ereğli demir çelik fabrikası

Milli İktisat

Cengiz Aldemir

Cengiz-Aldemir-Kültür

İçinde yaşadığımız dünyada ülkeler çeşitli iktisadi teşkilatlanmalara sahiptir. Birçok uygulama metotlarına rağmen hepsi de aynı maksatla aynı hedefe yönelmektedir. Bu hedef insanların ihtiyaçlarına var olan kaynaklarla ve imkanlarla çözüm bulmaktır. Hedefe ulaşmak maksadıyla kullanılan araçlar ideolojik tercihlerine göre değişmektedir. 

Özellikle soğuk savaşın sona ermesinden sonra Neo-Liberalizm ya da kapitalizm, emperyalizm tarafından tek doğru olarak dayatılmasına rağmen bu anlayışa alternatif yönetme biçimleri ortaya çıkmaktadır. Geleneksel sosyalizm ve kapitalizme alternatif mazlum milletlerin kurtuluş reçeteleri “Üçüncü Yol” ismi verilerek ortaya konmaktadır. Elinizdeki makale de bu arayışın bir ürünüdür. 

ÜÇÜNCÜ YOLKAPİTALİZM, SOSYALİZM’DEN BAŞKA BİR ÖNERME

Böyle bir çabanın başarısı hiç şüphesiz sömürge ya da yarı sömürge milli devletin aydınlarının buna katkı vermesi ile mümkündür. 

Bu tanıtımdan sonra konularımız olan kapitalizm, sosyalizm ve üçüncü yol (milliyetçilik) iktisatlarına kısaca değinmek yararlı olur kanaatindeyim. 

 Sosyalizm, ekonomik bir doktrin olarak, bir ideoloji olarak tanımlanması zor bir sistemdir. Çünkü tarih boyunca Üçüncü Yol Kültür Milliyetçiliği çok farklı kural ve uygulamalar sosyalizm olarak isimlendirilmiştir. Sosyal demokrat, toplumcu demokratik solculuk, komünistlik v.b. gibi kavramlar ancak uygulamaları görüldükten sonra ancak anlaşılabilmektedir. 

Üretim araçlarının devlet tekelinde olduğu ve söz konusu bu devletin, çalışan kitlelerin batıdaki ifadesi ile proloterya’nın (işçi sınıfı) diktası şeklinde yönetilmesi esastır. Sosyalizm’e din ve milliyet karşıtı olduğu için karşı olanlarda amaç milli devleti yıkmak olduğunda kapitalizmle beraber çalıştığı tezi de kuvvetlidir. 

Bunlardan ayrı olarak sosyalizmin, Yahudilerin dinlerini yıkmak için kurduğu bir sistem olduğuna inananların sayısı hiçte az değildir. Bu konuyu bir başka yazımıza bırakarak, konumuz itibariyle kapitalizmden bahsetmeye başlayabilirim. 

KAPİTALİZM

Üretim araçlarının özel sektörün elinde toplanmasınıkabul eden ve bu araçlarda onların sahibi olmayanlar tarafından ücretle çalışanların, sömürüsüne dayanan bir sistemdir. Özel girişim ve piyasa serbestliğini esas alan üretim sistemi, sermayenin egemenliğini savunan bir iktisadi sistemdir. 

Kapitalizm, üretimin kar amacıyla yapıldığı ve pazarda satıldığı ekonomik sistem ya da ücretli emeğin sömürüldüğü ekonomik bir sistem olarak tanımlanabilir. Yukarıdaki tanımlardan hangisini seçerseniz seçin, sermaye egemenliği kesinlikle bu tanımlarda başrolü oynamaktadır. Ancak, herkes kapitalizmin ortaya çıkışının Avrupa’da feodalizmin yıkılışı sürecinde ortaya çıkması ile başladığında hemfikirdir. 

Kapitalizmin tarihi gelişimi incelenirken gelişme dönemlerini dörde ayırmak mümkündür. Bunlar; 

1- Feodalizm’den kapitalizm’e geçiş süreci, 

2- Liberal Kapitalizm, 

3- Müdahaleci Kapitalizm, 

4- Küresel Kapitalist dönemdir. 

MERKANTİLİZM

merkantilizm

 Feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde uygulanan model Merkantilizm’dir. Buna ticari kapitalizm de denebilir. 

1450-1750 yılları arasında Avrupa’daki milli devletlerin iktisatlarını etkilemiştir. Ortaçağın sonlarına doğru deniz aşırı ülkelerdeki keşiflerle uluslararası ticarette bir genişleme oldu. 

Bunun sonucunda sömürgeciliğin gelişmesine de neden olan bu gelişme ile Avrupa’ya akan altınlar ticari kapitali büyüttü. 

Tüccarlar yeni iş alanlarına kavuştular. İkinci olarak tarımda üretim tekniğinin değişmesi ile üretim artmış, buna bağlı olarak pazara dönük üretim yapmak, üreticilerin lehine bir piyasa yaratmıştır. Ticari sermaye, toptan ticarette ve dış ticarette tekele sahipti. Dış ticarette devlet eliyle tekel verilmesinin nedenleri vardır. 

Yeni milli devletler için ticaret bir gelir kaynağıydı. Denizaşırı ülkelerde ticaretin yüksek riski tekeli gerekli kılıyordu. Diğer yandan sömürgeleştirme bir araç haline geldi. İlk kapitalin birikiminin kaynağı oldu. Merkantilistler tüccarın kârının milli çıkarla özdeş olduğunu, ülkenin gücünü oluşturduğunu öne sürüyorlardı. Merkantilizm paraya ve dış ticarete önem verdi. Ticaret fazlası temel amaçtı. 

Bir ülkenin kazandığını diğer ülke kaybediyordu. Çağın şartlarında ticari çıkarlar para arzının genişletilmesini gerektirmekteydi. Aynı ekonomiden para ekonomisine geçiş, milli devletlerin gücünü devam ettirmeleri için ordu besleme, artan üretimi en yüksek fiyattan satabilme bunu gerektiriyordu. 

Merkantilist düşünce müdahaleci bir karakter taşımaktaydı. Merkantilistler nüfus artışını da teşvik etmişler ve ülkenin en büyük hazinesinin iyi beslenmiş insan sayısı olduğunu savunmuşlardır. Merkantilist düşüncenin çökmesini hazırlayan sebepler aynı zamanda sanayi kapitalizminin doğuşunu hazırlıyordu. 18. yüzyılda İngiltere’de yapılan teknolojik buluşlar ticari kapitalizme geçişi hazırlamıştı. 

Altın ve gümüş stoklarının artması kentli burjuvaları zenginleştirmişti. Sanayi kapitalizminin başlangıç aşamasında da devam eden müdahalecilik sanayinin güçlenmesini sağladı. Merkantilizm Avrupa’nın her ülkesinde farklılık gösteren bir iktisat sistemidir. 1450-1750 yılları arasında fizyokratların hakim oldukları döneme kadar gelişen düşüncelerin hepsine birden Merkantilizm diyebiliriz. Kapitalizmin gelişmesinde merkantilistler kadar fizyokratlar da önemli roller üstlenmişlerdir. 

Fizyokrat görüş servetin mübadeleden değil, üretimden geldiğini savundu. Fizyokratlara göre devletin görevi, hükümdarın kişiliğinde kutsal sayılan mülkiyeti korumak, adaleti sağlamak gibi konularda yoğunlaşmalıdır. 

 Fizyokratlar hükümdarın yönetimini meşrulaştırarak, monarşiyi savunurlar. Hükümdarın temel görevi toprak sahiplerinin mülkiyetlerinin sürekliliğini sağlamaktır. 

 Liberal kapitalizme geçiş sürecinde en önemli fikir akımı klasik iktisatçılar diye bilinen akımdır. Doğmuş ve gelişmekte olan yeni kapitalist içinde ücretli emeğin ortaya çıkması ve yeni üretim tekniklerinin ortaya çıkışı, en ileri kapitalist ülke İngiltere’de bir sistem anlayışı içinde açıklanmıştır.

 Ekonomik alanda yapılan çalışmalara David Ricardo ve Adam Smith’in düşünceleri bir tutarlılık getirmiştir. Bunların düşünce ekollerine liberal ya da klasik ekol adı verilmiştir. 

Bu görüşlere göre ekonomik artı, merkantilistler tarafından lehte bir dış ticaret durumu ile, fizyokratlar ise toprağa harcanan ve topraktan alınan arasındaki fark olarak izah etmişlerdir. Klasik okul ise ekonomik artıyı kabul etmiştir. Ama bu artının ticaret ve topraktan artı ile sınırlı olmayıp hayatın her alanında söz konusu olduğunu savunmuştur. 

Sanayi devrimi İngiltere’de getirdiği değişikliklerle Klasik Okulu da etkilemiştir. Klasik ekonomistler doğal düzeni ve doğal kanunları kabul etmişler ve bunların kendi haline bırakılmasını savunmuşlardır. Klasik okulda fizyokratlar gibi iktisadi ve siyasi alanlara devlet etkisini anlamsız ve gereksiz bulmuşlardır. 

1930’lu yıllarda, 1929 krizinin derinlik kazanması sonucunda çözüm Keynes’çi politikalara yönelmeyi getirmiş, refah devleti kavramı yeni hedef olarak kabul edilmiştir. Devlet yukarıda bahsedilen “Artık Değerin” bir kısmını kendine alarak, eğitim ve sağlık hizmetlerine kaydırmak suretiyle, bunalımı aşmaya çalışmıştır. Bu uygulamalarla birlikte liberal kapitalist sistem müdahaleci kapitalist sistem şekline bürünmüştür. 

 Uluslararası ticaret hacmi ve üretim daralırken, diğer taraftan Batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın sanayileşmiş ülkelerinde yaygın bir işsizlik sorunu ortaya çıkmıştır. Sorunu ücretleri düşürerek aşma çabaları ise olumlu bir sonuç vermemiştir. 

Bu gelişme sonuç olarak kapitalist sistemin teorik çerçevesini tartışılır hale getirmiştir. Buna çözümü Keynes getirmiştir. 

Onun tespitleri, ücretlerin düşürülmesi, işsizlik sorununu hafifletmez, çünkü böyle bir tercih toplam talebi ve sonuç itibariyle gelir ve istihdam seviyesini düşürecektir şeklindedir. Keynes tam istihdama ulaşmak için devletin para arzı, kredi hacmi ve faiz haddi gibi araçları kullanarak iktisadi faaliyetlere müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Keynes’in bu tercihleri ve uygulamaları Liberal Kapitalizmin müdahaleci bir yapı kazanarak refah devletine çevrilmesine yol açmıştır. Müdahaleci kapitalizm, kapitalist ülkelerde değişik uygulama alanları bulmuştur. Keynes 1936 yılında yayınlanan Genel Teori Kitabı ile bu uygulamalara teorik bir temel hazırlamış, hem de kapitalizmin toplam talebe yapılacak müdahaleler sonucu yaşayabileceğini ortaya koymuştur. Kapitalist ülkelerde Keynes’in bu görüşlerinin tatbiki 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. 

 1945-1978 dönemi, Keynesyen politikalar dönemidir. Kapitalist sistemlerin tekrar bunalıma girmesi ile 1978 yılında Washington Konsensüsü yapılmış ve 1980 sonrası hemen bütün kapitalist ülkelerde liberal politikalar tekrar hakim olmaya başlamıştır. Dünya artık yeni bir kapitalizm ile karşı karşıya kalmıştır Bu kapitalizmi küresel kapitalizm olarak ifade etmek hiç de yanlış olmaz. 

KÜRESEL KAPİTALİZM DÖNEMİ

küresel kapitalizm

 Küresel kapitalizm; 1945-1980 dönemin kapitalizmin altın çağı olarak ifade edilen refah devleti döneminden sonra bütün dünya ekonomileri liberalleştirilmiştir. Kapitalist sistemde küreselleşme az gelişmiş ülkelere dayatılan bir süreçtir. Dayatılan bu sürecin belli başlı özellikleri şunlardır; ekonomi politikaları, milli devletler elinden çıkarak çok uluslu şirketlere devredilmiştir. 

Küresel piyasa kuralları ABD ve G7 ülkeleri tarafından belirlenmektedir ve nihayet Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi emperyalist güçler ve ABD’nin kontrolündeki kuruluşlara her türlü iktisadi otoritenin teslim edilmesidir. Yani, yeni insan hakları ve demokrasi sosları ile bize sunulan küresel kapitalizmle karşı karşıyayız. Küresel kapitalizmin temeli olan liberalizm milli devletlerin zayıflamasını ister. Günümüzdeki küresel kapitalizm, sermayenin küreselleşmesini, milli devletlerin de egemen küresel güç tarafından yönetilmesini zorlamaktadır. 

Para Fonu ve Dünya Bankası gibi kuruluşların sermayenin küreselleşmesine yardımcı olduklarını da ifade etmek gerekir.Küreselleşmenin belirtilmesi gereken bir diğer özelliği de sömürgeci yanıdır. Günümüzde sömürgecilik sömürülen ülkenin zorla işgal edilmesi değildir. Buna Irak ve Afganistan’da olduğu gibi zorda kalındığı zaman başvurulmaktadır. Günümüzde ülkeler borç, mali manipülasyon ve doğrudan yabancı yatırım gibi yeni araçlarla sömürülmektedir. Sömürgeciliğin bu yeni türünün fiili işgalde gözü yoktur. Amaç, küresel ekonomiler üzerinde sınırsız hâkimiyettir. 

Ernes Mandel’e göre sömürge ve yarı sömürge ülkeler emperyalizm adına kendi orduları tarafından işgal edilirler. Ortaya çıkan sonuç; yeryüzündeki her dört kişiden biri 6000 yıl öncesinin imkanlarıyla yaşıyor. Bir başka deyişle 1,5 milyar insan bu ilkel şartlarda yaşıyor. Bu rakam tüm zengin kabul edilen ülkelerin nüfusundan daha fazla, bu küresel kapitalizmin dünya yoksullarına faturası. Çöllerdeki insanlar kuyularda bulunan fosil su durumundaki yağmur sularına muhtaç bir durumda. 

Artık yeryüzündeki her on nehirden biri, yılın birkaç ayı boyunca denizlere karışamıyor. Lut gölündeki su seviyesi her yıl bir metre azalıyor. Hindistan su kıtlığına en yakın ülkelerden biri. Artan nüfusun su ihtiyacını karşılamak için son 50 yılda kazılan kuyu sayısı 21 milyon. Batı Hindistan’da kuyuların %30’undan umut kesildi. Yeraltı havzaları kurudu. Buna karşılık ABD’de Las Vegas’ta günde kişi başına 1000 litre su tüketiliyor. 

Nijerya Afrika’nın en büyük petrol ihracatçısı. Ancak, halkın %70’i yoksulluk sınırında yaşıyor. Kendi ülkelerindeki zenginliklerden faydalanamıyorlar. Bu bütün yeryüzünde böyle. Dünyadaki yoksulların yarısı zengin ülkelerde yaşıyor. 50 yıl içinde zenginler ve yoksullar arasındaki fark daha da artacak. Bütün dünya servetinin yarısı, dünya nüfusunun %2’sinin elinde bulunuyor. Dünyada her hafta 1 milyondan fazla insan şehirlere göç ediyor, her 6 insandan biri güvensiz, su ve elektrik ihtiyaçlarını gideremeden yaşıyor. 1 milyar insan açlıkla karşı karşıya. Yeryüzünde el değmemiş bakir topraklara uzanan emperyalizm buraları da çoraklaştırıyor. 

Bu çevrenin kirletilmesi ve aşırı sömürü sonucu iklim değişiklikleri görülüyor. Buzullar eriyor. Sibirya’daki donmuş toprakların altında karbondioksitten 20 kat daha güçlü metan gazı hapis durumda. Eğer buzlar erir ve metan gazı serbest kalırsa oluşacak etkileri bilim adamları dahi tahmin edemiyor. Kelimenin tam anlamıyla bir kıyamet senaryosu. Her gün 500 kişi kirli içme suyu nedeniyle ölüyor. 1 milyar insanın ise temiz içme suyuna ulaşma imkanı yok. 1 milyar insan aç geziyor. Her yıl 13 milyar hektar orman yok oluyor. Canlı türleri normalden 1000 kat daha hızlı ölüyor. Bütün bu hoyrat, gaddar uygulama ve sonuçların sebebi emperyalist kapitalist merkezlerin dünya zenginliklerini talanından kaynaklanıyor.

AMERİKA VE BATI UYGARLIK DEĞERLERİNDEN UZAKLAŞTI 

amerikanın kızıldere katliamı

 Bugün küresel hakimiyet sahiplerinin geçmişine baktığımızda sicillerinin çok kötü olduğunu görmekteyiz. Amerika kıtasının Avrupalılarca işgal edilmesini, sanki kıta üzerinde hiç kimse yokmuş da burası yeni bulunmuş gibi dünyaya sunan batılı devletler bununla yaptıkları soykırımı örtmeye çalışmaktadırlar. 

Kıtada bulunan yerlileri köleleştirip madenlerde çalıştırılmasından (gömülmesi), bu topraklardan çıkarılan altın ve gümüşü Avrupa’ya taşıyarak zenginleştiklerinden hiç söz etmiyorlar. Avrupa’da sermaye birikimi ve kapitalizmin gelişmesi bu varlıklarla sağlanmıştı. Ancak, bu durum milyonlarca Amerikan yerlisinin hiç görmediği kılıç ve tüfeklerle ya da mikroplarla öldürülerek köleleştirilmesi ile sağlanan bir gelişmedir. 

 Amerikan yerlilerinin uğradıkları kıyım yeryüzünün gördüğü en büyük soykırımdır. Kristof Kolomb’un kıtaya ayak basmasıyla başlayan ve 1886 son Kızılderili reisinin ABD tarafından teslim alınması ile sonuçlanan bu katliamda, milyonlarca Amerikan yerlisi vahşi biçimde yok edildi. Fakat, yağmacı beyaz adam, olayı dünya kamuoyuna, vahşi Kızılderililer tarafından katledilen zavallı beyaz adamların, bir özgürlük ve egemenlik savaşı olarak gösterdi. 

Siu kabilesinden Kızıl Bulut diye bilinen Kızılderili şefinin, 1882’de atalarının maruz bırakıldığı katliam ve soykırımla ilgili olarak şu sözleri meşhurdur. “Amerika’nın geniş vadilerinde mutluluk içinde yaşayan asil bir ırk vardı. Güler yüzlü ve misafirperverdiler. Dünyanın öbür ucundan gelen soluk benizlileri bağırlarına bastılar. Ama onlardan sevgiye karşılık düşmanlık, mertliğe karşı alçaklık gördüler.” 

Bugün dünyaya insanlık masalları anlatan ABD, kıtanın gerçek sahibi olan Kızılderililere 1924’e kadar vatandaşlık hakkı vermedi. 1953’e kadar ise seçim hakkı vermedi. Zencilere ise 1960 yılına kadar seçme hakkı tanımadı. Tarihte insanlık suçları ile malum bu küresel diktatörlük bugün bizlere insanlık dersi vermeye çalışıyor. Kapitalizmin bu iğrenç ve insanları püriten bir gözle gören, yoksulları asalak ve katledilmesi gereken varlıklar olarak değerlendiren bu dayatmalarına karşı direnen millet Türk Milletidir. Müslümanlıktan getirdiği güzel hasletleri ile Türklere ve Müslümanlara has toplumcu paylaşımcılık, kapitalizmin çirkin yüzüne karşı tek alternatif olarak duruyor. 

Türk milleti ve bütün mazlum milletlerin kurtuluş reçetesi olan Üçüncü Yol (Milliyetçilik) düşüncesi, gerçek alternatiftir. 

 Kaynak kullanımını rasyonel hale getirerek ekonomik faydaları maksimize edecek olan Toplumcu-Paylaşımcılık, adaletsizliklere bir son verecektir. Mevcut küresel dayatma kapitalizmin en vahşisinin çözemediği yetersizliklere gerçek çözüm Milliyetçi-Toplumcu paylaşımcılıktır. Bu tez, Türk milleti için olduğu kadar aynı zamanda bütün mazlumları müreffeh yarınlara taşıyacaktır. Bütün ekonomik sistemlerde önemli olan kaynak ve üretim – tüketim dengesinin sağlanmasıdır. 

 Türk milletinin kendi özel şartlarından yola çıkarak evrensel çözümler teklif eden toplumcu paylaşımcılık düşüncesine geçmeden önce toplumculuk düşüncesine yön veren fikirlerin, Türk milletinin düşünce hayatındaki yeri konusunda kısa bir değerlendirme yapmakta yarar var. 

 Öncelikle Türk milletinin yüce dini olan İslam’ın toplumcu olmayı gerektirdiğini ifade etmek isterim. Bir insanın hem Müslüman hem de kapitalist olması mümkün değildir. 

 Ancak, bu kapitalizme karşı İslam devleti-Şeriat devleti kurmak daha doğrudur ifadesi de yanlıştır. Çünkü, kabul etmeliyiz ki Kuran’ı Kerim’in belirttiği ve her dönem için geçerli bir model yoktur. Hem evrensel hem de milli problem ve ihtiyaçlar değişirken, teknoloji almış başını giderken İslam’ın evrensel bir İslam modeli ortaya koymasını beklemek abesle iştigal eder. Evrenselliğine uygun olarak, Kuran’ı Kerim bir düşünce ortaya koyarken, bunun hayatın değişik alanlarında hangi prensiplere sahip olacağı hakkında ilkeler, değerler ve kavramlar ortaya koyar. İnsanlık için her dönemde zararlıolarak gördüğü, faiz, içki, zina, vs. gibi sınırlı meselelere kesin hükümler ifade etmektedir. 

Her konuya tek tek çözümler bulmak yerine bir mantık, bir bakış açısı ve uygulamalara bir sınır getirir. Bazı İslam âlimlerine göre İslam’ın değerlerini kavrayan ve İslam mantığıyla hareket eden bir kimse hangi şart ve ortamda olursa olsun, aklını kullanarak karşılaştığı ihtiyaç ve problemleri çözer. Yukarıda ifade etmeye çalıştığım gibi uygulamalara sınır teşkil edecek bir şekilde yüce dinimiz İslam’ın toplumculuk ve paylaşımcılığa nasıl baktığını değerlendirelim. 

İslam’ın genel hayat felsefesi ve ahlak anlayışı kapitalistlerde aynı dünya görüşüne sahip Mekke burjuvazisinin, o günkü mantığı ile Kâbe çetesini sert bir üslupla eleştirir. Mekkeli tefeciler -bu dünyadaki hayatımızdan başka bir şey yoktur, yaşarız ve ölürüz- mantığı ile yaşayan Mekke oligarşisi, mal sevgisi, biriktirme ve çoğaltma tutkusu nedeniyle şiddetle eleştirilmiştir. Kuran’ı Kerim “Zamana yemin olsun ki Allah’a iman edip ahlakî doğru davranışlarda bulunan ve bu hakikati tavsiye eden ve direnenlerin dışındaki her kez zarardadır.” (Asr 103/1-3) Ayetleri ile Allah-u Teala genel ilkeyi bize duyurmaktadır. İslam’ın bakışını kapitalizmden ayıran husus her ikisinde de var olan özel mülkiyetin nasıl sınırlandıracağı hususudur. Arapçada iktisat, adil bölüştürme demektir. Genel manası itibariyle adil olma, adaleti ayakta tutma anlamındadır. Daha özlü bir ifade ile insanların ve devletin üretim, dağıtım ve tüketim süreçlerinde bu ahlaki ilkeyi gözetmesidir. 

Özel mülkiyet veya mal sahibi olmak, meşru yollardan elde edildiği taktirde, İslam’a göre serbesttir. Ancak, mutlak mülkiyet yani sahip olunan malı sınırsızca ve istediği gibi harcama yapmak yasaktır. Malın ve mülkün mutlak sahibi Allah’tır. 

Yerin ve göklerin mülkiyeti Allah’a aittir.” (Maide.40). Allah yeryüzündeki nimetleri insanlığa emanet olarak vermiştir. Bunun karşılığı olarak iman ve salih amel beklemektedir. İslam’da zorunlu ihtiyaçlar (yeme, içme, barınma) ve yoksullara yardım helaldir. Ancak, israf, başkalarının istifadesine sunmadan mal biriktirmek yasaktır, haramdır. Zenginler gelirlerinin ihtiyaçtan fazlasını, toplum içindeki fakirlere, (ahlaki olarak istihdam ve diğer yollarla) aktarmak zorundadır. Bu bir Kur’an emridir. (Bakara, 219) İslam’ın insanlık için tavsiye ettiği hayat tarzı Peygamberimiz (s.a.v)’in hayatıdır, yaptıklarıdır. 

 Hz. Peygamber hepimiz için bağlayıcıdır. O bakımdan Peygamberimiz’in davranış biçimlerini titizlikle incelemek, ondan istifade etmek hepimiz için bağlayıcıdır. Toplumda ortamın fakir, zengin ayırımının Peygamberimiz’in nas’ları nasıl uyguladığını doğru analiz etmekte bizlere yol göstericidir.

 Peygamberimiz ve sahabelerinin hayatında ortaya konulanlarla Müslümanlara, elde edilen malın mülkleşmemesi, devletleşmemesi bizlere infak kavramıyla hatırlatılır. İnfak, Arapça tüketmek anlamına gelen bir terimdir. Bu genel infak kavramı zekat, sadaka ve karzı-hasen ile sorumlulukları hatırlatır. Mala sahip olmayı, mülkün gerçek sahibinden soyutlayıp bu bana bilgim sayesinde aklım sayesinde verildi, ben kazandım diyerek böbürlenmek Allah-u Teala tarafından şirk ile eş tutulmuştur. Peygamberimiz risalet görevi esnasında yüce Allah tarafından “Yoksa onlardan bir menfaat, bir bedel, bir ücret mi istiyorsun?” ayetiyle ikaz edilmiş ve hayatı, resullük görevi bir geçim vasıtası olarak geçmemiştir. 

İslam’da zenginlik özenilecek bir özellik olarak gösterilmemiş, Allah-u Teala’ya yakınlık, takva sahibi olmakla özendirilmiştir.

Durum bu merkezde olunca, mal konusunda Peygamberimizin örnekliği tüm sahabe tarafından kabul edilmiştir. Sahabelerin çoğunluğunun yoksul insanlardan oluştuğu da tarihi bir tespit olarak gözümüzün önünde durmaktadır. Bilal-ıHabeş, Amer Bin Yasir, Zeyd Bin Sabit vb. Ancak, Hz. Osman, Hz. Ebubekir, Abdurrahman Bin Avf, Musab-Bin Ümeyr,gibi yüklü miktarda mal sahibi olanlar az da olsa bulunmaktaydı. Bu mübarekler barışta ve savaş esnasında, infakta birbirleriyle yarışmışlardır. İnfak devamlı övülmüş bir ibadettir. 

Peygamberimiz döneminde Müslümanlar ellerindekini başkası için harcayarak tüketirler. Bu harcama aslında maddi ve manevi olarak fakirliğin ortadan kaldırılması olarak görülür.

Allah-u Teala’nın arınma ve infak çağrılarından sonra sahabe, peygamberimize neyi infak edelim, diye sormaya başlar. Bunu üzerine Bakara 219. Ayeti kerime nazil olur. 

“ …..Sana neyi infak edeceklerini sorarlar, onlara de ki, ihtiyaçtan fazlasını.” Bu mübarek ayet-i kerimede “de ki fazlalığı infak etsinler” demek, kişinin geçimini kolayca sağlayabileceği temel ihtiyaçlarından fazlasını versinler demektir. Bu günkü manası ile bu asgari geçim standardı dediğimiz şeye tekabül eder. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre 4 kişilik bir ailenin asgari şartlarda geçinebilmesi için harcaması gereken tutar 2.800TL’dir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin görüşüne göre ise ihtiyaç fazlası miktar, yıllık 4000 dirhemdir. Bu da günümüzde yıllık 60.000 TL. hesaplanıyor. Aylığa bunu indirdiğimizde ise 5.000 TL gibi bir rakama ulaşırız. Demek ki 5.000 TL.den yukarısı ihtiyaç fazlası oluyor. Yani komşusu açken kendisi 5.000 TL’nin üzerindeki bir birikimi elinde tutanlar vebaldedir. Bu hususta bir sistem geliştirmek gerekmez mi?

Mal ve mülk konularında Kur’an-ı Kerimdeki ayetlerin ruhunu kavramalıyız. Ayetlere göre vererek arınma ve maldan mülkten verme çağrılarından sonra işin önce asgari geçim standardının belirlenip sonra da vergi olarak tahakkuku gerekmektedir. Bugün kullandığımız zekat ve sadaka kavramlarını Kur’an-ı Kerim’deki anlamından farklı kullanmaktayız. Zekat denilince 1/40, sadaka deyince ise dilenciler akla gelir. Zekâtın sadece zenginlere farz olduğu söylenir. Halbuki Kur’an “Zor zamanda ekmeğini, aşını bölüştün mü? (Beled -14. ayet) ve darlıkta ve bollukta infak etmekten (Ali İmran-134. ayet) bahsediyor. Kur’an-ı Kerim’in zekat, infak, sadaka kavramlarıyla neyi anlatmaya çalıştığını çok iyi kavramalıyız. Bu kavramlar yoksul için günü kurtarma, zengin için de ucundan vererek meşrulaştırma aracı değildir. Zekât oranlarının, ağırlıklı olarak tarım toplumunu esas alan oranlar olduğunu bilmek lazımdır. Evrensel olan malı birkaç zengin arasında dönen bir güç olmaktan çıkarmak ve genele yaymaktır. (Haşr-7. ayet). 

Sadaka kavramının Kur’an-ı Kerim’de geçtiği 13 yere bakıldığında, hepsinin de Medine’de inen ayetler olduğunu görürüz. 

Medine’de devlet kurulmuş infak konusunda çağrılar yapılmış, verme standardı belirlenmiş, iş vergilendirmeye gelmiştir. Vergilerin nerelere kullanılacağı da bildirilmiştir. Kur’an-ı Kerim mal, mülk sahiplerini, biriktirenleri eleştirerek başlıyor. 

Vahiy’in ekonomi-politik yanı iyi değerlendirilirse, toplumun biriktirmekten ziyade, paylaşmayı esas alan bir yapıya kavuşması esastır. Bunu yüce dinimiz İslam, arınma, temizlenme olarak görüyor. Kur’an-ı Kerim’in istediği toplum aslında orta sınıflaşmış bir toplumdur. Burada esas olan özel veya devlet mülkiyeti değil, toplumsal mülkiyettir. Şahıs ve devlet kapitalizmini ön görmeyen, çalışanların süreç içinde çalıştıkları yerin ortağı olacaklar, mülkün zenginler arasında duran bir devlet olmaktan çıkacağı bir düzen. Bu ilkeler çerçevesinde toplumcu, paylaşımcı bir devlet düzeni kurmaktan bahsediyoruz. 

Yani, olacaksa hepimizde olacak, olana kadar paylaşılacak, tek başına biriktirmek, lüks hayata dalıp yoksulları unutmak yok. 

Elinde bir tane bile ekmeğin olsa, olmayanla paylaşmak esastır. Darlıkta ve bollukta infak uygulaması gerçekleştirilmelidir. 

Zenginler, mülkiyetlerini bir toplum içinde, o toplumun bir üyesi olarak kazandıklarından, fakir birçok insanın kendi elinde olmayan durumunun görülerek, ihtiyaç fazlası gelirlerinin, istihdam veya vergi (zekat) yoluyla, fakirlerle paylaşmak zorundadır. İhtiyaçların anlaşılabilmesi için bu ihtiyaçların bağlı olduğu amaçları anlamamız gereklidir. Amaçların değerlendirmesi hususunda toplumda tam bir anlaşma olmayabilir. Amaçlar konusunda bir anlaşma yoksa ihtiyaçlar konusunda da bir anlaşma yoktur. İnsanın sınırsız isteklerini ihtiyaç diye ortaya koyan kapitalizm ile, bu sınırsız arzulara (nefis); Allah tarafından, ahiret, denenme ve ahlakla ilgili sınırlar koyan İslam birbirinden farklıdır. İhtiyaç ve istek (arzu) kavramlarının birbiriyle ilişkisinde açık değişkenliğe vurgu yapanlara verilecek cevap, Allah takva sahiplerine ayırt etme gücü verir, olmalıdır.

İSLÂM PAYLAŞMA DİNİ  

Türklerde-Paylaşma

 Yukarıdaki satırlardan anlaşıldığı gibi İslam paylaşma dinidir. Her Müslüman Türk, bu ilkelerin, değerlerin ve kavramların uygulanmasını zorunlu prensipler olarak görmelidir. İslam, toplumlara kendi değerlerini açıkça anlatmaktadır. 

Hayırların yaygınlaşması için toplumun bağlı olduğu dinin nas’larına ters olmayan araçları kullanabilir. Toplumlarda yapılan değişikliklere ve uygulanan kapitalist modele ve uygulamasına kapitalizmin ürettiği adaletsizlikten zulme, ahlaksızlıktan vicdansızlığa kadar her şeye, İslam’ın söyleyecek bir sözü vardır. Her toplumdaki uygulamaların İslam’a uygunluğundan söz edilebilir. Ama hiçbir uygulamanın İslam devleti ile özdeşleşmesi mümkün değildir. Aksi durumda bir modeli İslam’la özdeş hale getirmek o alandaki gelişmelerin önünün kapanması anlamını taşır. Farklı toplumsal ortamlarda İslam’a uygun ama birbirlerinden farklı uygulama modellerinin ortaya çıkması mümkündür. Hiçbir şeyin birden bire ortaya çıkmamasıgibi toplumun inanç ve düzene sahip olması da birden bire gerçekleşemez. İnsan gayreti ile ortaya çıkan şeyin kusurlarının bulunması kaçınılmazdır. Mükemmellik Allah’a mahsustur. 

O nedenle, eksik ve kusur ararken insanları hak etmedikleri tarzda tenkitten ziyade iyiyi yapmak, kötüden kaçınmak ekseninde yapılacak her türlü tenkit olaya bir seviye kazandırır.

 Müslüman Türk milletinin, İslami sınırlar içerisinde yerli ve milli bir iktisadi yaklaşıma ihtiyacı vardır. O bakımdan antiemperyalizmin ve anti-kapitalizmin rehber olmadığı bir anlayışın, milli, bağımsız ve egemen bir iktisat modeli geliştirmesi mümkün değildir. Türkler İslamiyet’i kabul etmezden önce de toplumcu, paylaşımcı bir anlayışa sahiplerdi. Türk’ün sosyo-ekonomisi, kamu iktisadi teşekküllerinin yeniden devletleşmesinden yana, sosyal adaletçi, paylaşımcı ve eşitlikçi bir devlet anlayışına sahiptir. Türk milleti teoride toplumcu paylaşımcılığı savunurken, dışarıda emperyalizme karşı mazlum milletlerin istiklalinden yana bir tavır sergilemelidir. Çağdaşinsanlığı oluşturan milletler, eşit olmayan biçimde iki kampa bölünmüştür. Bu kamplardan birinde insanlığın %20’sini oluşturan ve yeraltı yerüstü zenginliklerini elinde bulunduran talancılar, diğer kampta ise insanlığın 4/5’ünü oluşturan, emperyal milletlerin sömürgesi durumuna düşürülmüş milletler bulunmaktadır. Emperyalizme karşı oluşacak her dil ve her dinden insanların zulme karşı birleşmesini amaçlayan Türk milliyetçiliği yeni bir dünyanın sosyal zeminini ortaya koymaktadır. Türk milletinin iradesi olmadan bu mücadelenin kazanılması mümkün değildir. Her din ve her dil şeklinde ifade ettiğim milliyetçilik ifadesinin sebebi yüce dinimiz İslamiyet “mazlumun dini sorulmaz” der. O nedenle, dünya mazlumları vahşi kapitalizme karşı birleşmelidir. İslamiyet’in bu yüce duyguları bize emrettiği gibi tarihimizde bu görevi bize yüklemektedir. 

Türklerin geçmişinde hem İslamiyet’ten önce hem de İslam’la şereflendikten sonra sosyal ekonomiyi benimsemişlerdir. 

 Eski Türklerde devletlerin amacı halkı yoksulluktan kurtarmak, tebayı aç bırakmamaktı. Bu konuda en güzel örnek Orhun Kitabeleri’nde yer alan Bilge Kağan’ın millete hitabıdır. 

Hitapta; “…Tahta oturduğumda şuraya buraya dağılmış milletim yaya ve çıplak geri geldi. Milletimin adı yok olmasın, Töre yok olmasın diye, gündüz oturmadım, gece uyumadım gözden yaş gelse önleyerek, gönülden çığlık gelse geri çevirerek düşündüm. İyice düşündüm. Milletimi kalkındırayım, besleyeyim diye kuzeye, güneye, doğuya on iki sefer yaptım. Savaştım. Ondan sonra Tanrı bağışlasın talihim ve kısmetim var olduğu için Ötüken’i il (ülke) tuttum. Açları doyurdum, çıplakları giydirdim yoksul milleti zengin kıldım. Az Milleti çoğalttım. Artık Kötülük yok… Ve Türk Kağanı mukaddes Ötüken ormanında oturdukça ülkede sıkıntı olmayacak, töre yaşayacak. Üstte gök basmadıkça, altta yer delinmedikçe senin İlini ve töreni kim bozabilir. Ey Türk titre ve kendine dön.” denilmektedir.

kapitalizmin hedefinde ulus devlet

BURJUVAZİNİN HEDEFİNDEKİ MİLLİ DEVLET

 Yukarıdaki ifadelerde göstermektedir ki Türklerde milletin güvenliği, bağımsızlığı ve refahı ile paylaşımcılığı fıtri bir özellik taşımaktadır. Ancak, Tanzimat Batıcılığı’ndan beri Kültür Emperyalizmi’nin, son 20 yıldır da Neo-Liberalizm ve vahşi kapitalizmin tuzağına düşürüldük; ancak, Türk milleti bu güzel hasletleri ile bu kötü durumdan bir an önce kurtulacaktır. Bugün ülkemizde komplolar, burjuvazinin hedefinde olan milliyetçiliği emperyalistlerle işbirliği içindeki bu çok uluslu şirketlerin uzantısı olan yerli burjuvazi, Türk insanını parya yapmak hususunda her türlü şer faaliyetle ortaktırlar. 

Cumhuriyetimiz Batı karşısında ekonomik ve sanayinin gelişmesi amacıyla bu yerli burjuvaziyi var etmiş ve bugünkü duruma gelişleri tamamen devletin desteği sayesinde olmuştur. 

 Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu aşamasında büyük Atatürk ve arkadaşları, milli bir zengin sınıfına devredilmesi uygulamasını gerçekleştirmişlerdir. Oysa Avrupa’da ulus devletlerdeki burjuvazi birçok mücadele sonucu toplumdaki saygınlığını kazanırken, bizde ise doğrudan devlet desteği ile bu zengin sınıf yaratılmıştır. Varlık sebebi milli devletin iyi niyetli ama yanlış politikalarının sonucu olan bu işbirlikçilerin, Cumhuriyetin en tehlikeli biçimde emperyalizmin tuzağına çekildiği dönemde, hangi safta olduklarını görmek içler acısıdır. Türkiye’de liberalizm ya da insan hakları, demokrasi, söylemleri ile vahşi kapitalizmin taşeronluğuna soyunmuşlardır. 

Kapitalist temellere dayalı liberal demokrasinin sonucu ve emperyalizmin yeni bir Ortadoğu projesinin sonucu olarak federasyona gidilerek milli devleti tahrip etmek olan fikirlerin ülkemizde savunuculuğunu yapmaktalar. Milletimizin, Milli mensubiyet duygularını yok etmeye çalışmaktadırlar. 

 Avrupa’da Protestanlığın yerleşmesi ile bunlar, kendileri içerisinde ticaret, buradan sermaye tedarik ederek büyümek hedefleridir. Piyasada faizi serbest bırakmak, başarılı bir birey olmak için her türlü sahtekarlığı göze almak, zenginleşenleri takdir etmek, yoksulları asalak olarak görmek ve toplumdan tasfiye etmek en büyük amaçtır. Bu soykırımcı düşünceleri savunarak sosyal Darwinizm’i hayata geçirmek en büyük idealleridir. 

 Türk Milletinin yüce dini İslam’ı tahrif ederek, ılımlı hale getirip, demokrasi ile bağdaştıracaklarını ifade eden emperyalistler, ülkemizde müttefik olarak Protestan Müslümanları (münafıkları) bulmuştur. Tüketim toplumu oluşturarak hepimizi modadan sanata kadar her sahada yönlendirme gayreti içindedirler. Çünkü ideoloji olarak hangi fikri savunursanız savunun çok uluslu şirketler için tüketim kalıplarının değişmesi ve gümrük duvarlarının sıfırlanarak önlerindeki duvarların kalkması esastır. Esasta Max Weber’in Kapitalizmin Ruhu Protestan Ahlak düşüncesinin İslam ve Türk toplumlarına uyarlanması olan bu anlayış, kendi toplumuna, kültürüne bütünüyle yabancılaşan yeni bir İslamcı burjuva sınıfı yaratmıştır. 

Türk milleti bunları, ellerinde erzak toplayan ilk yardım maksatlı geldiklerini düşündükleri anda siyasi propaganda yaparak oy avcılığı yapan türedi zenginler olarak tanımıştır. Oysa her koldan bütünlüğü ve birliği saldırıya uğrayan Türk milleti, bağımsız, egemen bir devletle kendisine hizmet edilmesini beklemektedir. Bu görevler başlıca eğitim, sağlık, bayındırlık,  sosyal yardım ve tarıma yapılacak destekler gibi hizmetlerdir. 

Bu işleri devletten değil özel sektörün yapmasını savunanlar vardır. Bu görüşü doğru bulup uygulayanlara kapitalist veya bireyci denir. Milletin genel çıkarlarına ilişkin siyasal ve düşünsel ilişkilerde ve her türlü ekonomik işlerinde bu hizmetlerin devlet tarafından yapılmasını savunanlara ise Devletçiler denir. Devletçiler ve bireycilerin dışında toplumsal mülkiyeti, karma ekonomiyi kalıcı hale getirmeyi amaçlayanlara ise, üçüncü sektörcüler denir. Millet Sektörü olarak ifade edilen emeksermaye ortaklığını esas alan bu görüş, işçinin fabrikaya emeğiyle ortaklığını savunur. Bu görüşe Milli İktisat da denilir. 

 Devletimizce uygulanması münasip olan ilkeyi belirlemek için bireyci ve devletçileri ve Milli Ekonomi yanlılarının dayandıkları noktaları ve birde milli demokrasinin belirgin niteliklerini göz önünde bulundurarak bir inceleme yapalım. 

Bunun için yukarıda bahsi geçen alanlara ilişkin işlere devletin karışmaması bütün bu işleri millete ve ülkeye karşı sorumlulukları ve temel görüşleri ikinci dereceden olan görevlerle ilgili bağlantılarını düşünmek gerekir. Devlet güvenlik ve huzuru sağlamak için, ülkeyi savunmak için, sağlıklı, iyi gelişmiş ordu, milli duyguları ve vatanseverliği yüksek vatandaş ister. Devletin içte ve dışta milli işlerini yaptıracağı kabiliyetli ve samimi vatandaşlara ihtiyacı olduğu kadar, aynı zamanda, bütün vatandaşların, devletin güvenliği ve savunması için görevlerini eksiksiz yerine getirmesini de ister. O nedenle, devlet vatandaşların eğitim, öğrenimi ve sağlığıyla yakinen ilgilenmek zorundadır. Ayrıca, bayındırlık hizmetlerinin, ulaştırma hizmetlerinin ve ülke ekonomisinin parasal ve mali gücü her türlü vasıtanın üstünde bir silahtır. Bu saydığımız alanlardaki işlerden ekonomi ile ilgili olanlar doğrudan doğruya devletin görevleri olarak görünmekle beraber o görevlerin uygulanmasında büyük bir öneme sahiptirler. Bu görevlerin özel sektöre bırakılabilmesi için, bu işlerin devletin karışması ya da yardımı söz konusu olmadığında, devleti zor durumda bırakmayacağından emin olmak gerekir. Kapitalistler bu işlere devletin karışmasını birey özgürlüğüne müdahale gibi görürler. 

Ancak, milli menfaatlere dokunan konularda millet sektörünün ya da devletçi anlayışların haklı olduklarını kabul etmek gerekir. Özel çıkarlar genelde milletin çıkarlarıyla ters düşebilir. Sadece rekabet ve şahsın menfaati ile ekonomik bir düzen sağlıklı olamaz. Bu kanaate olanlar hayal dünyasında kandırılanlardır. 

Zayıflarla güçlüleri aynı yarışmada karşı karşıya bırakmak adil değildir. Hayat geliştikçe vasıtalarda artar. Çok vasıta büyük bir güç tarafından yönetilmeyi gerektirir. Güç ve vasıtalar arttıkça kurallar da artar. Bir toplumda kurallar koyan güç ise devlettir. 

 Bundan ayrı olarak devlet ve milletin hırsı birey hırsı gibi değildir. O kamunun ortak çıkarlarını düşünür. Fertler özel hırslarını yenemezler. Bu durumda millet sektörünün ve devletin ekonomideki düzenleyiciliklerini kabul etmek gerekir. 

 Görüldüğü gibi temelde tartışılan konu mülkiyet konusudur. Mensubu olduğumuz İslam’a göre fert, millet ve devlet mülkiyet ile ilgili temel ilkelere göz atmakta yarar vardır. 

Önce özel mülkiyete ilişkin İslam’ın emirleri şöyledir. “ Tövbe ederseniz ana paranız sizindir”. “İnsanlar birbirinin mallarını haram yollarla yemeyin” gibi Ayeti Kerimelerle İslam’ın özel mülkiyete yer verdiğini görebiliyoruz. Hz. Peygamber de “Malı uğrunda (toprağını savunma) uğrunda öldürülen şehittir.” buyurmuştur. Ferdi mülkiyetin bir hak olduğunu tespit ettikten sonra bir başka mülkiyeti ise “kamu mülkiyeti” Milletin mülkiyete ortak olması ve devlet mülkiyeti şeklindedir. Devlet mülkiyeti ile ilgili olarak ganimet mallarının beşte birinin Peygamberimize ayrılması, bu kısmın kamuya dağıtılması olarak anlaşılır. Uygulamada da kamu mülkiyeti ya da devlet mülkiyeti olarak anlaşılmıştır. Ganimete dağıtım dışı tutularak kamuya mal edilen bu mallar Allah’ın emrettiği gibi hak sahiplerine devlet eliyle dağıtılmış olur. Bütün bunların yanında, toplumsal mülkiyetin varlığı, yani millet sektörü diyebileceğimiz bir mülkiyetin varlığını kabul ettiren deliller vardır. 

 Hz. Peygamber “Koruyuculuk yapmak ancak Allah (c.c) ve Resulü içindir.” Demiştir. Ayrıca, Hz. Peygamberin önemli bir hadisi daha vardır; “Müslümanlar şu üç şeyde ortaktır. Su, ateş ve mera” buna göre her türlü su, yeraltı ve yerüstü madenleri ile İslam alimleri tarafından ateş olarak da enerji ve nükleer enerjinin bu kapsamda değerlendirilmesi ifade edilmiştir. Buna göre İslamda hem özel, hem de kamu mülkiyeti olduğu gibi milletin mülkiyetinin yani toplumsal mülkiyetin olduğunu da ifade eder. Bu konuda üç mülkiyet esastır. 

Ancak İslam bu mülkiyet anlayışlarını zorunlu ihtiyaçlar olarak mülkiyet onun dışındakileri ise paylaşmak için görev olarak kabul etmektedir. Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim’inde zengin 

Müslüman’ın malında fakir Müslümanın hakkı olduğunu buyurmuştur. Fakat, günümüzde bazı zengin Müslümanların sadece zekatlarını (1/40) vererek “sorumluluğumu yerine getiriyorum” kolaycılığı ve her türlü lüks yaşamalarının meşru olduğunu savunmaları büyük bir yanılgıdır. Türkiye’de ve dünyada zulüm altında inleyen binlerce Müslüman varken bir kısım Müslümanların Mc. Donalds reklamlarına sponsor olmaları, tesettür defilelerinde boy göstermelerinin Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Müddesir Suresinde Allah-u Teala herkesin servet yığma hayallerinin ne kadar kötü olduğunu ifade etmektedir. 

Bir başka ayette ise, “Ey iman edenler alış-verişin, dostluğun, şefaatin olmadığı o gün gelmeden önce size verdiğimizden infak edip dağıtın. Küfre sapanlar zalimlerin ta kendileridir.” (Bakara 254) buyurulmaktadır. Servet ve zenginlik arayanlara böyle seslenen Allah-u Teala ticaret yapın, ithalat, ihracat yapın ve sanayi tesisleri kurun, ancak bölüşmek, paylaşmak şartıyla demek istemektedir. Fransız İhtilali’nin ünlü düşünürü Jean Jaques Rouseau da bencilliği şöyle açıklıyor. “Bilim ve icatların gelişmesi ile insanlar sadelikten, doğallıktan uzaklaştılar. Bu vesile ile kendilerine yabancılaşmışlardır. Ahlak ve erdem yerini bilgiçliğe terk etti” diyerek batı toplumlarındaki bahsi geçen duygusuz, kuru akılcı bir yaratık haline getirilen insandır. Bu cümle, mülkiyetin ancak paylaşılarak güzelleştiği yoksa insanı insanlıktan uzaklaştırdığını anlatmaktadır.

 Toplumsal mülkiyet anlayışı bizim ifademizle millet sektörü, toplumdaki gelir farkı uçurumlarını kapatmakta önemli bir araç olduğu, mülkiyet tariflerinden ortaya çıkmaktadır. 

Millet sektörü vatandaşların küçük birikimlerini kendi aralarında bir araya getirerek kuracakları küçük ve orta ölçekli işletmelerden meydana gelmez. Meslek örgütleri, sendikalar ve kooperatiflerin güçlerini bir araya getirerek ortaya çıkartılacak büyük ölçekli yatırımlar olacaktır. Belediyeler özellikle az gelişmiş bölgelerde millet sektörü yatırımlarıyla yerine göre kamu, yerine göre özel sektör yatırımlarının ortaklıklarına öncülük edeceklerdir. Millet sektörü halkın birikimlerini, devletin toplumsal sorumluluğunu, özel sektörün dinamizmini birleştirerek yeni bir sektöre şuur geliştirecektir. Ülkemizin iki önemli problemi vardır. Bunlar işsizlik ve bölgesel kalkınma farlılıklarıdır. 

iskenderun-demir-çelik-fabrikası

DEVLETİN EKONOMİDE AĞIRLIĞININ ARTTIRILMASI

Bunların çözümü için ise devletin ekonomide doğrudan etkinliğinin artırılması gerekmektedir. Kamu İktisadi Teşekküllerin (KİT), sanayilerin kurulmasında, alt yapının oluşturulmasında, işgücünün artırılması ve eğitilmesinde öncülüğünden yararlanılacaktır. Buna engel teşkil eden iktidarların KİT’leri kendi arpalığı haline getirmesine karşı iktidardan, bağımsız millet sektörü tarafından oluşturulan teftiş kurullarınca denetleneceklerdir. Kamu iktisadi teşekkülleri verimlilikten uzak, beceriksiz, savurgan politikalardan uzak tutulacaklardır. KİT’ler sanayiyi geliştirmek, enerjinin üretimi ve dağıtımı ile görevlendirileceklerdir. Bu yeni sistemde, Kamu bankaları yeniden kuvvetlendirilecek ve özel bankacılığın yabancı unsurlara hizmet etmesi engellenecektir. Süt Kurumu ve Et-Balık Kurumu gibi KİT’ler yeniden kuvvetlendirilecektir. İçinde yaşadığımız günlerde, Kamu İktisadi Teşebbüs’lerinin piyasayı kontrol etmelerinin ne kadar gerekli olduğu her gün daha iyi anlaşılmaktadır. Yabancı sermayenin düşük kur yüksek faiz politikaları ile çok uluslu şirketlerin büyük kazanç sağlamasından ve vatandaşımızın sömürülmesinden kurtarılması gerekmektedir. Bu hususta faydası olabilecek Tobin vergisi konulmalıdır. Tobin vergisi olarak bilinen vergi, bildiğiniz gibi ülkeye döviz olarak gelen kısa vadeli sermaye ve fonların maliyetini yükseltmek ve denetim altına almak için döviz kurlarındaki dalgalanmaları engellemek amaçlıdır. Nobel ödüllü Amerikalı bir iktisatçı olan James Tobin tarafından 1972 yılında önerilen bu vergi, aynı yıl Kanada’da daha sonra ise Malezya ve Brezilya’da da uygulama alanı bulmuştur. Bu vergi, ülkenin uluslararası para spekülatörlerinin cenneti olmaktan çıkarılması ve milli ekonomiyi korumak amaçlıdır. 

Önerdiğimiz görüşler sosyalist veya kapitalist model değildir. Kendi milli özelliklerimizi taşıdığını ifade etmek gerekir. Bu ekonomik perspektifte amaç tam istihdamın sağlanması dış ödemeler dengesinin dengeye oturtulması, bölgeler arasındaki dengesizliğin kaldırılması ve hızlı bir teknolojik gelişmenin ortaya konmasıdır. Buna göre hızlı, dengeli ve planlı bir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmek milli bir hedef haline getirilmelidir. 

Kamu kesiminin parasal genişleme sürecinde elde ettiği bir hak olarak senyoraj hakkının canlandırılması ve devletin dışarıya borçlanarak yaratmaya çalıştığı geliri kendisi para basma hakkı ile tekrar kazanmasının sağlanmasıdır. Bu hak geçmişte bütün devletlerde bağımsızlık sembolü olarak görülmüştür.

 Bizde sultan kendi hükümranlığını ilan etmek için önce kendi adına hutbe okutur, daha sonra adına para basardı. Bugün çok uluslu şirketler ve emperyalist odaklar milli devletlerin para basma haklarını ellerinden almıştır. Senyoraj hakkı ya da beylik hakkı olarak bilinen para basma yetkisi bağımsızlığın sembolüdür. Bu uygulamaya göre, paranın üretim maliyeti ile üzerinde yazan değeri arasındaki fark senyoraj hakkını belirler. Bu yetki ülkeler tarafından merkez bankalarına bırakılmıştır. 

Paranın basım maliyeti çok küçük olduğundan aradaki fark devletlere yeni yatırımlar için kredi verme, sosyal projeleri yerine getirme hususlarında büyük bir fırsat yaratmaktadır. Bu da milli devletleri emperyalizme karşı korunaklı hale getirmektedir.

 Emperyalist-kapitalist sistem uluslararası bir sistemdir. O nedenle bizim gibi milli devletlere kalkınmacı sanayi yatırımları yaptırılmaz. Sonuçta bütün sanayi malları ve malları üreten makineler emperyalist merkezlerde üretilmektedir. 

Gelişmekte olan ülkeler ise, o malların ham maddelerini bu merkezlere teslim etmek ve onların ürettiklerini tüketmektedir. Dışa bağımlı hale getirilen ekonomiler batılıların teknolojik üstünlükleri nedeniyle onlarla rekabet edemezler. Böylece bağımlı bir ekonomi ortaya çıkar. Dünya ekonomisi ile bütünleşiyorum safsatasının gerçek anlamı budur. Yerli firmalar yukarıda bahsettiğim sebeplerle uluslararası firmalarla rekabet edemediği için kapanır veya yabancılar tarafından satın alınır. 

Yabancı sermaye istilası ülkeye zarar vererek yoksulluğu artırır. Milli devletlerin pazarları yabancıların ucuz mallarıyla dolar ama yoksulluk sebebiyle insanların çoğunun bu mallardan faydalanma şansları yoktur. Mandacı sermaye tarafından işgal edilen bir ekonomide üretim artık o ülke ihtiyaçları için yapılmaz. Emperyalist üretim zinciri o ülkeden bazı ihtiyaçlarını karşılar, ham madde sahibi ülkenin tüketim kalıplarını değiştirerek verdiğinden çok daha fazla alıcı hale getirir. Yani ezilen ülke çok zengin maden yataklarına sahip olabilir. Ama, o madeni üreterek son ürün haline getiremez. 

Bunu sadece emperyalist ülkenin dev şirketleri sağlayabilir. Görüldüğü gibi bir ülke madenler veya petrol olarak zengin kaynaklara sahip olsa bile o kaynaklarla üretilen son ürünleri batılılardan almak zorundadır. Yani basit bir fasit dairenin içine girilmiştir. Bu nedenle emperyalist kapitalizm ile ekonomik, sosyal ve askeri süreçlerden kopmak gerekir. 

Büyük Atatürk döneminde bağımsızlık ve milli egemenlik ön şart olarak kabul edildiği için dünya ekonomik krizinde dahi %8’lik bir kalkınma hızı tutturulabilmiştir. Bu bir hayal değildir. Milli devletimiz kurulduğunda milliyetçilik itici güç olmuştur. Ziya Gökalp’in kültür milliyetçiliğine dayanan, ırkçılığı reddeden bir milliyetçiliktir bu. Atatürk’ün Cumhuriyetin ilk yıllarında uyguladığı nüfus politikası ile devletimizin Müslümanlardan oluşması için büyük bir gayret gösterdiği bir vakadır. Bazı tarihçiler uygulanan bu politikalar nedeniyle Atatürk’ün Türk milliyetçiliği anlayışının bir yandan da Müslüman milliyetçiliği olduğunu kabul ederler. 

 Yukarıdaki ifadelerle bir model koymaktan ziyade bir bakış açısı kazandırmak amaçlanmıştır. Ülkemizde eksik olan iradedir. Müslümanlık değerleri ile Türk örf ve adetlerinden güç alarak milli bir bakış açısı kazanılmalıdır. Ekonomik ve siyasal hayat ile bunlara istikamet veren ruh, İslami ahlak ve Türk Milliyetçiliğinin bir bütünlük taşıyan parçaları olmalıdır. Bu ise emperyalizme karşı tüm mazlum milletlerin mücadelesinin ilham kaynağıdır. Buna antiemperyalist anlayış kılavuzluk etmelidir. Kökü geçmişte olan ati anlayışı ile milliyetçilik, her türlü şer kuvvetinin saldırısına rağmen dimdik ayakta durmaktadır. Atatürk’ün ifadesi ile kutlu yolda yürüyenler dinlenmemek üzere yola çıktıkları için asla yorulmazlar.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın