakat tepki hareketinden ibaret değildir. Çünkü tarihi kökü vardır, benzeme ihtiyacı vardır. Türdeşliğe duyulan ihtiyaç milliyetçilik olarak yansımıştır. Milliyetçilik kasten, kültürel bir kudret ihtiyacı içinde türdeşliği kabul ettirmiş değildir. Ama Yahya Kemal‘e göre halk çocuk gibidir. Yaşını başını almış insanlar dahi daha hareketli bir şekilde ailesini sever, lakin heveslerine, oyunlarına, eğlencesine bir daldı mı; tamamıyla unutur, kayıtsızlaşır. Bu bakımdan tabii duyguya bırakılmamış, bir ideoloji hatta bir siyaset gerekmiştir.

Fakat her halükarda suni bir icat değildir. Nurettin Topçu‘ya göre “Milliyetçiliği, birilerinin kafasında doğduğunu yani yukarıdan telkinle ortaya çıktığını ifade edenler, milletten ve tarihten habersizlerdir” Kültürle siyaset örtüşmüştür. Milliyetçilik siyasetle bütünleşmiştir.

Çünkü o geleneğe uyum konusunda seçicidir, akılcıdır. Olanın ötesinde bir meşruiyet temeli vardır. Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Avusturya ve Macaristan Türkiye’yi mağlup etmek için milliyetçi fikirleri teşvik ettiler. Fakat sonuçta milliyetçiler, onu kendi çıkarları için kullanan ülkeleri mağlup etti. Geçmişte kültürle siyaset pek çakışmazdı. Yöneticiler kimliklerini, kendilerini aşağı tabakadan ayrı tutarak; yönetilenler ise aynı düzeydeki komşulardan farklı göstererek tanımlarlardı. Fakat milliyetçilik hiyerarşinin en üstü ile en altını bir araya getirmiştir. Milliyetçilik insanı esas almıştır. Irkçılık ise hem kendi içinde kapalı kalma nin başta gelen müsebbibi, hem de milliyetçiliğin baş belasıdır. Irkçılık psikolojik gücünü mitoscu felsefeden almıştır. Onu kültür meselesine, toplumda ki ahenge uygun olarak milliyetçilik şeklinde terbiye edebilmek gerçeğine dayanmaktadır.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ

Bilinen odur ki; kendine dönük şuurlandırmak etnik gruplarla sınırlı ise, yapılan ırkçılık olur. Kendisi ile ilgili şuurlandırmak istenen millet ise milliyetçilik olur. Millet, kültür bütünlüğü olduğu için ırkçılıktan ayrı bir yol izlenir. Bu demektir ki; millet anlaşılmadan ve kabul edilmeden milliyetçilik anlaşılmaz ve kabul edilemez. Değişik şekilde aşırılık, milli şuur için harcanan çabalara rağmen yabancı kültürlerin ve emperyalizmin zaferini kolaylaştırmaya yarar. Hatalar azaltıldığı, aşırılıklar giderildiği takdirde Türkiye’de gelecek şansı olan fikirlerin akımı Türk Milliyetçiliği‘dir. Kültür ve millet gerçeği bizi milliyetçiliğe götürür. Ama bir de medeniyet meselesi vardır. Türkiye için medeniyet meselesi; millet gibi, kültür gibi hayati bir meseledir.

 “CİVİLİZATİON”

Kültür ve medeniyet farklı ise, milli kültürümüz bozulmadan Batı medeniyetine nasıl girebileceğiz? 18. ve 19. yüzyılda bugünkü manalarını kazanmış olan kültür ve medeniyet, bazen aynı bazen farklı manalarda kullanılmış ama aralarında hep kavram mücadelesi olmuştur. İkisinin de de 100’den fazla tarifi yapılmıştır. Bu tariflerden ziyade, kendi değer yapılarımıza göre yorumlamakta fayda vardır. Medeniyet kelimesi büyük kültürde şehirleşme anlamındadır. Arapça mealinde (şehir) kelimesinde medenilik yani şehircilik kavramı üretilmiştir. Batı dillerindeki “Civilization” da Latince’de Civitas (site şehir) kelimesin den gelmektedir. Yunanca’da ise Polis’in karşılığıdır. Her iki dil grubunun anlam hedefi sosyolojik anlama uymaktadır.

Çünkü siteler (Medineler) ilk cemiyet örnekleridir. Medeniyet; cemaat tipi topluluktan, cemiyet tipi topluluğa geçiş anlamı kazanmıştır. Ancak, kültür ikisinde de vardır. Sadece genişleme ve unsurların sıra değiştirmesinden, zihin üretimi ve insan davranışının tabiata yakınlık uzaklığından bahsedilebilir. “Kültür, ziraatı akla getirir. Medeniyet, şehri hatırlatır. Kültürün üretilebilmesi ve diğer insanlara aktarılması için ilk elde de olsa bir tekniğe, bir eğitime gerek vardır. Medeniyet, köylünün kulübesinde başlar. Ama çiçeğini ancak şehirlide verir. Medeniyetin iktisadi, biyolojik, sinai, siyasi, ahlaki, dini, ilmi ve estetik temelleri vardır. Medeniyet, kültürel yaratmayı harekete geçiren sosyal bir düzendir. Medeniyet kavramı bir teşkilatlanma, düzenleme kavramı eklendiği için tartışmaya neden olmaktadır. Gerçekte medeniyet de kültür gibi bir kazanımdır. İnsan kültürlü olarak doğmadığı gibi, medeni olarak da doğmaz. Hayvanlar gibi her şeyi içgüdüleri ile taşımaz ve nakletmezler. Hayvanlar sahip oldukları özellikleri verasetle kazanırlar. Kültür verasetinin kanunları ise biyolojik vesayetten farklıdır. Medeniyete gelince karmaşık bir mirastır. Sayısız farklı kültürlerin sentezidir. Kültür veya medeniyet çoğul kullanıldığında özel, genelin üzerinde zafer kazanıyor. Bir anlamıyla medeniyet tabii halin, tabiatın uygun ve orada başlangıç halinde yaşamanın karşıtı olarak bir durumu anlatıyor. Böyle alınan medeniyet ile kültür. Aynı şey olur. Her medeniyetin bir şekli bir de muhtevası vardır. Şekli genel, müşterek veya milletlerarası olan kısımdır.

“MİLLİ TERBİYE”

Muhteva da özel, mahalli ve milli olan unsurlardır. Bir medeniyete dâhil olmak, onun yalnız şeklini almak ve zaten kendisin de mevcut olan muhtevayı o şekle ilave etmek demektir. Dikkat edilirse bu tarzdaki yorumlar gitgide bizi kültür ve medeniyet ayrımına götürür. Ziya Gökalp de benzer yorum yapmıştır. Atatürk de teorideki tartışmaları, çelişkileri uygulamada çözmek istiyordu. “Milli terbiye programından bahsederken; eski devrin hurafelerinden, fıtri özelliklerimizden, yabancı fikirlerden, Doğu’dan ve Batı’dan, gelen bütün tesirlerden tamamen uzak, milli seciye ve tarihle uyumlu bir kültür kastediyorum. Milli irfanı yüceltmek en büyük emeldir.” diyen Atatürk, mutlak batı kültür ve medeniyetinden bahsediyor, hem başka kültürden aktarılacak evrensel bir anlayışa karşı görünüyordu. Ne teorik, ne de uygulamada çelişkiler çözülmüş değildi. Rene Guenos‘un düşünce anlayışına kapılmış gibi görünüyorlardı.

Rene Guenos der ki: “Düşünce ifade etmekten ziyade, düşünce boşluğu kullanılan, kalabalıkları etkilemeye elverişli maşeri telkin denilen faaliyeti ifa eden, medeniyet ve ilerleme gibi kavramlar çağdaş yöneticilerin kullandıkları formüllerin hazırladığı tezgâhta çok önemli rol oynar.” Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi “Çağdaş ülke seviyesine çıkacağız” derken “fakirlikten ve ezilmişlikten kurtulacağız” denmek isteniyordu. Türk Milletinin de yüksek bir kültür sahibi olduğunu ilan idi. Bunda, medeni alem denilen Batı dünyasında Türkler hakkındaki olumsuz fakat haksız görüşlerin rolü de olduğu açıktır. Fakat ne fakirlikten kurtulmanın psikolojik ve sosyal alt yapısında, ne Batılıların bizim hakkımızdaki haksız yargıları meselesinde kalınmış, batılılaşma, milliyetçilik arasında uzlaşmaz görüşler ne kadar teorik yorumla giderilmek istenirse istensin kendi ülkemiz ve dünya gerçekleri ile milletin varlığı arasındaki ilgi gündemden kalmayacaktır. İslâm dini bir hayat dinidir. O nedenle ümmetin tek doğrusudur. Demek suretiyle, Türk Milletini ve Kültürünü bu yönde şuurlu hale getirmiştir. Cumhuriyetin ilk kuruluş yıllarında Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan yazıda “Daima Müslümanca ve Türkçe düşünmeliyiz ki hakikate ulaşabilelim. Bize Frenkçe düşünme yaramaz” deniliyordu. Ama daha sonraları Ziya Gökalp‘ın Türkçülük-İslamcılık-Batıcılık (sonra çağdaşlık) üçlü temeline karşı Cumhuriyet Türkçülük-Batıcılık şeklinde ayıklanan iki temele oturtulmuştur. Altı çizilen hep Türkçülük olmasına rağmen, Türk kültürünün birçok alanında Batıcılık ağır bastı. Milli bağımsızlık ve milletleşme ile Batılılaşmanın birbirine zıt olmadığı, ikisi arasında ilişki olduğu, bunun kilidinin toplumsal devrim kavramında bulunduğu söylendi. Ama bu metot ve tecrübelerden istifade manasında, olması gerekirken, mahiyet birlikteliğinde arandı.

Oysa medeniyet bir bütünlük meydana getirmez. Ziya Gökalp diyor ki “Milletler medeniyet itibariyle benzerliğe doğru gidiyorlar. Fakat kültür itibariyle birbirlerinden uzaklaşıyorlar.” O halde milletlerarası olmayı medeniyette, milliyeti ise kültürde aramayı; Cumhuriyetçiler kabul etmediler. Bunu sistemin bütünlüğü içine almadılar. Formülü, tarihe fazla bağlı buldular. Ona göre “Hiçbir devrim örneğini maziden almaz. Vatan, millet, milliyet ve yenileşme fikirleri büyük sanayi devriminin eserleridir. Türküm ve Avrupalıyım demek yeterlidir.” Mümtaz Turhan‘ın dediği gibi “kavramları ayırt etmesini bilmeyen aydın ve fikir adamları milli ve dini değerleri ilim ve medeniyet adına mahkûm ederken; ne ilme, ne de medeniyete önem vermişlerdir. Türk milleti en az 3000 yıllık edindiği kazanımların özünü ihtiva eden malzemeye sahiptir. Bunlara hiçbir şey katmamış olsa bile ki; ilmen aksi sabittir, yine de medeniyetsizlik ve kültürsüzlükle itham edilemez. Cumhuriyet adını Türk’ün çok eskiden medeni olduğunu söylüyor. Sonraki birikimleri çıkarıyor. Türk için işi batı medeniyetinden başlatmak istiyordu. Hâlbuki medeniyet bir bütündü ve birikimdi. Türk halkı onları sabırla seyretmiştir. Türk halkı hakiki medeniyet hamlelerine karşı ciddi bir direniş göstermemiştir. Onun direnişini ancak Türk örf ve adetlerine lüzumsuz müdahale edildiği zaman görüyoruz. Bu, bütünlüğü ve bağımsızlığı bakımından çok sağlıklı bir tepkidir. Medenileşmekle menfi bir ilişkisi yoktur. Ziya Gökalp‘e göre; “Her kavmin iki medeniyeti var dır. Resmi medeniyet ve halk medeniyeti. Halk medeniyetinin kaideleri yazılı değildir. Ağızdan ağıza geçen geleneksel medeniyettir.” Başka kavimlerde resmi medeniyetle, halk medeniyeti açıkça ayırt edilemez. Türkler’de ise ayrılık göze çarpar. Çünkü yabancı milletlerin müesseselerini aktarmaktan hoşlanmamışlardır. Gökalp doğru söylüyordu.

İSLAMCILIK-TÜRKÇÜLÜK-BATICILIK

Milliyetçilik ve Batılılaşma cumhuriyetten önce başlamış, cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. İslamcılık-Türkçülük-Batıcılık şeklindeki üç görüşten ikisi Cumhuriyetçilere kalmıştı. Milliyetçilik ve batıcılık arasında yakın ilişki kuruluyor, yorumlar yapılıyordu. Gerçekte ise alıcı ve verici kültürden farklı birşey yoktu. Temelde bazı gerçeklerle beraber bir de aşağılık duygusu vardı. Bu yüzden tavizkâr davranıldı. Verici kültür planlı ve hesaplı teşkilatlanma yürütürken, alıcı kültür aşağılık duygusundan kurtulmak için her türlü tavize hazırdı. Kültür değişmelerinde taklit edilmekte olan medeniyete karşı duyulan kompleks arttığı oranda yerli kültürün bazı sahalarında pasif mukavemetin de azaldığı, körü körüne yeniliklere ve köktenciliğe eğilimli zümrenin kuvvetlendiği, tarafların çoğaldığı görülür. Model medeniyete duyulan hayranlık, yayılan ve derinleşen aşağılık duygusunu kaçınılmaz kılar ve taklit gittikçe artar. Gerçek Milliyetçilik ise yabancılaşmayı kaldırır. Çağdaşlıktan mahrum edilmiş bir milliyetçilik nasıl yobazlık biçimine girerse, milli çıkarlardan mahrum edilmiş Batıcılık da ihanet biçimine girer. İkisi de büyüklük hastalığı ve aşağılık kompleksi karması bir durum arz ederek tehlikeye yol açar.

Moda haline gelmiş Batı medeniyetçiliği ve sahte milliyetçilik devrimcilikten uzaklaşmış, değişikleri gerçekleştirme yolunda sapmaya yol açarlar. Direncin azalmasına, körü körüne yenilikçiliğe, modele duyulan hayranlığa ve aşağılık duygusuna yukarıdan “zorla kültürleşme” eklenince durum daha da olumsuzlaşır. İlerlemek için kültürleşme, model medeniyetçiliğe göre zorunludur. Milliyetçilik ve Batıcılığın en olumsuz yanlarından birisi de musiki meselesidir. “Musikimizi dünyaya anlatabilmek için bizim milletçe bu günkü medeni dünyanın seviyesine yükselmemiz gerekir derken medeniyette yükselmek, yine sonuçta kendimiz, kendi değerlerimiz, sanatımız için olacaktır” manasına geliyordu.

Fakat oluşturulan ise farklıydı. Gerek aynen tekrarlanarak, gerek adaptasyonlarla, Türkiye’de yapılan iki tür müzik çalışması, Batı müziğinin yaygınlaştırılması için tespit edilen zorla kültürlenme siyaseti olmuştur. Bu siyasete göre; yaratıcı unsur Batı toplumunun fertleri tekrar eden ise bizim toplumumuzun fertleridir. Türk milleti Batı olarak kabul edilen bütün milletlerin müzik siyasetlerinin hizmetçisi olmaya tutsak edilmiş; Batı’nın müzik şubesi ve pazarlama alanı haline gelmiştir. Bu olumsuzluklar ve sıkıntılar, “Kültür ve medeniyet aynıdır” deyip medeniyeti değiştirirken aynı zamanda kültürü değiştirme hevesinden doğmuştur. Kültür ve medeniyetin aynı oluşu bize ait bir birlik içerisinde anlaşılmalı. Model kabul edilen medeniyetin kültür-medeniyet birliği hedeflendi. Kültür ve medeniyetin birliği kültür değerler sistemi ve inançlar, örfler ve adetler, olarak alınmayıp bilgi, teknik ve vasıtalar olarak alınmakla sağlanıyor. Yukarıda sayılanlara başka bir ad da verilmiyordu. İlmin ve medeniyetin unsurları ile kültürün unsurları, Ziya Gökalp‘teki sosyal hayat manasında değil; kendiliğinden, nitelik ve özellik manasında birleştirilmişti.

TÜRK MEDENİYETİ

Ama orta yerde yine biz kaldık. Ziya Gökalp ve Mümtaz Turhan‘ın dediği gibi Batı medeniyetinin unsurlarını benimsemek mümkündür. Modernleşmeyi de böyle kabul edebiliriz. Zira bu medeniyetin akli münasebetlerini ihtiva eder. İlim, teknik ve hürriyet unsurlarını taşır. Fakat bir kültür olarak Batı kültürünü benimsemek yanlıştır. Medeniyetin önemli bir unsuru olan ilim ile başkalarından bilgi alabiliriz; ancak mizaç ve karakter alamayız. Türkiye Cumhuriyeti, kültürde devrim yaparak onu Batıcılıkla birleştirmek istedi. Yanlışlık, mutlak medeniyet anlayışından ileri geliyordu. Eğer medeniyet tek çizgi halinde sürüp gelmemişse ve Batı’da görülen kültür malzemesinden ibaret değilse, bir “Türk Medeniyeti” de vardır.

Batı medeniyetini incelemeden, olduğu gibi kabul söz konusudur. Bizim onunla ayrı bir medeniyet olarak alışverişimiz olabilir ve bu alışverişten büyük faydalar sağlamayı bekleyebiliriz. Cumhuriyet seçkinleri ise tek medeniyet fikrine kapıldıkları gibi aynı saymak istedikleri kültürün de yüzünü tek ve evrensel medeniyete çevirmişlerdir. Günümüzde, gittikçe tek medeniyete doğru gidildiği düşünülebilir. Toplu teknik ve iktisadi imkânların, insanları benzerleştirdiği söylenebilir. Caddeler, fabrikalar, evler, eşyalar aynı. Teknolojinin saltanatı yüzünden milli ayrılıklar azaldı. Milli farklılıkları hesaba katmazsak, bunlar doğrudur.

Bu tavrımızda kendini korumak isteyenler mağdur olacaktır. Çünkü; dünya ve ahiret görüşleri, insan ve eşya anlayışları, örf ve adet farklılıkları diğer hükümleri teknik imkânlardan yararlanılarak mahkûm edilmiştir. Sekülerleşme artmıştır. Bir taraftan da din hem kültür, hem de medeniyet dışına atılarak sekülerleşme pompalanmaktadır. Batı, ferdin zaferini kolektifin çöküşünde bulmuş; ferdileşme ve evrenselleşme bunun için eşdeğer tutulmuştur. Türk aydınına göre milletlerarası hayat, toplumsal dine daha fazla düşmandır. İslam’da ise fert ile millet ve ümmetin birbirleri aleyhine zafer kazanması diye birşey yoktur. Fert evrenseli temsil eder. Bu doğrudur ancak, kendi kültür, inanç ve ideal kültür sistemi bulunarak temsil eder. Mevcut medeniyetin, sayısız kültür ve medeniyetlerin sentezi olması, evrensel kültür anlamına gelmez. Topluluğa giren alanlar tek kültürü ifade etmez. Evrensel kültür olmaz, evrensel dehalar vardır ve evrensel din olur. İki çeşit medeniyet üzerinde duranlar olmuştur. Biri İslam medeniyeti, diğeri bunun dışında kalanlar… İslam’ın dışında kalan medeniyetler farklı şekilde görünseler de anlaşabilirler.

MEDENİYET KAVRAMI NASIL ANLAŞILMALIDIR?”

Medeniyeti sırf zihniyet olarak alan bu ve benzeri görüşler, “Medeniyet kavramı nasıl anlaşılmalıdır?” sorusuna tatminkar cevap verebildiği ölçüde haklılık kazanır. Günün birinde Müslümanlık, mevcut medeniyetin maddi ve şekli, hatta bazı fikir unsurlarını devam ettiren Batı dünyasını içine alırsa bu görüşlerin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Türkiye Cumhuriyeti, din ile medeniyet ilişkilerine asla inanmadı. Gittikçe yumuşama olmakla beraber hâlâ bu fikre yanaşmamaktadır. Cumhuriyetin ilk kadroları için ileri ve geri kavramları çok önemli oldu. Üretim araçlarından ileri geri kavramlarından bahsedilebilir ama kültürün de içine sokarak bir medeniyetin, diğerine üstünlüğü hakkında hükümlerimiz çok değişkendir. “Çağdaşlaşma süreci ancak bağımsızlığına kavuşmuş bir toplumda başlayabilir” hükmünü, sömürgeci toplumlar için kabul etmek mümkündür. Fakat bugün biliyoruz ki milletleşmeden hatta bağımsızlığını kazanmadan çağdaşlaşmaya katılan sosyal gruplar vardır. Esas mesele kimlik sorunudur. Kimlik sorunu toplulukların başta gelen sorunu olmaktadır. Bağımsızlaşmış ve milletleşmiş toplumlarda da kimlik sorunu da dâhil, çeşitli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bugün Batılılaşma veya modernleşme süreçlerinin tekdüze kültür oluşturması yönündeki hâkimiyetine dikkat etmemiz gerekir.

Amerikan sosyologlarının da katıldığı yapıcı modernleşme yanında, yıkıcı zarar verici modernleşmeye dikkat çekilmektedir. Bundan hareketle, Cumhuriyet aydınlanmasına bakacak olursak, Atatürk, başlangıçta din ile medeniyet arasında ilgi kurmamıştır. Aksine, “birbirine zıttır” düşüncesinden hareket etmiştir. Fakat 1930‘lardan sonra Atatürk‘ün fikirlerinde değişmeler olmuştur. Ruşen Eşref Ünaydın‘ın bir hatıra yazısından, Atatürk’ün, maddi potansiyelimiz yerinde olduğu halde manevi potansiyelimizin bataryalarının boş olduğundan şikâyet ettiğini öğreniyoruz. Atatürk okuduğu Fransızca bir tarih felsefesi kitabını göstererek Ruşen Eşref‘e diyor ki, “Birden bire düşündüm, laiklik dedik din ile ilişiğimizi devlet olarak kestik. Cumhuriyet rejimimizi tehlikeye düşürmemek için saltanat devrini kötüledik. Latin harflerini aldık, yeni nesilleri, binlerce yıllık geçmişin hazinesinden yoksun bıraktık. Biliyorsun bunları yapmak zorundaydık. Batı’nın bir parçası olmak gerekliydi ama ya açılan çukurlar… Bunlar yaptıklarımızı tehlikeye düşürür. Bugünün meseleleri değil elbet bunlar… Biz, yüz sene sonrasını bugünden düşünmek zorundayız. Türk soyu ve Milleti ile değerlerini tarihin tozlu raflarından indirip ortaya koymalıyız. Medeniyetimizin dünya uygarlığına katkısını, yer altındaki ve yer üstündeki hazinelerimizin envanterini ortaya koymalıyız. Böylece temeller sağlamlaşır, moraller yükselir. Büyük hamlelere girişilir.”

Bu sözler bir iç muhasebeyi göstermektedir. Sosyal değişim esasen bunu zorlar, değişen itikatlarla değişmeyenleri ayırt eder. Atatürk hayatının son günlerinde, bir vesile ile Pakistan’a çektiği telgrafta, bütün dünya Müslümanlarının, Allah’ın son peygamberi olan Hz. Muhammed‘in gösterdiği yolu takip etmeleri, talimatlarını tam olarak uygulamaları ve onu örnek almaları gerektiğini söylemiştir. Bozulmaya başlayan medeniyet de terk edilmez, ıslah ve yenileşme yoluna gidilir. (

Buraya kadar yapılan açıklamalarda, batı aydınlanmasını ve III. Selim‘den itibaren Türk aydınlanmasını okuyucuya anlatmaya çalıştık. Batı modernleşmesinin üç temeli bulunmaktadır. Bunlar antik Yunan felsefesi, Roma hukuku ve Protestanlık’tır. Buna karşılık Türk aydınlanması ise akılcı düşünce, İslam ahlakı ve estetikten oluşmaktadır. Kitabımızın Türk medeniyetini açıklayan kısmında bu boyutlar incelenecektir.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir