Atina-Demokrasisi02

Milli Demokrasi

Cengiz Aldemir

Cengiz-Aldemir-Kültür

 

İçinde yaşadığımız günlerde, toplumların her türlü problemlerine çözüm olarak önerilen insan hakları, demokratikleşme gibi kavramlar kullanılıyor. Bu günlerde din haline getirilen kavramlar Neo-Liberal piyasa ekonomisi ve demokrasi oluyor. Tek demokrasi şeklinin ve tek doğrunun liberal demokrasi olduğu zihinlere kazınmaya çalışılıyor. İnsan onurunun ayaklar altına alındığı, insanı aşağılayan, ahlaksızlığın uyanıklık olarak algılandığı iktisadi ve sosyal bir yapı tek doğru olarak topluma şırıngalanıyor. 

 O nedenle demokrasi kavramına açıklık getirmek ve  sıfatsız bir şekilde, demokrasi diye pazarlanmaya çalışılan şeyin, liberal demokrasi olduğuna açıklık getirmek düşüncesi ile konuyla ilgili bilgi vermeye çalışacağım. 

 Genel olarak demokrasi tüm üye ve vatandaşların devlet politikasının şekillendirilmesinde eşit hakka sahip olduğu bir yönetim biçimi olarak ifade edilir. Yunanca demokrasi halk kralia = iktidar sözcüğünden türetilmiştir. Demokrasinin ana  yurdu Eski Yunan’dır. Eski Yunanistan’da Aristo ve Platon demokrasiyi eleştirmiş ve ayak takımının iktidarı gibi aşağılayıcıkavramlar kullanmışlardır. Fakat günümüzde en de kötü şekli, en yaygın yönetim sistemi haline getirilmiştir. 

Ancak bu bütün dünyada ideolojilerin kendi demokrasi tarifl erini geliştirmelerine engel olamamışlardır. O nedenle demokrasinin geçmişinde uygulanan sistemler oldukça çeşitlidir. Bunlar; Atina demokrasisi, koruyucu demokrasi, kalkınmacı demokrasi, liberal demokrasi, sosyalist demokrasi ve milli demokrasidir. 

ATİNA DEMOKRASİSİ:

Eski Yunan şehir devletlerine dayanır. En iyi uygulaması ve o dönemde en güçlü şehir olan Atina olmasından dolayı Atina demokrasisi olarak adlandırılır. Burada belli başlı kararlar vatandaşların üye olduğu bir meclis tarafından alınırdı. Atina demokrasisinin bir özelliği de vatandaşların siyasi sorumluluklara geniş çapta katılmasıydı. 

Bunun en önemli sebebi, burada uygulanan kölelik sistemiydi. Oy verme hakkına sahip Atina doğumlu 20 yaşın üstünde tüm erkeklerin oy hakkı bulunmaktaydı. Bu sistemde kadınların, yabancıların ve kölelerin oy hakkı bulunmuyordu. Şehir devletlerinde uygulama alanı bulan, bu yönetim biçimi büyük ülkelerde bir takım teknik nedenlerden dolayı tercih edilmemektedir. 

KORUYUCU DEMOKRASİ: 

 Avrupalıların 18. ve 19. yüzyıllarda demokrasiyi daha çok kendilerini kralın zorbalıklarından korumanın yolu olarak  görüyorlardı. Korumacı demokrasi sınırlı ve dolaylı bir demokrasi modeli sunar. Yönetilenlerin rızası seçimlerle sağlanır. Siyasi eşitlik, eşit oy hakkını ifade eder. 

Bu sistemde oy hakkı gerçek bir demokrasi için yeterli değildir. Şahsın hürriyetlerini 

korumak için yasama, yürütme ve yargı üzerinden kuvvetler ayrılığı yaratılmadır. 

Burada amaç, yürütme keyfileştiği takdirde yasama ve yargı gerekli denetlemeyi sağlayacaktır. 

KALKINMACI DEMOKRASİ: 

 Bireyin ve toplumun gelişmesini hedefler. Bu tip demokrasinin en radikal söylemleri Jean Jaques Rousseau tarafından geliştirilmiştir. Bu demokrasi çeşidinde, bireyler, içinde bulundukları toplumun kararlarının alınmasında etkilidir. 

Ancak, vatandaşların, doğrudan ve sürekli oluşturulacak genel iradeye itaat etmeleri gerekir. Halkın bu durumda özgürlüklere kavuşabileceğini savunur. Bu durumun gerçekleşmesi için 

Anayasa yerine toplumsal sözleşme esastır.

 SOSYALİST DEMOKRASİ:

 Bu demokrasi anlayışında toplum sınıf tabanlı düşünülür. Gerçek demokrasinin ancak sınıf farklılıkları kaldırıldığında gerçekleşeceğine inanılır. Yani demokrasi için siyasi 

eşitliğin yeterli olmadığını bunun yanında sosyal ve ekonomik eşitliğin de sağlanması gerektiği iddia edilir.

Karl Marks kapitalizmin yıkılmasından sonra geçici bir proletarya’nın diktatörlüğünün olacağını, daha 

sonra proletarya demokrasi sistemiyle komünist toplumun oluşacağını savunur.

 Komünist devletlerde görülen demokrasi sisteminin fikir yapısı Marks’tan daha çok Lenin’e aittir. Neo-Marksistlerden Jurgen Hatermas’a göre demokratik süreç hükümeti ekonomik ve sosyal kamu taleplerini karşılarken, mali krizler kapitalist sistemi tehdit etmektedir. Buna göre kapitalist bir 

demokrasi için kriz riski süreklilik arz etmektedir.

 Yukarıda ifade edildiği gibi demokrasi genel geçer bir kavram olmaktan ziyade, ifade ettiği sıfatına göre bir önem taşımaktadır. Yani demokrasi önündeki sıfatı ile anılır. Klasik demokrasi, koruyucu demokrasi, v.b. gibi. 

LİBERAL DEMOKRASİ

Bu demokrasi çeşitlerinden ABD’nin bütün dünya ülkelerine örnek olarak sunduğu, tek doğru olarak propagandasını yaptığı Liberal Demokrasi’dir. Bunun ile ilgili kısa bir analiz yapmak gerekirse; Liberalizmin en önemli kavramcılarından biri John Sturat Mill’dir. Mill’e göre, demokrasi çeşitlerinin içinde en iyisi, yönetimin yönetenin karakterinin ıslahını sağlayan ve toplumun erdem ve kabiliyetinden optimal olarak yararlanmayı geliştirendir. Karar ve irade oluşumu ile bağımsız fikir 

sahibi olan vatandaşların mümkün olduğunca geniş bir katılımını sağlayan yönetim sistemi gerçekleştirilebilir. 

Siyasal katılım ve liyakat ideal devletin anahtar kavramlarıdır. Sayısal çoğunluğun despotluğu Mill’i çok etkilediği için kararlı biçimde siyasal otoritenin kontrol edilmesini savunmuştur. Kaliteli bir siyasal önder tabakasının seçilmesi, çoğunluğun frenlenmesi, özellikle çoğunluk despotizminin engellenmesi, ehliyetsiz vatandaşların liyakatsizliğine karşı tedbir alınmasının önemli olduğunu vurgulamaktadır. 

 Yukarıdaki nedenlerden temsil düzeninin aksaklıklarına karşı güvenlikler inşa edilmelidir. Temsil düzeni yetkisi aldığında otorite, kendine daha fazla yetki istemektedir. Bir başka aksaklık ise genel çıkarın mahzurlu olduğu konusunda temsili meclisi etkileyen özel çıkarların genelin aleyhine başarılı olmasıdır. Bu da oligarşilerin oluşmasına neden olmaktadır. 

 Bu durumda yasama mekanizması bir toplumsal sınıfın diğer sınıfları istismarı ortaya çıkmaktadır. Bu yüzden parlamentoda sınıfsal bir dengenin olması önemlidir. Bunun için John Stuart Mill eşit olmayan oy hakkını savunmaktadır. Yani özel kabiliyete sahip seçmenlerin birden fazla oy kullanmasını savunurken, diğer oy kullanma hakkına sahip olanların sadece 1 oy kullanması anlamına gelmektedir. Sosyal eşitlik ona göre yanlıştır. Bu durum ahlaki ve entelektüel gelişim için de zararlıdır. Çünkü siyasal eşitlik bilgi ve aklın payını engellemektedir. Oy hakkı bilgi ve zekaya göre verilmelidir. Bunun temeli asla zenginlik olmamalıdır. Mill’e göre seçme hakkı kadınların da hakkıdır. Buna göre kadınlara da oy hakkı verilmelidir. 

liberal-demokrasi John Stuart Mill’in en iyi yönetim şekli konusundaki siyasal anlayışına göre temsili yönetim kavramı bir yönden modern demokrasilere doğru bir gelişme olmuştur. Diğer yandan çoğunluğun tiranlığına karşı, aynı şekilde vatandaşların yanlış bilgilendirilmesi ve geliştirmesini engellemeye dönük bir düzen ve reform teklifleri tavsiye etmektedir. Mill’in projesi demokrasi ilkesi konusunda pek çok sınırlamalar ve sayısal çoğunluğun hakimiyetine karşıpek çok dengeler ihtiva eden bir düzen teklif etmektedir. 

 Liberalizmin sayısal düşüncesinde önemli bir kişilik de John Locke’dir. John Locke (çağdaşı olan Hobbes gibi) orta sınıfın iktidardan pay alabilmesinin sözcülüğünü yapmıştır. Ancak, Hobbes yeni yeni ortaya çıkan orta sınıfın bir süre, iktidarın koruması altında gelişmesini hedeflemiştir. Bu bakımdan klasik liberal anlayışın köklerinin birçoğunu John Locke’de görmek mümkündür. O bakımdan bazı araştırmacılarca ABD’nin ve anayasasının ortaya çıkışını fikirleriyle etkilediği söylenmektedir. 

 Locke’nin mülkiyete verdiği anlam ve önem teorisinin temel taşını oluşturur. Ona göre mülkiyet insanların canlarının, özgürlüklerinin ve mal varlıklarının tamamıdır. Her şey işte bu mülkiyetin, korunması ve geliştirilmesine dayanmaktadır. Toplumun siyasal bir kimliğe bürünmesi, başka bir ifadeyle insanların devlette birleşmesi, beraberinde medeni yönetimi getirir. Bu medeni yönetimin temelidir. 

En üstün güç ise yasama gücüdür. Her şey dayanağını yasamadan ve yasalardan alır. Devletin görevi ve varlık nedeni bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunması olup bireyler de bu şartla siyasal otoriteye boyun eğmektedirler. John Locke’nin teorisi tam liberal bir teoridir. Liberalizm’in son iddialı düşünürlerinden biri de Thomas Hobbes’tir. Siyasal kurumların var oluş nedenlerinin ve ilk görevlerinin bireylerin güvenliğini sağlamak olduğu konusundaki ısrarından dolayı Hobbes’un hareket noktasının birey olduğu açıktır. Hobbes’un da neo- liberalizme öncülük ettiğini söyleyebiliriz. 

 Diğer yandan, demokrasinin egemenliği sürdürme ve istikrar sağlamada yetersiz olduğunu savunmuş, demokratik yönetim biçiminin herkesin herkese karşı savaşına yol açan rekabet, güvensizlik ve ihtişamı yeniden ürettiğini söylemiştir. Krallığa göre, demokrasinin uygulanabilir bir  yönetim biçimi olmadığı sonucuna varmıştır.

 Hobbes, monarşinin yanı sıra, aristokrasi ve demokrasiyi de meşru yönetim biçimi olarak görmüştür. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi, Liberalizm zayıfl arın korunmasını gönüllülük esasına bağlar. Planlı ve müdahaleci bir ekonomi ile gelir dağılımının düzenlenmesinin, devlet kapitalizmine yol açacağını savunurlar. 

BIRAKINIZ YAPSINLAR, BIRAKINIZ GEÇSİNLER

 Görüldüğü gibi, Liberalizm kökleri Rönesans ve Reforma dayanan, 18. yüzyılın sonlarına doğru siyasi literatüre girmiş “Laissez faire lassez passe” yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ifadesi ile tanınan bir fikir akımı olmuştur. 

Liberalizm aristokrasi ile burjuvaların arasındaki çatışmaya paralel olarak doğmuştur. 10. yüzyıldan başlayarak kentlerde ticaret ve sanayinin gelişmesiyle ortaya çıkan varlıklı bir sınıf olan burjuvazinin doğmasına neden olmuştur. Burjuvazinin gelişmesine ve büyümesine en büyük engel aristokratların doğuştan sahip oldukları hukuki ayrıcalıklardır. Önemli siyasal, askeri ve dinsel görevler aristokrasinin tekelinde olduğu için her türlü engelleme bu sınıf tarafından gerçekleştirilmiştir. 

 Liberalizm genellikle siyasi liberalizm ve ekonomik liberalizm olarak iki alanda değerlendirilir. Siyasal liberalizm, liberal demokrasinin temel felsefesini oluşturur. Ekonomik liberalizm ise kapitalizmin ideolojisi sayılabilir. Liberal ekonomide, devlet eliyle hiçbir müdahale yapılmamalıdır. Liberal düşünürlere göre her kişinin kendi amacı vardır. Bu amaçlar başkalarının amaçları ile doğal olarak uyumsuz olduğu için bireylerin amaçları uğruna neleri yapabilecekleri ile başkalarının amaçlarının hangi bakımlardan göz önüne almalarının belirlenmesi gerekir. Refahın ve iktidarın birkaç 

kişinin elinde toplanması anlamına gelir. Aynı zamanda hiçbir savunması olmayan insanların yalnızlaştırılması demektir. Toplumlardan ziyade bireyleri esas alması bu görüşün kaçınılmaz sonucudur. Ülkelerin yerleşik gelenek ve manevi hasletlerine ters olması da bir başka dikkati çeken konudur. 

 Liberalizm insanların beden ve yeteneklerinin eşit olmadığını, insanlar arasında farklılıkların olduğunu doğal görür. Toplumların özgür girişimcilik sayesinde gelişebileceklerini öğretir. Siyasi eşitlik fikrine dayanarak uygulamada eşitsizlikçi kapitalist sosyo ekonomik düzenin çarpıklıkları arasında kalmaktan kurtulamaz. Batı kapitalizmi bugün kendisini dünyada tek seçenek olarak sunma gayreti içindedir. Globalleşme ya da küreselleşme teriminin emperyalist batının dışındaki yoksul toplumlar için bir küreselleştirme olarak anlaşılması tartışmasızdır. 

LİBERAL DEMOKRASİ SÖYLEMİNİN AMACI KAPİTALİZMİN VARLIĞINI GÜÇLENDİRMEK

Liberal demokrasi söyleminin böyle bir yayılmacılık için kullanıldığını onun batı kapitalizminin kendi varlığını güçlendirmek ve dünyaya hükmetmek amacına hizmet ettiğini söyleyebiliriz.

 Ahlaki açıdan baktığımızda, Müslüman Türk Milletinin ahlakını bozan Protestan Hıristiyan ahlakı (ılımlı İslam) ve çıkarcılığı üreten bir sistemdir. Bütün bir dünyayı ele geçirme planlarının bir parçası olan liberallik ve insan hakları sözcüklerinin orijinal anlamlarının dışına çıkartılarak tiksinilecek bir anlayışa dönüştüğünü ibretle görmekteyiz. 

Emperyalizmin bu düşüncesi, özgürlüğü eşitliğin önüne koyan, eşitlikçi ahlak ve sosyal hukuk devleti gerçeğini yok etmektedir. Liberalizmin eşitsizlikçi ekonomi siyaset anlayışı, küreselleşme 

dayatmasının toplumların gelişme ve bağımsızlıkçı sosyal devlet anlayışlarına düşmandır. Dünya’da ve Türkiye’de toplumların Liberalizme karşı çıkması, hem ahlaki, hem de ekonomik olduğu kadar, sosyal bir gerekliliktir. Toplumun bu neo-liberal tuzaktan korunması her Türk aydınının görevidir. 

 Tüm dünyaya örnek olarak gösterilen liberal demokrasi ta baştan gerçek demokrasiyi engellemek üzere bilinçli olarak düzenlenmiştir. Bu sisteme demokrasi demek bir alışkanlık olmuştur. Demokrasi halkın iktidarı demektir. 

Oysa son birkaç yüzyıldır liberal demokrasilerde halkın adı olmuş ama kendi hiçbir zaman olmamıştır. Bu yönetim modelinde asıl iktidar, finans ve mali oligarşinin elindedir. Bu model insan hakları ve özgürlük propagandası yaparak iktisadi köleliği örtmeye çalışmaktadır. Gözleri dönmüş bir biçimde özelleştirme çalışmaları ile devletin yüksekleri ile giderek bütünleşiyor. Çok uluslu şirketlerin patronlarının istemediği kararlar Bakanlar kurullarında alınamıyor. Bu durum, parlamentoların halkı temsil etmesini imkansız kılıyor. 

SEÇKİNLERDEN OLUŞAN PARLAMENTO

ingiliz-parlamentosuSonuçta zenginler ya da onların temsilcileri olanlar parlamentoya girebiliyor. Bu iktisadi ve siyasi düzende toplumsal dengesizlikler arttıkça, zengin yoksul uçurumu büyüdükçe bunun siyaset alanına yayılması bir zorunluluk haline geliyor. 

 Ancak pahalı seçim kampanyalarını karşılayabilecek parayı bulabilenler, milletvekili seçiliyor. Tek doğru sistem olarak propagandası yapılan liberal demokrasinin en iyi uygulandığı yer kabul edilen ABD’de, Senatoya girmeyi başaranların %88’i çok para harcayabilenlerdir. Bunu örnekleyecek olursak, Temsilciler Meclisine seçilebilmek için 500 bin dolar, Senatoya seçilebilmek için ise ortalama 1.6 milyon dolar harcamak gerekiyor. Demek ki milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu milyarderlerden oluşuyor. Halkın değil paranın seçtiği parlamento ve hükümetler halka umut pompalayan “yakında işlerin düzeleceği” mesajını veren figüran olmaktan öteye gidemiyorlar. Emperyalist Batının liberal demokrasiden anladığı, kendi dışındaki ülkelerin, çok uluslu şirketlerin yağmasına sonuna kadar açılmasıdır. 

 Türk milletinin uygulaması gereken sistem, batının kültür kodlarından doğan liberal demokrasi yerine, kendi ilke ve ahlak değerlerine uygun milli demokrasi olmalıdır. 

Kendi şartlarımıza uygun bir demokratik sistem, 1000 yılı aşkın süredir Müslüman olan bu milletin değerlerine uygun bir sistem olmalıdır. Sistemin reformunda büyük Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ve ilkeleri aynen muhafaza edilmelidir.

İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran ve üstün kılan en önemli özellik ise onun akıl sahibi olmasıdır. Akıl sahibi insanların bir araya gelerek meydana getirdikleri akla ise, kolektif akıl denir. İşte bu kolektif aklın ortaya çıkması için uygulanan müesseseye ise şura (meclis) adı verilmektedir. “Akıl akıldan üstündür” atasözünde belirtildiği gibi Müslüman gelenekte bilge insanlara (liyakatli, ehil) danışmak, başkalarının bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak (istişare) esastır. 

 Cenabı Allah Ali İmran Süresinde “ … iş hakkında onlarla meşveret et. Kararını verdikten sonra da Allah’a güven. Çünkü Allah kendisine dayananları sever”. Bu ayet, şuranın 

yani danışmanın İslam’daki önemini açık bir biçimde ortaya koymaktadır. Kuran’ı Kerimde 42. Surenin isminin de Şura Suresi olarak isimlendirilmesi de konunun önemini bir kat daha arttırtmaktadır. Ayrıca Şura Süresinin 38. Ayetinde ise istişareden ayrıca bahsedilmekte ve “…onların (müminlerin) işleri danışma iledir” buyrulmaktadır. Bu mübarek Ayeti Kerimelerden de anlaşıldığı gibi insanların her türlü işlerinde mutlaka başkalarının görüş ve tecrübelerinden yararlanması sonucu çıkmaktadır. 

Bu hem Allah’ın bir emri, Hz. Peygamberin sünneti, hem de insanların menfaati gereğidir. Bunun bilincinde olan Müslüman olmayan topluluklar bile günümüzde, danışmanlık (ve meclis) müessesesinden yararlanma yolunu seçmişlerdir. 

İslam’ın koyduğu bu müesseseden yararlanmalıdır. İslam insanların dünya ve ahiret mutluluğunu hedefleyen ilahi kaynaklı bir dindir. Demokrasinin ise, insanların kendi akıl ve iradeleriyle ortaya koydukları bir yönetim biçimi olduğunu vurgulamak gerekir. Kuran’ı Kerim tarafından adı açıkça belirtilen herhangi bir yönetim biçimi yoktur. Kuran’ın ilke kavram ve değerlerinin uygulanmasını ister. Özellikle İslam’ın ahlak anlayışı bağlayıcıdır. Çünkü insanların ve toplumların ihtiyaç ve yapılanmaları sürekli değiştiği için belli bir dönem çok faydalı olan bir model başka bir dönemde yetersiz kalabilir. Oysa yüce Allah meseleleri kavram, ilke, değerler şeklinde ortaya koymak suretiyle vahyin rehberliğini evrensel ve bütün çağları kuşatacak şekilde hayata geçirmeyi emretmiştir.

 Ancak hem Kuran’da hem de Hz. Peygamberin uygulamalarında yöneten-yönetilenlerin uyması gereken prensipler bildirilmiştir. Milli devletlerin gelişmesi ile birlikte dünyanın her hangi bir ülkesindeki kültürel, siyasi ve ekonomik şartlar, bir başka ülkenin şartlarına uymaz. O coğrafyaların getirdiği imkanların, bu evrensel ilkelerden yola çıkarak milli aklın harekete geçirilmesi ile yeni modeller ortaya konabilir. Esas olan halkın yönetime katılması ve hür irade ile yöneticileri seçmesidir. Hz. Peygamber kelime anlamı kabul etmek, razı olmak anlamına gelen “Beyat” müessesesini çalıştırdığı görülür. Bu günkü anlamıyla halkın yönetime bağlılığını belirtmek için oy kullanması şeklinde tanımlanabilir. 

 Demokratik yönetim ile idare edilen ülkelerde toplum tarafından seçilen ve yine toplum adına karar merkezi olarak işleyen Meclis üzerinde durulmalıdır. Meclisin İslam literatüründeki tam karşılığı şura müessesesidir. Yapılması gereken işlerin istişare sonucunda karara bağlanması bu sayede gerçekleştirilir. İslam’ın benimsediği idari yapı Şûra (meclis) üzerine kurulması gerektiğinden hareketle, diktatörlüğe dayanan otokrasi, teokrasi ve oligarşiden ayrılır.

 Bilindiği gibi, İslam’da bir idare biçimi yoktur. Yönetimin ölçüleri vardır. Bu ölçüler evrensel ölçülerdir. Herhangi bir idare biçimi o ilkelere uyarsa o idare Müslümanların yönetim biçimi olur. Mesela, demokrasi milli değerlere ve ölçülere uygun olmak kaydıyla İslami sınırlar içerisinde düşünülecek bir idare biçimidir. 

 Müslümanların Peygamberimizin vefatından sonra, Raşid halifeler döneminde uyguladıkları seçimle şura anlayışı ve beyat uygulamaya çalıştıklarını görmekteyiz. Beyat kısaca halkın yöneticiye bağlılığını belirtmek için oyunu belli etmesi, günümüzde oy verme karşılığı olarak kullanılmaktadır. Hz. Peygamberin başlattığı beyat uygulaması çeşitli değişikliklere uğrayarak Osmanlıya kadar devam etmiştir. 

TÜRK MİLLETİ’NİN KENDİNE HAS MİLLİ BİR DEMOKRASİSİ OLMALI

TBMM

 Ayrıca demokrasi ile yönetilen ülkelerde toplum tarafından seçilen ve millet adına karar veren meclis, üzerinde durulacak çok önemli bir kurumdur. Bunun İslam literatüründeki karşılığı şûradır. Şûraya seçim işlemi; bilgi, tecrübe, ihtisas ve liyakat gibi unsurlar dikkate alınarak yapılır. Allahü Teala Zümer Suresi 9. Ayette “Hiç bilenle, bilmeyen bir olurmu“ demektedir. Yine Yüce Allah’ın (c.c.) kitabı Kuranı

Kerimde “Eğer bilmiyorsanız, bilenlerden sorunuz.”(Nahl. 43) buyrulmaktadır. Onun için şura ya da istişare kurumu devlet yönetim anlayışında olmazsa olmaz bir kurumdur. İslam’ın ve kurultay geleneğinin mirasına sahip olan Türk Milleti’nin kendine has milli bir demokrasisi olmalıdır. 

 Yalnız İslam’daki istişare sistemi çoğunluk ve azınlık farkı gözetilmeksizin hemen herkesin görüşünü almayı gerektirmekte, görüşler arasında tercih parmak hesabıyla değil, tarafsız akıl ve bilim çerçevesinde tespit edilmiş olanın uygulanmasını ifade etmektedir. Yani burada esas olan, 

kime ve kimlere sorulacağı konusudur. Dikkat edilmesi gereken hususlar emanetin, tecrübe sahibi ve bilgili olanlara  verilmesidir. Verilen kararların isabetli olması buna bağlıdır.

 Milli demokrasinin esası, Kuran’ı Kerimin bu emirleri ışığında şekillendirilmelidir. Müslüman olan Türk Milletinin içinde bulunduğu kültür havzası bunu zorunlu kılmaktadır. Modernleşme taleplerinin batı karşısında boyun eğici bir tutum yerine sorgulayıcı ve kendi dinamiği içinde gelişmeyi ifade ettiği sürece Türk aydınlanması gerçekleşebilir. Burada kısaca demokrasi nasıl bir kültürün ürünüdür sorusunu cevaplamak gerekir. 

 Liberal demokrasi ve hayat tarzı batı kültürüne has bir olgudur. Batıda, demokrasi bir yaşam tarzı olarak toplumsal ve siyasal hayatın kendisi haline gelmiştir. Yunan Felsefesi, Roma Hukuku ve Hıristiyanlık bu ülkelerin toplumsal gelişme dinamikleridir. Demokrasi bu ülkelerde siyasal ve toplumsal çatışmaların sonucu elde edilen bir uzlaşmanın ürünüdür. 

 Batı kültürünün temel belirleyici olarak bilinen Yunan Felsefesi, Roma Hukuku ve Hıristiyanlık Avrupalıların düşünce yapısını, yaşama biçimini şekillendirmiştir. O bakımdan Türk insanının ve Türk kimliğinin şekillendiği İslam kültür havzasında referanslar vahiyden yani Kuran’ı Kerimden alınır. Demokrasi denilen siyasal yönetim biçiminde seçim ve temsil ilkesi dört halife döneminde uygulanmıştır. O uygulamaların günümüzün gerçeklerine göre yeniden düzenlenmesi ile milli bir demokratik sistem geliştirilebilir. 

MİLLİ DEMOKRASİ

 Hepimizin bildiği gibi Milli Devlet herhangi bir sınıf veya zümreye imtiyaz tanımayan devlettir. O bütün tabakaların, bütün sosyal meslek ve birimlerin hak ve menfaatini koruyan, savunan, dengeleyen ve milletin vicdanında saygı ve itibar bulan ve bizzat milletin teşkilatlanmasından doğan bir otoritedir. 

Bu gerçekten hareketle, Milliyetçi Türkiye idealinin siyasi yapısı Milli Devlet’e dayanır. Bu Milli Devlet güçlü, şahsiyetli, dirayetli devlet adamları ile güçlü olabilir. Meclis milli demokratik bir meclis olmalıdır. Milli meclis ancak Türk Milletinin bütün fertlerini ve sosyal dilimleri temsil ettiği zaman millidir. Mecliste her meslek grubu temsil edilmelidir. Yani sınıf merkezli ideolojiler Liberal Kapitalist sistem ve Marksist- Leninist sistemde olduğu gibi hakim sınıfl arın diktatörlüğüne yol açan oligarşik cumhuriyetlere bir tepki olan Milli Demokrasi, Türk Milletinin ve tüm mazlum milletlerin yönetim şekli olmalıdır. 

 Demokratik Milli Demokrasi İslam’ın Beyat ve Şura anlayışlarından ilham alarak şekillendirilmiş milli bir demokrasidir. Yani bilgi ve aklı önceleyen bir oy verme sistemi geliştirilmiş genel oy sistemine sahip, 6 meslek diliminin tamamını temsilde yer aldığı, bölücülük ve mezhep kavgalarına son veren, koruyucu karakterli bir meclisi olan bir demokratik hayat, tam bağımsızlık ve milli egemenlik temeline oturabilir. 

 Milli Demokrasi deyiminin isim babası Türk Milliyetçiliğinin Başbuğunun konuyla ilgili güzel bir deyişiyle makaleye son verelim; “Ben Türk milletini sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye değil, rüşvet ve hile ile çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, 

karaborsaya yer veren ekonomiye çağırmıyorum. Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adaletle yarışa, birliğe, kardeşliğe, Hak yolu, hakikat yolu Üçüncü Yola kısaca Allah yoluna çağırıyorum. Modern medeniyetin en ön safına geçmek üzere, çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum. Yeniden Maneviyata Dönüş.” Alparslan Türkeş.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın