Taksim

“Milli Manevi Değerler” ve “Kültürel İktidar” Sorunu

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

Mafyatik ve tarikatçı yapıların, siyasal iktidarla derin ilişkiler içinde cirit attığı, siyasal İslamcıların Atatürkçü çağdaş ulusal/milli irade ve kurumları, ulusal değerleri bir yandan tasfiye ederken, edemediklerini de yozlaştırıp kirleterek etkisiz hale getirdiği bir Türkiye gerçekliğinde yaşıyoruz.

Siyasal İslamcı ideoloji ve siyaset, Türk milletinin Atatürkçü, Cumhuriyetçi kültürü ve değerleri üzerinde istediği “kültürel iktidarı” ve ideolojik egemenliği bütün çabalarına karşın kuramayınca, onları türlü yalan ve düzenbazlıklarla sahteleştirme ve bozuma uğratma yolunu seçmiştir. Bir fikri öldürmenin en etkili yolu, onu çarpıtıp yozlaştırarak “savunmak”tır; daha doğrusu savunur görünmektir. Tarih boyunca bütün karşıdevrimci girişimlerin karakteristik ilkesidir bu. Ve kötü ruhlar, her zaman en kutsal değer ve inançların arkasına gizlenir.

Bugün Türkiye’de, öyle bir riyakarlık yaşanıyor ki, bir halk özdeyişiyle, her gün, kurtla yiyip çobanla ağlayanların gösterisini izliyoruz. Bu riyakarlığın gizlenmesi de, hödükleştirilmiş şarlatanlar ve troller ordusu seferber edilerek becerilmeye çalışılıyor. Böylece her türlü kutsallık, manevi değer fütursuzca ayağa düşürülüp harcanıyor. Gerçeği söyleyenlere de “Vay benim gölgeme bastın” edepsizliği ve arsızlığıyla planlı bir inanan ve inanmayan, eksenli bir gerilim ve düşmanlaştırma siyasetinden medet umuluyor. Beraberinde usturuplu büyük yalanlarla kurgulanan, “dünyanın kıskandığı”, “büyüyen”, “şahlanan” “yeni Türkiye” masalı en üst perdeden anlatılıyor.

***

Son günlerde yaşanan bir olay, kanımca sözkonusu tablonun çarpıcı bir anlatımıdır. Olay, medyada çok tartışılsa da geri plandaki tam anlaşılmayan tehlikeli niyet ve planları uç vermesi açısından önemli. Sezen Aksu’nun 2017’de çıkan bir şarkısında, daha önce çok kullanılmış bilinen bir metaforla, Adem ve Havva için “cahil” sözcüğünü kullanmasına ve Sedef Kabaş’ın tek adam yönetimini bir halk özdeyişiyle eleştirisine, yandaş-yobaz bazı çevreler “dilini koparma”, “kafasına sıkma” tehditlerinde bulunmuştu. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da “dil koparma” ifadesiyle bu tepki biçimini aynen paylaştı.

Bu olay, asla basit siyasal bir polemik konusu olarak tanımlanıp geçiştirilemez. Gerisinde, bir hesaplaşma yılı olarak vurguladıkları 2023 odaklı ve şiddeti davet eden, toplumsal kamplaşmayı daha da şiddetlendiren siyasal, kültürel, ideolojik, hesaplaşmacı bir saldırı yatmaktadır. Adem ve Havva bahanedir. Erdoğan, daha sonra yoğun tepkiler üzerine “ben Sezen Aksu’yu kastetmedim” diyerek geri adım atsa da, ilkinin, gerçek ve samimi düşüncesi, ikincisinin ise siyasal bir taktik olduğunun herkes farkında.

“Milli ve manevi değerler” söylemiyle bu yobaz saldırgan tutumu meşrulaştırma çabası, Cumhurbaşkanı’nın “Basın Yayım Faaliyetleri” Genelgesi’yle devam etti. “Milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya yönelik faaliyetlere karşı tedbir” alma amaçlı genelge, aile, çocuk ve gençleri “yanlış” medya içeriklerinden korumaktan, milli ve manevi değerlerimizi yıpratmaya, aile ve toplum yapımızı temelinden sarsmaya yönelik açık veya örtülü faaliyetlerden, ulusal ve yerel medya organlarının tehdit ve tehlike oluşturan yayımlarına karşı tüm tedbirlerin gecikmeksizin alınmasından söz ediyor.

Arkasından, Diyanet İşleri Başkanı’nın 81 ilin müftülerine gönderdiği “Cuma Geceleri Ailece Camide Buluşuyoruz” başlıklı projeye çağrısı gündeme geliyor. Anlaşılan, çoktan kaçırılmış ve yakalanması artık olanaksız “kültürel iktidar”ı ele geçirme çabasında ısrar ediliyor.

***

Kuşkusuz buradaki birinci amaç, katlanılmaz zamlar ve adaletsizlikler sonucu hızla yükselen muhalefet karşısında iyice köşeye sıkışan iktidarın, her zaman yaptığı üzere, “kutsal değerleri” kullanarak tehdit, şantaj ve saptırmalarla tartışmaları trolleştirmek, gerçek içerik ve anlamından kopartarak gündemi değiştirmektir. Böylece, toplumdaki, yıllardır yaratmaya çalıştıkları, inanan-inanmayan eksenindeki sakat ve tehlikeli bölünmeyi derinleştirerek partiden uzaklaşmakta olan yandaş, taraftar oy tabanını bloke etmektir. Çünkü, yalanlar ve türlü düzenbazlıklarla bilgisiz ve inanan kitleyi aldatma, sonra tuzağa düşürüp sandıkta avlama oyunlarının inandırıcılığının sonuna gelindi.

Günlük siyaset ve taktiklerde, yani pratikte güven ve inandırıcılık dibe vurunca, geriye, son anketlerin kanıtladığı gibi, toplumun yüzde doksanının içine sürüklendiği açlık, yoksulluk, korkunç ekonomik-toplumsal adaletsizliklerin üstünü örtmenin tek bir yolu kalıyor: Her türlü vicdani, ahlaki, utanma duygusunu bir tarafa bırakıp yalan ve sahtelikler üzerine kurulu hamasetçi söylemi en üst düzeye çıkarmak. Böylece dinsel ve ulusal “kutsal değerler” üzerinden, sahte “milli ve yerli”, sahte “manevi” değerler edebiyatına sığınarak, gerçek gündem, gerçek tehlike ve düşmanların yerine yapay tehlike ve düşmanlar üretiliyor.

Bazılarının sandığı ve umut ettiği gibi Türkiye’nin antiemperyalizm, ulusal bağımsızlık, milli değer ve siyasetlerle yönetildiği boş bir hayaldir, büyük bir aldatmacadır. Tam aksine ülkeyi, hepsi de emperyalist sisteme göbekten (mideden) bağlı mafyalaşmış rantçı, vurguncu çetelere ve tarikatlara dayanan bir siyasal anlayışın yönettiği günümüzün en açık gerçeğidir. Bu gerçeğin daha bütünsel ifadesi, Cumhur ve Millet ittifaklarının her ikisinin de emperyalist sisteme bağlılık açısından özde yoktur birbirlerinden farkı. Devam edelim, en önemli görevi, buzdağının altındaki Cumhuriyet yıkıcısı gerçek iktidar sahibi sınıf ve güçlere yasallık, meşruluk kılıfı üretmek olan siyasal iktidarın, muhafazakar, dindar ve vatansever kitleyi aldatıp kontrol altında tutmak için kullandığı büyülü kavram ise, “milli ve manevi değerler”dir.

Sözkonusu kavram, kuşkusuz siyasal İslamcıların icadı değildir. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, yurtsever, toplumcu ve demokratik çağdaş bütün girişim ve gelişmeler karşısında emperyalizm güdümü gerici ve karşıdevrimci muhalefetin temel sloganlarından biri olmuştur. Öyle bir kavram ki, bütün Atatürkçü devrimci ilke ve değerleri içine alabildiği gibi, görünüşte bütün gericilik ve sahteliklerin de, ulusa ihanetin de örtüsü olabilmektedir.

Ancak toplumumuz 20 yıllık uzun, ama bir o kadar zengin ve öğretici deneyler sürecinden geçti. Bütün sahtelikler ve gerçekler, ak koyun kara koyun, ak parti kara parti, ak siyaset kara siyasetler toplumumuzun deney tezgahından geçti ve olanca çıplaklığıyla ortaya serildi. Demek ki Türk milletinin, ulusumuzun bedeli yüksek böyle bir deneyimi yaşaması gerekiyordu. Ama yine de büyük soygunlar, ikiyüzlülükler diz boyu ve bunlar karşısında hiç bir şey olmamış gibi gaflet içinde yaşamını sürdürenler var. Onlar ki, Şair Eşref’in dediği gibi, “Bir soğan soyarken yaşarıyor da gözler / Memleket soyulurken aldırmıyor öküzler” misali…

***

Peki, ulusal değerlere yabancılaşmış, mandacı, işbirlikçi neoliberal kesim, PKK bölücülüğü ve FETÖ benzeri tarikatçılar dışında, hiç bir yurtseverin karşı çıkamayacağı “milli ve manevi değerler” konusunda iktidar ve yandaşlarının sahteliği ve samimiyetsizliği nasıl açığa çıkarılıp test edilebilir? AKP anlayışının, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimine, çağdaş bir millet yaratma mücadelesine, bilime ve akılcılığa karşıt tutumu ortada. Durum buyken, “milli ve manevi değerler”i, büyük tantanayla, gösterişli laflarla sahiplenme çabasına ne demeli? Bunların en küçük bir samimi olma ihtimali var mıdır? Bakış açısını belirleyen ideolojileri, kültürel anlayışları, milli/ulusal nitelikte mi, yoksa ulus/laşma karşıtı ve emperyalizm formatlı, efendi-kul ilişkisine dayanan İslamcı, ümmetçi ya da ihvancı bir ortaçağ ideolojisi mi?

Geçmişte de yaşandı; özellikle günümüzde evrensel ve ulusal değer niteliğindeki bir çok kutsal değerin, kavram ve sözcüğün başına gelen en önemli felaket, zarfın/biçimin korunarak, mazrufun/içeriğin tamamen değiştirilmesidir. Dillerin değişim-dönüşüm sürecine ilişkin kuramlarda değinildiği gibi, her sözcük ve kavramın, toplumların doğal evrimine bağlı olarak içeriğinde belli değişimlere uğraması yadsınamaz bir nesnelliktir. Bu nesnellik ile, ideolojik-siyasal nitelikteki öznel, saptırma-çarpıtma amaçlı değiştirme olayını birbirinden dikkatle ayırmak zorundayız.

Son yüz yıllık tarihimizdeki bir çok örnekte de gördüğümüz gibi, kavramlar, zaman içinde başlangıçtaki özgün içerik ve anlamlarından uzaklaşıp, çok farklı, hatta karşıt anlamlara dönüşebiliyor.  Bu, aynı zamanda, evrensel bir olgu olan, devrimci-kurucu değer ve ilkelerin, zamanla devrimin kabuk bağlaması, yozlaş(tırıl)ması ya da karşıdevrimci dönüşümle içinin boşaltılıp gerici bir içerikle doldurulması gerçeği ile bağlantılıdır.

Aslında Türk Devriminin öyküsü, böylesi çarpıtmalar, sahtelikler, emperyalist ve gerici kültür marifetiyle gerçekleştirilen yozlaştırma operasyonlarıyla doludur. Örneğin, bütün bu derin ve sinsi operasyonlarda merkezi bir hedef oluşturan Altı Ok’un, özellikle milliyetçilik, devrimcilik, devletçilik, halkçılık ilkelerinin başına gelen budur.

Küreselci tezgahın en büyük ve etkili oyunu, ulusal, toplumsal, bilimsel, dinsel bir çok değerli, saygın, kutsal kavramı, çok ustaca benzer anlam bozumlarına uğratmasıdır. Böylece aptallaştırılmış ve değerler karmaşasına uğratılmış, ufku tükettikleriyle sınırlı kitleler, söz oyunlarıyla kurgulanan algı operasyonlarıyla tuzağa düşürülüp teslim alınmıştır. Bağımsız düşünme-sorgulama yetileri iğdiş edilmiş insanlar, günlük hayatını ezberlerle sürdüren adeta ruhsuz robotlara dönüştürülmüştür.

Bu nedenlerle “milli ve manevi değerler” söylemini; bunu kimlerin daha çok yerli yersiz, kimlerin bilinçli ve doğru anlamda ve kimlerin bilerek sahte bir içerikle kullandığını, bu sahte içerikle neyin amaçlandığını açıklığa kavuşturmak son derece önemlidir. Sahte ile gerçeği, riyakar ile dürüst ve samimiyi, gerçek ve bilimsel bilgi ile şarlatanlığı ve hokkabazlığı ayırmak, günümüzde, tüm yurttaşların, özellikle Türk aydınının en başta gelen görevidir. Çünkü, gerçek ile sahtenin, hakikat ile yalanın bu kadar birbirine karıştığı bir manevi-ahlaki kirlenmeyi, bu toplum daha önce hiçbir dönem yaşamamıştı. Bir Doğulu bilgenin dediği gibi, “Ne insanlar gördük üzerinde elbise olmayan, ne elbiseler gördük içinde insan olmayan.”

***

“Milli ve manevi değer” deyinde, adı üzerinde, milli/ulusal devrimin, milletleşme sürecinin, milli kimliğin, milli bağımsızlığın tayin edici -maddi, somut, nesnel olmayan- manevi, soyut, anlamsal, kavramsal, gönül dünyasında yaşayan ruhsal ögeler akla gelir. Bazılarının anladığı veya saptırarak göstermek istediği gibi, maneviyat eşittir din değildir. Maneviyatın kuşkusuz önemli dinsel boyutu da vardır; ancak Türk milletinin İslamın dışında, İslam öncesinden, Orta Asya’nın Gök Tanrı inanç ve kültüründen ve Anadolu’nun Türkler öncesi inanç ve kültürlerinden gelen maddi ve manevi değerleri de vardır.

Ayrıca İslami kaynak boyutu da kirletilmiştir; gerçek dinsel içerik ve anlamından uzaklaşmış, saptırılmış bir Emevi ve Vahabi-Selefi İslamı ile karşı karşıyayız. Siyasal iktidarın memuru bugünkü diyanet yöneticilerinin savunduğu İslam, ne Türklerin kavimsel karakterine ve kimliğine göre yorumlanmış Hanefi mezhebinin ilkelerine, ne de İslamın, bilime akla önem veren, insan ilişkilerinde hak ve adalete, paylaşma ve eşitliğe vurgu yapan özüne uymaktadır. Onların savunduğu ve uygulamaya çalıştığı İslam Emevi İslamı ve Vahabi İslamının garip, ucube bir karışımıdır.

Peki, hangi milli ve manevi değerler, Türk milletinin gerçek değerleridir?

Milleti millet yapan, ulusal birlik ve bütünlüğü sağlayan, ulusal kimliğe ruh veren “milli/ulusal değerler”in anlamsal kökeni, kuşkusuz ulusal devletin kuruluş sürecinde ve kurucu ilkelerindedir. Ulusal kültür ve değerler deyince elbette şunu anlarız: Bir millete ulusal kimlik kazandıran, diğer uluslarla arasındaki farkı ortaya çıkartıp belirginleştiren, yani o milletin kendine has karakteristik özelliklerini vurgulayan, milletin tarihi boyunca oluşan ve gelecekte bağımsız, onurlu bir toplum olarak var olmasını sağlayan manevi değerlerin uyumlu bir bütünüdür.

Demek ki buradaki tayin edici kavramlar, “milli/ulusal devrim”, “milletleşme” süreci, “ulusal kültür” ve “ulusal kimlik”tir. Daha da temele inersek, Türkiye gerçekliğinde bunun somutlaşmış en geniş ve açık ifadesi, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Devrimi ve Altı Ok ilkeleriyle sistemleşmiş kurucu ilke ve değerlerdir. Kuşkusuz bunun, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”le özlü ifadesini bulan bilimsellik, vatanseverlik, millet/milliyetçilik, çağdaşlık, ulusal dil, bayrak, ulusal birliğin manevi plandan sağlanmasının önemli bir ögesi olan din gibi vazgeçilmez temel değerler karşısındaki duruş ve davranışı içeren ahlaki bir boyutu vardır. Ahlaki boyutun en temel işlevi ise, odağında vatanseverlik ve milletseverlik olan yurttaşlık bilinci ve sorumluluğudur.

Bu bağlamda, ulusal kültürün maddi ve manevi değerlerinin manevi boyutu, onun dayandığı kaynaklar, ulusal devrimin, Atatürkçülüğün, Altı Ok ilkelerinin, aydınlanma, çağdaşlık ve laikliğin ve ulusal kültüre kaynaklık eden tarihsel mirasın dışında aranamaz. Kısacası “manevi” boyutu da Cumhuriyet Devriminin siyasal, kültürel içeriği belirlemektedir. Yani, ulusal devrimci kültürün anlamlı ve yüceltilmeye değer düşünce, duygu, kavram, simge ve geleneklerinin ruhsal, zihinsel planda yaşatılmasıdır sorun.

İslam adına uluslaşmamıza yabancı, hatta karşıt, Arap kültürüne ve milliyetçiliğine ait olan, yer yer İngiliz emperyalizmiyle işbirliği içinde Türk ulusal devrimine karşı düşman bir rol oynayan Vahabiliğin, İhvancılığın savunduğu değerler, elbette bizim manevi değerlerimiz olamaz. Din ve siyasal İslamcılık üzerinden, Türk kimliği ve kültürüne yabancı, kimisi Arap toplumunun 1400 yıl önceki ve bugün bile fazla değişmeyen ilkel kabile yaşam biçimine ait bir çok kavram ve değer, “sünnet”, “İslami yaşam” adı altında toplumumuza sokulmuştur. Bugün bunları, siyasal İslamcılar, tarikatlar, halkımıza “milli ve manevi değerler” olarak yutturmaya çalışmaktalar.

Burada, ulusal manevi değerlerle, bütün ulusların, bütün insanlığın ortak malı olmuş “evrensel manevi değerler”i de birbirinden ayırmak gerekiyor. Çağdaş ulusal değerlerin de temel unsurlarını oluşturan evrensel “kök” değerler; insanseverlik (hümanizm), adalet, dürüstlük, gerçek aşkı, hakikat severlik, paylaşma, sevgi, saygı, gerçeği ve doğruyu savunma cesareti, fedakarlık, sorumluluk, sabır, yardımseverlik, haksızlığa uğrayana ve mazluma karşı insani duyarlılık, hoşgörü, empati vb olarak sıralanabilir.

***

Vahabi, İhvancı ideolojinin uzantısı siyasal İslamcı anlayışın “manevi” vurgusu, bütün söylem ve eylemlerini toplayıp birleştirdiğimizde, milli/ulusal kültüre ilişkin bir içerik taşımamaktadır; ulusal kültürün karşıtı, Osmanlıcı, Hilafetçi bir içerik ve amaç taşımaktadır. Cumhuriyete karşı bütün Osmanlıcı, İhvancı çabaların altına gizlendiği örtülerden biri olarak kullanılıyor sözkonusu kavram. Osmanlıcı, hilafetçi ideolojinin simgesel ismi, Türkçülüğün ve 1876, 1908 devrimlerinin amansız düşmanı Abdülhamit’in milli ve manevi değerlerin en temel ögelerinden olan resmi dilin Türkçe değil, Arapça olmasını istemesi tarihsel bir olgudur; utanç ve ibret vericidir.(1)

Gerçek milli ve manevi değerler ile sahtelerini ayırmak için somutlamak gerekirse, temel manevi değerlerimizi şöyle sıralayabiliriz: Türk vatanı, Türk milleti, Türk bayrağı, Türk tarihi, Türk dili, İslam dini; başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere ulusal devletin kurucu olay ve şahsiyetleri: Kurtuluş Savaşı ve Çanakkale Savaşı şehit ve gazileri;  ulusal devletin geçmiş tarihi köklerden beslenmesini sağlayan, Tür kimliğinin kökenlerini oluşturan töre ve gelenekler, Oğuz Destanı, Dede Korkut, Ergenekon, Orhun Yazıtları gibi mitolojik, tarihsel değerler, efsaneler, destanlar; Yunus Emre, Hacı Bektaş, Ahi Evren, Edebali, Mevlana, Karacoğlan, Pir Sultan Aptal, Edebali, Hacı Bayram, Karamanoğlu Mehmet Bey, Odman (Osman) Gazi gibi tarihsel kişilikler; ulusal ve dini bayramlar, ulusal yazar, sanatçı, sporcu ve siyasetçiler…vb, vb.

Dikkat edilirse, bir çok manevi değer aynı zamanda maddidir, somuttur; Türk vatanı, Atatürk, Yunus, Hacı Bektaş, Mevlana, Odman Gazi gibi tarihi şahsiyetler… Çünkü onlar, hem yaşamış maddi, nesnel varlıklardır, hem de düşünceleri, eylemleri ve temsil ettikleri ile, yüksek bir ahlak, bilgelik, vatanseverlik, yiğitlik, yol göstericilik, kuruculuk ve birleştiricilik, dürüstlük, gönül insanlığı, hümanizm ve dervişlik gibi değerlerin ya da değerler bütününün simgesel temsilcileri olmuşlardır.

Ayrıca özellikle vatan yerine Türk vatanı, bayrak yerine Türk bayrağı, millet yerine Türk milleti ifadelerini kulandım. Çünkü, bilindiği gibi bu kavramları, Türk kimliğini belirtmeden genel soyut kavramlar olarak ifade etmek, milli/ulusal olmayan İslamcı ideolojinin büyük hilelerindendir. Onların, çağdaş bilimsel gerçekler yerine “nas”ı, dogmayı koyan ideoloji ve siyasetinde yukarıda vurguladığımız Türk milleti anlamında bir millet tasavvuru yoktur; her “millet” ve “milli” deyişlerinde İslam ümmetini kastettikleri bütün hal ve davranışlarında kendini dışa vurmaktadır.

Bu nedenledir ki, gerek Türkiye’de gerekse Suriye’de, Cumhuriyetçileri, Alevileri ve diğer İslam olmayan toplulukları dışlayan, düşmanlaştıran, milleti bölücü bir siyaset izleniyor. Milleti oluşturan ortak vatan, ortak dil, ortak iç pazar, ortak tarih ve kültür yerine ortak din ve mezhep esas alınıyor; milletin ögesi olan farklı din ve inançtaki insanlar dışlanıyor. AKP’nin milleti bölen siyaset ve söylemlerinin temelinde bu anlayışlar var. Türkiye, Suriye ve bölge için büyük tehlikeler taşıyan ve Türk ulusal birlik dokusunu tahrip etmeye başlayan, toplumu inanan-inanmayan şeklinde ayrıştıran Sünnici/İhvancı bir siyasette ısrar edilmesi aynı anlayışın sonuçlarıdır.

Aslında kazıyı biraz daha da derinleştirirsek, Osmanlıcı ve Hilafetçi ideolojinin, hangi vatan, hangi millet, hangi bayrak olduğu belirsiz “vatan, millet, bayrak” sözcüklerinin Türk Devrimine karşı nasıl kullanılmak istendiğini de görebiliriz. Bu kavramların yanına bir de “din” eklenerek, başlarına da “Osmanlı” koyarak, “Osmanlı vatanı”, “Osmanlı milleti” hayalleri kurulduğunu görebiliyoruz. Zaten gerek AKP sözcü ve yazarlarının, gerekse Diyanet’in söyleminde, Cumhuriyetin Osmanlıdan ayrı, bağımsız bir kültürü yoktur. Onlara göre ne varsa Osmanlı manevi kültüründedir, Cumhuriyet bu manevi kültüre yeni bir şey katmamıştır; “90 yıllık parantezdir”, “90 yıllık enkaz”, “90 yıllık karanlık çağ”dır Cumhuriyet!.. Aslında bu mantığın düşünsel, siyasi omurgasını, ideolojik, kültürel hattını, Cumhurbaşkanlığı danışmanlığı da yapan, “Keşke Yunan kazansaydı” diyebilen Kadir Mısırlıoğlu gibi vatan düşmanları belirlemiyor muydu?

Yeni Osmanlıcı, Abdülhamitçi stratejiden kesinlikle vazgeçmeyen AKP yöneticilerinin her Anayasa değişikliğini gündeme getirişlerinde ilk dört maddeyi, özellikle de “Türk milleti”, “Türk milliyetçiliği” kavramlarını ısrarla değiştirmek istediklerini unutmayalım. Yine, güçleri yetseydi, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” yerine “egemenlik kayıtsız şartsız Allahındır” sözüyle, siyasal İslamcı, şeriatçı iktidar amaçladıkları da malumdur. Hatta gerek Ayasofya olayı, gerekse Diyanet İşleri Başkanının gündeme getirdiği diğer Cumhuriyet ve laiklik karşıtı tavırlarla dolaylı bir şekilde Hilafet vurgusu yaptıklarını gördük. Özetle, Yeni Osmanlıcı siyasal iktidar kurmayları, Hilafetçi bir stratejiden vazgeçmiş değiller, ancak Türkiye’de bunu asla başaramayacaklarının da artık farkındalar.

Bütün bu nedenlerle, çok uğraştıkları ve önemsedikleri “kültürel iktidarı” yalan ve dolanlarla gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Çünkü, o, halkın ruhuyla, kimliğiyle bütünleşmiştir; halkın kimseye emanet etmediği gönülden rızasıyla ancak sağlanabilir. İnsanlık toptan kirlenip kendi doğallığına yabancılaşmadan bu gerçek asla değişmez. O rızayı Türk milleti kimseye kolay kolay vermez ve vermemiştir. Siyasal iktidar, 20 yıl önce olduğu gibi Amerikan destekli tertip ve planlarla, dolar destekleriyle, yalanlarla ele geçirilebilir. İnsanların bir kısmı şantaj ve tehditlerle, parayla satın alınabilir.. Ama halk ve onun gönlünde taht kurmuş ve kök salmış, kültürel manevi değeler, sandık oyunlarıyla, türlü hile ve ayartma yöntemleriyle asla satın alınamaz.

***

Bütün bu değerler tartışmasının odağında ahlak sorunu yer alıyor. Çağdaş ve ulusal, derin ve geniş bir kültürel havuzda, kültürün harmanlanıp, sentezlenip pişirildiği ve demlendiği potada, başka deyişle tarihin ve vatanın örs ve çekicinde yurttaşların düşünüş ve davranış biçimleri, ahlaki duruşları, tavırları şekilleniyor. Öte yandan, çağdaş insanın ahlaki kişiliğini belirleyen, ona kaynaklık eden, insanı insan yapan diğer temel boyut, bilim başta olmak üzere, insanlığın ulaştığı evrensel değerler, evrensel ahlak ve erdemlerdir. Evrensel insanlığın bir parçası olan milletin yurttaşlarının ahlaki değerlerini de, kuşkusuz, evrensel değerlerden kopmadan, onların yerel özgün ifadesi olan, milletin bütünlüğünü, gelişip yükselmesini, bağımsız varlığını sonsuza kadar sürdürmesini ideal edinme sorumluluğu ve inancı belirler.

Atatürk’ün, Medeni Bilgiler kitabında, çağdaş ahlakın esas kaynağı olarak, öncelikle dini inanç ve değerleri değil, vatanseverliği, toplumu ve milleti vurgulaması, son derece anlamlı, öğretici ve millete yol göstericidir: “Bir işin ahlaki bir değeri olması, ayrı ayrı insanlardan daha yüce bir kaynaktan doğmasıdır. O kaynak toplumdur, millettir.”(2)

Sonuç olarak; Milli ve manevi değerlerimiz, 1945’ten günümüze, ABD emperyalizminin tezgahında, “Yeşil kuşak”, “Türk-İslam Sentezi”, “Büyük Doğu”, “Müslüman Kardeşler” ve en son “Ilımlı İslam” adları altında yozlaştırıldı, saptırıldı, kirletildi. Atatürk Cumhuriyeti ve vatan düşmanlarının halkı uyutma silahı haline getirildi.

Ama Türk halkının derin bilgeliği ve bilinci, yurt sevgisi, ulusal birlik ve dayanışma ruhu, paylaşmacı ahlakı asla kirletilemez ve teslim alınamaz. Denizin durgunluğu ve alçakgönüllü sükuneti büyük dalgaların habercisidir.

Mehmet Ulusoy
Şubat 2022

Dipnotlar

(1) Bkz: Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi.
(2) Gazi Mustafa Kemal, Medeni Bilgiler, s. 26.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın