Mihri Belli

Millet Gerçeği… Mihri Belli’nin kaleminden

Arşivden

Türkiye Sosyalist hareketinin önder şahsiyetlerinde Mihri Belli’nin, 1969’da bir konferans metni olarak kaleme aldığı, aynı yıl Aydınlık dergisinde yayımlanan, millet! ulus“, “milliyetçilik!ulusalcılık” olgusunu ve bunların sosyalizmle ilişkisini kapsamlı olarak ele alan makalesi, hem içeriği, hem de düzeyi ve derinliği açısından önemini, güncelliğini hâlâ korumaktadır. Bu nedenle, Türkiye’nin, Türk aydınının en temel ve güncel sorununa katkı yapacağı ve bazı noktalarda aydınlatıcı olacağı inancıyla makalenin tamamını yayınlıyoruz.

Makale, Mihri Belli, Yazılar 1965-1970, birinci hasım, Sol Yayınlar Ankara, s.282’den alınmıştır.

İkinci Dünya Savaşı‘nda Doğu Cephesi’nde, en çetin en kanlı savaşlar verildiği, Sovyet topraklarına derinliğine giren Alman Nazi orduları Stalingrad‘a dayandıkları bir sırada, Sovyetler Birliği, resmi marşını değiştirmek gereğini duydu. 1943’e kadar Sovyetler Birliği’nin marşı Enternasyonal’di. 1943’ten sonra bugünkü milli marş kabul edildi. Enternasyonal’in sözleri ve müziği Fransızlarındı. Onu ilk söyleyen Fransız işçileri olmuştu. Adı üstünde, bütün dünya proleterlerinin marşıydı. “Uyan! Dünyanın lanetle damgalanmış açları, köleleri!” diye başlıyordu Enternasyonal.

  • “Millet gerçeği” adlı yazı. Ankara Hukuk Fakültesi‘nde verilmesi kararlaştırılan konferans metni olarak hazırlanmış, fakat konferansın verileceği tarih olan 20 Mart 1969 günü Mihri Belli. ‘Türkiye’de karşıdevrim yazısı dolayısıyla tutuklandığı için konuşma yapılmamış ve konuşma metni, Mihri Belli cezaevinde iken Aydınlık‘la yayınlanmıştır, (kitabın dipnotu).

İkinci Dünya Savaşı ndan bu yana SSCB Marşı şöyle başlan “Büyük Rus ulusunun perçinlediği / Özgür cumhuriyetlerin parçalanma/ birliği / Yaşasın halkların iradesiyle kurulmuş olan / Yüce ve güçlü Sovyetler Birliği“. 1917 Ekim İhtilalinin baş sloganı, ‘ Bütün dünya işçileri birleşiniz!” sloganıydı. 1941-1945 savaşına Sovyetler. “Anayurt savaşı” adını verdiler. Ve bu savaşta baş slogan. “Alman istilacılarına ölüm!” sloganıydı. Bu savaşta. 12. yüzyılda yaşamış Aziz Aleksandır Nevski’den sosyalist ihtilalin Çapayev’ine kadar Rus tarihinin kahramanlarını yücelten afişler, yazılar, cephede ve cephe gerisinde savaşanların bilinçlerini biledi.

Bütün bunlar neyi gösterir? İlk sosyalist ihtilalin koptuğu 1917’den çeyrek yüzyıl sonra Sovyetler Birliği’nin, “Büyük Rus ulusu” diye başlayan bir marşı, milli marş olarak kabul etmesi neyi gösterir? Avrupa’da tarih ve kültür bakımından Ruslara en yakın olan Bulgarların, sosyalizm yolunu tuttuktan sonra da Koburg hanedanından Kral Ferdinand zamanında kabul edilen milli marşlarını ve üç renkli milli bayraklarını muhafaza etmeleri neyi kanıtlar? Sosyalist düzene geçen ulusların kendi ulusal değerlerine dört elle sarılmaları, ulusal kültürlerinin engelsiz açılıp gelişmesi için seferber olmaları neyi gösterir? Yalnız sosyalist ülkelerde değil, kapitalist dünya sistemi içindeki ülkelerde de yığınları harekete geçiren en güçlü etkenin ulusçuluk olması neyi kanıtlar? Çağımızın en büyük gerçeğinin millet gerçeği olduğunu.

Millet gerçeği, çağımızın en büyük gerçeğidir. İçinde yaşadığımız tarihi dönem, halkların uluslaşma sürecinin dünya ölçüsünde yer aldığı dönemdir.

Uluslaşmak, özgür vatandaşlar topluluğu olarak, ulus olma yolunda baş engel olan emperyalizmin boyunduruğunu kırmak; feodal parçalanmaya son vermek; toplumdaki bireyleri özgür vatandaşlar payesine yükseltecek olan demokratik dönüşümleri gerçekleştirmek; ulusal kültüre tam bir açılıp gelişine ortamı sağlamak; kısacası, kelimenin en derin anlamıyla ulus olmak. İşte içinde bulunduğumuz aşamada dünya halklarının, özellikle ezilen halkların birinci davası budun Dünya halkları biliyorlar ki, ancak yabancı boyunduruğunu atarak ve feodal bölünmeye son vererek tam anlamıyla uluslaştıkları takdirde mutlu bir geleceğe yönelmiş olacaklardır. Uluslaşmak. insanın insan tarafından sömürülemeyeceği sosyalist toplum yolunda atılan ileri bir adımdır. Çünkü uluslaşmadan, demokratik devrimin bu sonucuna varmadan sosyalizme gidilemez. Kestirme yol yoktur.

Tam bağımsız TürkiyeMilletin tanımı ve milleti oluşturan dört temel unsurun anlamı Millet kavramı, milliyetçilik kavramı, üzerinde önemle durmamız gereken bir konudur. Bu kavramlara açıklık getirmek ve bu konuda gayri millî güçlerin kasıtlı olarak yaydıkları sisi dağıtmak devrimci görevimizdir. Ortalığı kaplamış olan bu sis yüzündendir ki. emperyalizmin ve işbirlikçilerinin emrinde bazı demagoglar meydanı boş bulmakta, birçok iyi niyetli, fakat yeteri kadar uyanık olmayan genci sahte milliyetçi sloganlarla kandırıp millî safların daha da sıklaşmasına engel olabilmektedirler. ABD vesayeti altında bağımlı bir Türkiye, milliyetçi Türkiye olabilirmiş gibi. “Tam bağımsız Türkiye” sloganının karşısına “Milliyetçi Türkiye” sloganıyla çıkılması olgusu, sisin ne kadar yoğun olduğunu tek başına göstermeye yeter. Millet gerçeği konusunu bilimsel açıklığa kavuşturduğumuz ölçüde bu sis dağılacaktır. Kısa tanımlamaların sakıncalarını bilmekle beraber, bir tanımdan hareket ederek konumuza girelim.

Nedir ulus? Sosyalist literatürde ulus kavramı en özet şekilde şöyle tanımlanır: “Ulus, tarihi olarak teşekkül etmiş istikrarlı insan topluluğudur ve şu dört karakter birliği esasına dayanır: Dil birliği, toprak birliği, iktisadi hayat birliği ve ulusal kültürde birlik içinde beliren ruhi şekillenme birliği:Ulusun meydana gelebilmesi için dört karakter birliğinin dördü de gereklidir. Örneğin yalnız dil birliğiyle ulus teşekkül etmez. Dünyada aynı dili konuşan ayn uluslar vardır. İngilizlerle Kuzey Amerikalılar gibi, Almanlarla Avusturyalılar gibi. Dil birliğiyle toprak birliğinin birleşmesi de yetmez. Feodal parçalanmaya son veren ulusal pazarın gelişmesi ve İktisadî yaşantı birliğinin kurulması gerekir. Vc ulusun bu üç temel karakterinin birleşmesiyle. dil birliğinin, toprak birliğinin, İktisadî yaşantı birliğinin kurulmasıyla ruhî şekillenme birliği, “millî ruh” dediğimiz şey meydana gelir vc ulus, bu dört temel karakter birliği üzerinde kurulur.

Ulus, tarihî olarak teşekkül etmiş insan topluluğudur, diyoruz. Ulus, sonsuzluktan gelip, sonsuzluğa kadar sürüp giden bir kategori değildir. Her tarihî kategori gibi, ulus da tarihin gelişim kanunlarına tâbidir. Bir başlangıcı. bir sonu vardır. Şairin “Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız” mısraını, millî heyecanın şairane bir ifadesi olarak olumlu karşılayabiliriz, ama mesele bilimsel olarak böyle konamaz.

Hiç şüphe yok ki,  ulusu teşkil eden unsurların geçmişi çok eskidir. Bunlar birdenbire gökten yere inmedi. Örneğin Türk dili, ufak tefek farklarla bin yıl önce de konuşulan bir dildi. Dede Korkut’un dili, bugünkü Türkiye çok yakın bir dildir. Ama Türklerin uluslaşma sürecine girmeleri yakın bir geçmişte olmuştur. Bu. 19. yüzyılda kapitalist pazarın, Osmanlı İmparatorluğunun Türkler tarafından meskûn topraklarına yayılmasıyla ve buralarda İktisadî yaşantı birliğinin gerçekleşmeye başlamasıyladır. Aynı şey  Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan öteki halklar için de söylenebilir. Nitekim Türkiye’de ümmet bilincinin, millet bilincine dönüşmesi, vatan, millet sloganlarının ilk olarak ortaya atılması bu döneme rastlar.

Bir ulusun meydana gelmesi için dört temel karakter birliğinin, toprak, dil, İktisadî yaşantı ve ruhî şekillenme birliğinin varlığı şart olduğuna göre. uluslaşma süreci içine giren bir halkın tam anlamıyla ulus olabilmesi, bu dört temel karakter birliğini derinliğine gerçekleştirmesine bağlıdır. Ve kim. toplumdaki hangi şahıs, çevre, sınıf ya da zümre, buna katkıda bulunuyorsa, o, uluslaşmaya katkıda bulunan gerçek ulusçudur.

Puşkin
Puşkin

Alman ulusal dilinin başlıca kurucusu diye bilinen bir Goethe, Rus ulusal dilinin başlıca kurucusu sayılan bir Puşkin. Alman ve Rus uluslarının kurucularındandırlar. Onlar en büyük ulusçulardır. O halde kim tüm ulusun malı olan bir Türk dilinin gelişmesi uğrunda çaba harcıyorsa, kim buna katkıda bulunuyorsa, en derin anlamıyla milli olan da odur.

Bugün Türk dilinin gelişmesine katkıda bulunanların ön safında devrimcilerin ve özellikle sosyalistlerin yer aldığını biliyoruz. Ters doğrultuda çaba gösterenlerin ise gericiler olduğunu da biliyoruz.

Ulusun temel karakterlerinden biri olan toprak birliği, ulusun üzerinde yaşadığı toprak üstündeki egemenliğini, toprak bütünlüğünü kapsayan bir kavram olarak anlaşılmalıdır. Bu kavram, iç (feodal), ya da dış etkilerle üzerinde yaşanılan toprağın bölünmesine karşı mücadeleyi de kapsar. O halde, ulusun kendi toprağının gerçek sahibi olması uğruna mücadele eden kimsedir, gerçek ulusçu olan. Ve kim Türkiye toprağı üzerinde Türk halkının egemenliğine gölge düşüren durumlara karşı çıkıyorsa, örneğin kim toprağımızın bir parçasını kapsayan Amerikan askerî üslerinin kaldırılması uğruna mücadele ediyorsa, millî olan odur.

Bugün Türkiye toprağı üzerinde Türkiye halkının kayıtsız şartsız egemenliği uğruna, Türkiye’nin toprak bütünlüğü uğruna bilinçli olarak mücadele edenlerin devrimciler olduğunu ve bunların ön safında proleter devrimcilerin geldiğini biliyoruz. Bu ulusal mücadeleye karşı duranların gericiler olduğunu da biliyoruz.

Ulusun temel karakterlerinden biri olan İktisadî yaşantı birliği, ulusal pazarın ülkeyi kucaklamasını ve feodal parçalanmanın sona erdirilmesi için ülkenin feodal ilişkilerden arınmasını ifade eden bir kavramdır. Feodal bölünmenin her türlü tezahürlerine karşı mücadele, uluslaşma uğruna mücadeledir; ve bu mücadeleyi veren kimse gerçek ulusçudur. O halde, kim Türkiye’de ülkenin feodal kalıntılardan arınarak İktisadî yaşantı birliğinin gerçekleşmesi uğruna mücadele ediyorsa, örneğin kim köklü bir toprak reformu için savaşıyorsa, odıır gerçek Türk milliyetçisi.

Bugün Türkiye’de anti-feodal mücadelenin ön safında sosyalistlerin yer aldığım biliyoruz. Feodal güçlerle çıkar birliği durumunda olanların ve Türkiye‘de gerçek İktisadî yaşantı birliğine, dolayısıyla da uluslaşmaya karşı duranların gericilerin olduğunu da biliyoruz.

Ulusun temel karakterlerinden biri olan ulusal kültür birliğini ve bunun içinde beliren ruhî şekillenmede birliği, ulusun dil, toprak, iktisadi yaşantı birliğinin doğal bir sonucu, bir sentezi olarak ele almalıyız. Elbette ki etkiler karşılıklıdır ve bu sonuncu temel karakterde, ulusun öteki temel karakterlerini etkiler. Ulusal dil için, ulusal topraklar için, uluslaşma önüne dikilen feodal engellerin kaldırılması için mücadele, dolayısıyla ulusal kültür birliği için ve ulusal ruhî şekillenme uğruna mücadeledir. Ulusal kültür birliğine ve ulusal ruhî şekillenmeye böyle dolayısıyla olduğu gibi, doğrudan doğruya bireyin katkısı da burada sözkonusudur. Ulusal kültürün açılıp gelişmesine yardımcı olan uluslaşma süreci, bu suretle de hızlandırılmış olur. O halde kim ulusal kültürle bağdaşmayan feodal kültüre karşı çıkıyorsa, kim kültürümüzü yozlaştıran, onu baltalayan Batı kozmopolitizmine karşı mücadele ediyor, ulusal değerlerimizi olanca gücüyle savunuyorsa, kim ulusal edebiyata, ulusal müziğe vb katkıda bulunuyorsa gerçek ulusçu odur.

Bugün Türkiye’de ulusal değerleri savunanların, ulusal kültüre katkıda bulunanların ön safında devrimcilerin yer aldığını ve bunların da önsafında sosyalistlerin bulunduğunu biliyoruz. Feodal kültürü hortlatmak isteyenlerin ve madalyonun öteki tarafı olan Batı kozmopolitizmini yayanların ve ulusal kültürün açılıp gelişmesine engel olanların ise. gericiler olduğunu da biliyoruz.

Türkiye halkının en derin anlamıyla uluslaşması uğruna mücadelede, sosyalistlerin öncü durumunda olmaları neyi ifade eder? Sosyalistler şehir ve köy proletaryasının özlemlerine tercüman olduklarına göre. Türkiye proletaryasının toplumda sadece en devrimci değil, en ulusçu güç olduğunu.

Ya, Türkiye’de ulusal dilin gelişmesini baltalayan. Amerikan vesayetinden medet uman, feodal bölünmeyi perçinleyen kanunlara arka çıkan, ulusal kültürün açılıp gelişmesine çeşitli yollardan engel olan, kısaca uluslaşmaya karşı çıkan Batıcı ya da Doğucu tipte gericilerin bu davranışları ne anlam taşır? Gericilerin tenkit ettikleri emperyalizmin işbirlikçisi sermayedar sınıfının ve onun müttefiki durumunda olan feodal taşra mütegallibesinin, sadece karşı-devrimci değil, aynı zamanda gayri millî bir sınıf ittifakını temsil ettiklerini.

  1. yüzyılda ulusalcılığın ve vatanseverliğin bayrağı gericileşen burjuvaziden emekçilere geçti. Bilindiği gibi “millet” , “vatan*’ sloganları ilk olarak burjııva-demokratik devrimlerin sloganları olmuştur. Bu sloganları ilk olarak ileri süren, devrimci çağında burjuvazi oldu. Engels, “millî bağımsızlık olmadan herhangi bir ülkede burjuvazinin egemenliği mümkün değildir” der. Geçmişte henüz proletarya bilinçli bir güç olarak tarih sahnesinde yerini almadan ve emperyalist dünya pazarı teşekkül etmediğine göre, bugünkü gibi burjuvazinin geniş çevreleri, yabancıların işbirlikçisi durumuna düşmemişti. Bu sınıf, millî bir nitelik taşıdığı ve toplumda en devrimci güç olduğu dönemde, millî pazarı bölerek çıkarlarını baltalayan feodallere karşı ve yabancı tahakkümüne karşı mücadelede öncü rolü oynuyordu. Uluslaşma, burjuva demokratik devriminin sona erdireceği bir süreç sayılıyordu bu dönemde. 17, 18 ve 19. yüzyıllar, Avrupa’da burjuvazinin hegemonyası altında demokratik devrimler ve uluslaşma çağı oldu. Ama burjuvazinin solunda ondan çok daha büyük bir devrimci potansiyele sahip olan proletaryanın ortaya çıkmasının, burjuvazinin devrimci ve ulusçu niteliği üzerinde derin etkileri oldu.

Emperyalizm çağında en geniş ve en güçlü çevreleri millî niteliğini yitirmiş olan burjuvazi, artık burjuva devrimini tamamlamaya yanaşmaz. Yarı yolda ergeç karşı-devrimci güçlerle uzlaşır. Burjuvazinin demokratik devrime karşı tutumu değişmiştir. Bunun da zorunlu olarak bu sınıfın millî niteliği üzerinde olumsuz etkileri olmuştur. Burjuvazinin geniş ve çok güçlü bir bölümü, işbirlikçi sermaye niteliğine bürünmüş, emperyalizmle birlikte ve onunla kader birliği eden içteki karşı-devrimci sınıf ve zümrelerle ittifak kurmuştur. O halde bir zamanlar burjuvazinin ortaya attığı ve bir süre sahip çıktığı “millet”, “vatan” sloganlarına toplumun en devrimci ve aynı zamanda en millî gücü olan emekçiler sahip çıkmaktadırlar. Ve millicilik bayrağını olanca gücüyle yüksek tutmak, emekçilerin gerçek özlemlerini temsil etmek durumunda olan sosyalistlerin tarihî görevi olmuştur. Bu görevi küçümsemek, millet gerçeğinin, çağımızın en büyük tarihî etkeni olarak önemini değerlendirememek. kozmopolitizme sapmak, belli tarihî şartlarda proletarya temsilcilerinin burjuva şovenizmine karşı çıkışlarım zamanı ve mekânı hesaba katmadan, bambaşka tarihî şartlarda taklit etmek sosyalistçe bir davranış değildir.

Emekçi sınıfların vatan savunmasındaki öncü rolü Proletarya, sömürü düzeninin yerini sosyalist düzenin almasından yanadır. Sosyalizm ise ancak bağımsız bir ülkede, uluslaşmış bir toplumda kurulabilir. Sosyalizmin malzemesi, ulusun bireyi özgür vatandaştır. Sosyalizme varmak için demokratik devrimi derinliğine gerçekleştirmek şarttır. Dünya emperyalist sistemi içinde sömürülen geri bir ülkede, emperyalizm, genellikle asalak sınıfları hoş tutmayı, bunların önüne, ezilen ülke halkının sömürüsünden bir sus payı atmayı çıkarı gereği sayar. Buna karşılık emperyalist boyunduruk altında emekçi, daha da yoğun bir sömürü altında ezilir, çalışan insanın kaderi büsbütün kötüleşir. Emekçi yığınların bilinçlendikleri ölçüde millî bağımsızlık mücadelesinin ön safında yer almalarının bir İktisadî temeli vardır, ve vatanın en yiğit savunucularının mülksüz emekçilerin olması tabiîdir.

Vietnam Savaşı
Vietnam Savaşı

Dünyanın bütün ezilen ülkelerinde millî kurtuluş savaşlarının, ya şehir ve köy proletaryasının (Vietnam), ya da küçük-burjuvazinin en yoksul kolunun (Cezayir) öncülüğünde verilmekte oluşu bir rastlantı değildir. Bizim ilk millî kurtuluş savaşımız da bu bakımdan bir istisna olmamıştır. Genellikle küçük-burjuva kökenden gelme asker-sivil aydın zümre o günlerde en halkçı, emekçiye en yakın bir şartlanma içindeydi; ve hegemonyası altında kurulan millî güçbirliği saflarında Türkiye köylüsünün büyük ağırlığı vardı. Emeğe övgü niteliğinde sözler, o günlerde rastgele söylenmiş sözler değildir. Ve sonraki dönemde bu sözlerin pek tekrarlanmaması da rastgele değildir. Cephenin cephane ikmâlinin sağlanmasında büyük rol oynamış olan Ankara’daki İmalat-ı Harbiye‘nin İştirakiyun Partisi üyesi sosyalist işçilerin: eldeki topların namlularına uysun diye dolu top mermilerini tornada çaptan düşüren ve bu yüzden sık sık şehitler veren bu proleterlerin Başkumandan Mustafa Kemal ile doğrudan doğruya temasları vardı. Savaş yıllarında Çankaya’nın kapısı bu sanayi işçilerine her zaman açıktı. İç vc dış dalgalanmaların birleşmesi sonucu sonraki dönemde, küçük-burjuva bürokrasisinin emekçi yığınlardan uzaklaşmış olması olgusu. Kurtuluş Savaşı’nın halk savaşı niteliğini gölgelendirmemelidir.

Ulusal kültürler -sosyalizm süreci dahil bütün olanaklarıyla gelişmeden uluslar ortadan kalkmaz Ulusun tarihî bir kategori olduğunu belirttik. Ulus, “kapitalizmin şafak vakti ortaya çıktı”, kapitalizmin gelişmesiyle o da gelişti. Ama ulus, kapitalist sömürü düzeniyle birlikte ortadan kalkmıyor. Bir zamanlar, özellikle geçen yüzyılda, sosyalist düzenin, ulusal çitleri, ulusal imtiyazları ortadan kaldırmasıyla, ulusların da ortadan kalkacağı inancı devrimci çevrelerde yaygındı. Sosyalist bilimin gelişmesi, zenginleşmesiyle ve sosyalist devrimlerin gerçekleşmesiyle, bu görüşün sosyalizmin ilk aşamasında ve emperyalizmin yaşadığı bir dönemde gerçekleşmeyeceği anlaşılmıştır. Sosyalizme geçişle, ulusal imtiyazlar, büyük ulusların küçükleri ezmesi önlenmektedir, ama sosyalist devrim, hiç değilse ilk aşamasında, ulusların ortadan kalkması sonucunu vermesi şöyle dursun, uzunca bir süre için ulusların, ulusal kültürlerin tam bir açılıp gelişme olanağına kavuşmalarını sağlamıştır. Elbette ki böyle bir gelişme, Aleksey Tolstoy’un sözleriyle “Ulus denen nehirlerin bir gün gelip insanlık okyanusunda birleşecekleri‘’ görüşünün gerçeklere uymadığının kanıtı sayılamaz. Hiç şüphe yok ki. ulus denen nehirler insanlık okyanusunda birleşeceklerdir. Ulusal sınırlar içinde hapsedilmiş dununda kalmakla yetinmeyecek olan insanlar, tüm insanlığın katkılarıyla bir insanlık kültürü yaratacaklardır. Ama bu. ancak, emperyalizm çağının ve daha önceki sömürü düzeninin, ulusal baskı altında tuttuğu ulusların tam bir ulusal gelişme olanaklarına kavuşmalarından ve kendi ulusal kültürlerinin bütün olanaklarını geliştirmelerinden sonra, bunları yeterli bulmamaları ve ulusal sınırlan kendi iradeleriyle aşmalarıyla olabilir.

Enternasyonalizm ve milliyetçilik Okyanusun kıyılarına henüz varmadığımıza göre, içinde yaşadığımız çağın en büyük gerçeği millet gerçeği olduğuna göre, bu çağın devrimci görevi, Türkiye toplumunun tam uluslaşmasını, bütün engelleri yıkarak gerçekleştirmektir. Bu. dünya yüzünde bütün ülkelerdeki devrimci güçler arasında dayanışmayla çelişen bir şey değildir. Burjuva sosyalizmine, dar- görüşlülüğe kaçmadan en derin anlamıyla milliyetçilik, küçük-burjuva “insaniyetçiliğine, kozmopolitizme kaçmayan, gerçekten devrimci enternasyonalizmle çelişmez. Büyük Fransız sosyalisti Jean Jaures‘nin ünlü sözünü burada tekrarlamanın yeri var: “Milliyetçiliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, milliyetçiliğin derini seni enternasyonalizme götürür. Enternasyonalizmin azı, seni milliyetçilikten uzaklaştırır, enternasyonalizmin derini seni milliyetçiliğe götürür.” Gerçekten, bugün ulusunun başı dik, insanca bir yaşantıya kavuşması için saldırgan Amerikan emperyalizmine karşı savaşan Vietnamlı savaşçı, en derin, en saf anlamıyla milliyetçidir. Ama Vietnam mili kurtuluş savaşı bu dünyada yer almaktadır ve bütün ülkelerin devrimci güçlerinin bu savaş karşısında bir tutumu vardır, karşı-devrimci güçlerin de olduğu gibi. Kore’den Cezayir’e kadar. Küba’dan Filistin’e

Jean Paul Sartre
Jean Paul Sartre

kadar emperyalizmle mücadele halinde olan halkların olsun, sosyalist gelişme olanaklarına kavuşmuş olan halkların olsun, kendisiyle, uluslararası devrimci dayanışma durumunda olduklarının bilincindedir. O, Fransa’da fabrikaları işgal eden işçilerle, Amerikan üniversitelerinde polisin copuna göğüs gererek Vietnam’da barış için gösteride bulunan Amerikalı genç aydınla, Jean Paul Sartre’larla, Bertrand Russeu’larla dayanışma halinde olduğunun bilincindedir. Bu bilinç en derin, en saf anlamıyla milliyetçi olan Vietnamlı savaşçıyı, aynı zamanda en derin anlamıyla enternasyonalist yapar.

Bizim Millî Kurtuluş Savaşımızda da, Türkiye’nin millicileriyle bütün dünyadaki devrimci güçler arasında uluslararası dayanışma kendiliğinden kuruldu. Sosyalist devrim bayrağını açmış olan Sovyetler Birliği‘nin varlığının, Doğu cephemizi emniyete almamızı kolaylaştırması ve bu komşu ülkenin bizim için maddî ve manevî bir dayanak teşkil etmesi: Batı proletaryasının kesin olarak yeni askerî maceralara karşı çıkmasının,  Karadeniz’de Fransız donanmasındaki isyan vb. gelişmelerin Batılı emperyalistlerin elinde zinde kuvvet olarak yalnız Yunan ordusunu bırakması; Yunanistan içinde bile ilerici güçlerin Anadolu savaşına karşı çıkmaları, ilk başarılı millî kurtuluş savaşını vermekte olan Türkiye‘ye Doğunun ezilen halklarının derin bir sevgi ve bağlılık duymaları gibi uluslararası etkenler; Türk zaferinin elde edilmesinde rol oynamıştır. Ve kurtuluş savaşımızın su katılmamış yurtsever savaşçısı. Türkiye toprağına saldıran Yunan ordusuna karşı dururken aynı zamanda bu saldırgan askerî kuvvetin arkasında duran emperyalist dünya sistemine karşı da, dünya ölçüsündeki karşı-devrimci güçler ittifakına karşı da savaştığının bilincindeydi.

Adı üstünde, enternasyonalizm, millet gerçeğine dayanan bir kavramdır. Uluslararasıcılık diye çevirebileceğimiz enternasyonalizmin ilkel maddesi, ulustur. Ulus gerçeğine dayanmayan bir enternasyonalizm havada kalır. Çok kez ulus gerçeğini inkâra kadar varan küçük- burjuva insaniyetçiliğinin [hümanizminin], ya da ümmetçiliğe dönüş özlemini yansıtan dini nitelikte kimi akımların, gerçek devrimci enternasyonalizmle ortak bir yanı yoktur.

Fikret’in, “Rıuy-i zemin varanım ! Nev-i beşer milletim (Yeryüzü vatanım l insanlık milletim) mısraını, zamanının şoven tahriklerine karşı şair tarafından öfkeyle söylenmiş bir söz olarak, hoşgörü ve anlayışla değerlendirebiliriz. ama millet gerçeğini atlayan böyle bir enternasyonalizmin bilimsel bir yanı yoktur. Aynı şevi, Avusturyalı işçilerin türküsündeki “Anamız amele sınıfıdır/Yurdumuz bütün cihandır bizim” beyiti için de söyleyebiliriz.

Sosyalizmin bilimi, meseleyi, bambaşka şekilde koyuyor. Bu bilimi sindirmiş ve en derin anlamıyla devrimci enternasyonalizmi benimsemiş olan devrimcinin vatanı, kendi memleketidir ve milleti de kendi milletidir.

Türk milliyetçiliğinin doğuşu ve Turancılık Ulus kavramını başka türlü yorumlayanlar ve ırk birliğini ulusun temel karakteristiği sayanlar var. Ulus ne bir ırk topluluğudur, ne de klanın genişlemesiyle teşekkül etmiş, tek bir kökenden gelen bir topluluktur, örneğin bugün Fransız ulusu, Galliler, Romalılar. Bretonlar vb. gibi ayrı ayrı ırkların birleşmesiyle meydana gelmiştir. Örneğin, özel bir durumu olmakla birlikte Amerikan ulusu dört kıtanın halklarının Kuzey Amerika’da toplanmasıyla ve kapitalist gelişmenin bu ülkede dil, toprak ve İktisadî yaşantı birliğini gerçekleştirmesi ile meydana gelmiştir. Uluslaşmış öteki halklar için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Tarih boyunca birçok uygarlıkların beşiği, çeşitli kavimlerin yurdu olmuş Anadolu‘da yaşayan Türk ulusu da bu bakımdan bir istisna değildir.

Bizde ırkçı ulus kavramı, Turancılık, ilkten Osmanlı imparatorluğunun çöküp dağılması döneminde Osmanlılık bilincine karşı bir tepki olarak belirmiştir. 19. yüzyılda toplumdaki gerici güçlerin dayanağı, feodal, teokratik bir devlet yapısına bağlılığı ifade eden Osmanlılığa karşı gelen imparatorluğun öteki kavimlerinin; örneğin, Yunanlılar, Bulgurlar gibi Balkan halklarının Babıâli’ye başkaldırmaları, uluslaşma sürecine girmiş olmalarının bir sonucuydu. Büyük toprakların Türk ağalarının elinde bulunması ve bunların yerini alacak sıra bekleyen bir derebeyler sınıfının olmayışı sonucu, bu ülkelerde otomatik olarak, siyasî bağımsızlığa, feodal ilişkilerden arınmada ve uluslaşmada en önemli adım olan toprak reformu eşlik ediyordu.

Türkler için durum değişiktir. İmparatorluğu kuran kavim durumunda olan, imparatorluk nüfusunun büyük bir kısmını teşkil eden, teokratik devletin resmî dininden olan Müslüman Türkler için, Osmanlı devletinin parçalanması görünüşte bir felâketti. İmparatorluğun Türk olmayan halkları için durum basitti: kapitalist pazarın Osmanlı topraklarına girmesiyle ulus bilincine varmaya başlayan bu halklar, imparatorluğun savunucusu durumunda olan Türk çoğunluğa karşı savaşarak siyasî bağımsızlığa ve dolayısıyla ulusal açılıp gelişme olanağına kavuşacaklardı. Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünde çıkarı olan Avrupa’nın büyük devletleri kendilerine bu davalarında destek olmaktaydılar. Türklerin durumu çok daha çapraşıktı. Onlar, bir yandan tebaa ve ümmet olarak kendi kaderlerini imparatorluğun kaderine bağlı sayıyorlardı. Ama öte yandan ulusal bilinç Türkler arasında da kök tutmaya başlamıştı. Yenilgiler, Osmanlılık bilincinin gelişmesine ve Türk ulusçuluğunun ilerlemesine sebep oldu. Ama Türkler, imparatorluklar ölçüsünde düşünmeye alışıktılar. Ve yeni fikir akımı da bu alışkanlığı hesaba katmak zorundaydı. Ulusçuluk ülküsü, imparatorluğun Türklerin yaşadığı topraklarına hapsedilemezdi. Bir aşiretten başlayarak dünyanın en güçlü imparatorluğunu yaratmış olan Osmanlılığın yerini alacak yeni ülkü, yüce hedeflere yükselmeli, hayalleri tutuşturmalıydı. Osmanlı İmparatorluğunun Türk olmayan ulusları bize karşı döndüklerine ve ayrı uluslar olarak kendi kaderlerini tayin etme yolunu tuttuklarına göre, Türk ırkından olanlar, Balkanlardan Orta Asya’ya kadar birleşmeli, güçlü turan imparatorluğunu kurmalıydılar. Dünyadaki Türk aslından çeşitli halklar arasında, ulusun temel karakteristiklerinden olan toprak ve İktisadî yaşantı birliği olmadığına göre, Turancılık gerçekler temeline dayanmıyordu, hayaldi.

Turancılık, feodal teokratik Osmanlılık bilincine milletçilik bilincini temsil ettiği ölçüde olumlu, ilerici bir akımdı. Kısas-ı Enbiya‘nın yerine Türk mitolojisinin alması yolunda çabalar bile, olumlu, ilerici nitelik taşır. Ama Turancılık, gerçek ulusçuluktan ayrıldığı, Türkiye Türkünün, feodal ilişkilerden arınmış demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı olması anlamında uluslaşması davasını, doğru yolundan saptırdığı, bakışları Anadolu insanının meselelerinden başka başka yöne çevirdiği, gerçekçi olmayan bir hayale doğru yönelttiği ölçüde olumsuz, gerici bir akımdır.

Türklük hakkında bir hükme varırken, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içindeki Türk olmayan halkların hiç değilse bir kısmını kendi saldırgan emperyalist amaçlarının bir aracı olarak kullanma çabasında olan ve kaleyi içinden fethetmede oldukça başarı sağlayan İngiltere‘nin, Fransa’nın ve Çarlık Rusya‘sının ve bunların karşısında yer alan Almanya’nın, geçen yüzyılın sonlarında ve yüzyılımızın başlarındaki politikalarını doğru değerlendirmek gerekir. Gene bu akım hakkında, doğru bir değerlendirmeye varabilmek için, kırk milyonun üstünde Türk soyundan halkların yaşadığı Sovyetler Birliği‘nde 1917 Ekim ihtilâlinin ve iki dünya savaşı arasında Almanya‘da Nazizmin zaferinin bu bakımdan etkilerini gözönünde tutmak gerekir.

Ergenekon Destanı’nın devrimci içeriği

Ergenekon Destanı
Ergenekon Destanı

Türk mitolojisine dönmenin olumlu, ilerici bir davranış olduğunu belirttik. Ümmetçilikten çıkmaya ve uluslaşmaya başlayan bir halkın, kendi öz kültür kaynaklarına dönmesi tabii bir şeydir. Ve sınıfsız barbar bir toplumun üstyapısı olan Türk mitolojisi özünde, emeği ve emekçiyi yücelten unsurlar taşır. Örneğin Ergenekon Destanı’nda topluma kara gününde yol gösteren, bir demircidir. Bey değil, han değil, bir emekçi. Ve toplumun kurtuluşu, toplumdaki bütün fertlerin kolektif çalışmasıyla gerçekleşmektedir. İnsanın kolektif emeği, Ergenekon’da, demirden dağlar eritmektedir. Ergenekon Destanı özünde devrimci bir destandır, ama ona bugün Türkiye’de sahip çıkanların davranışlarını devrimci olarak nitelendirenleyiz. Bugünün Turancılarının yaptıkları şey, objektif olarak, demagojik bir sözcük olarak kullandıkları milliyetçilik sloganı altında millî güçler saflarını bölmeye çalışmak ve dolayısıyla Türkiye’nin Amerikan vesayeti altında sömürülen geri (ülke durumundan çıkar sağlayan)  gayri millî unsurların ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey değildir.

Gerçekten Türk milliyetçisi, Türkiye’nin bugünkü bağımlı, geri durumunu hazmedemeyen ve Türkiye’nin insanının başı dik,  insanca bir yaşantıya kavuşması için tek çıkar yolu, bilimin ve gerçeklerin emrettiği yolu, devrim yolunu tutmak kavrayış ve yürekliliğini gösteren kimsedir. Ve bu milliyetçilik, misak-ı millî sınırları içinde yaşayan Türkiye vatandaşlarının ve Türkiye ile doğal bağları olup bunun bilincinde olanların eylemleriyle ispat edenleri kapsar.

Turancısına, Ergenekoncusuna şu soruyu sormak gerekir: Acaba niçin Çarların ortaya attığı İslav Birliği ideali (panislavizm) 1917‘den önce, yani Rusya, Batı kapitalistlerinin bir yatırım ve sömürü alanı iken gerçekleşmemiştir de bugün gerçekleşmiştir? Acaba niçin Almanya, Cermen birliği sloganını, dünya savaşına doğru bir adım niteliği taşıyan bu sloganı, ortaya attığında ortalık karışır ve böyle bir sloganı dost düşman herkes ciddiye almak zorunda kalır da, hatta ant¡-emperyalist bir niteliğe büründüğü sürece Arap Birliği davası bile ciddiye alınır da bugünün Türkiye’sinde Turancılık sloganı kimse tarafından ciddiye alınmaz? Ve niçin yurt dışındaki Türkleri bile uzun boylu ilgilendirmez?

Bu soruyu doğru cevaplandırmak gerekir. Ve doğru cevap bize, gerçek milliyetçiliği Anadolu insanını başı dik, uygar ve mutlu bir yaşantıya kavuşturma davasına sarılmaya yöneltecektir. Birçokları bunu yapmışlardır. Turancılıktan sosyalistler safına gelenler çoktur.

Turancılık konusu üzerinde dururken meselenin şu yanını da düşünmemiz gerekir: Tam bir ulusal açılıp gelişme şartlarına kavuşan ulusların, kendi ulusal kültürlerini bütün yönleriyle geliştirdikten sonra ulusal kültür sınırlarını aşmanın gereğini duyacaklarını belirttik. “Bir gün gelecek ulus denen nehirler insanlık okyanusunda birleşeceklerdir” sözünü tekrarladık. Ulusal kültür çitlerini aşma gereğini duyacak olan özgür ulusların ilkönce kendilerininkine en yakın kültüre sahip olan uluslara yaklaşmaları tabiîdir. Örneğin Latin kökenden gelme dilleri konuşan ulusların, ilkönce birbirleriyle kaynaşmaları akla yakındır. İslav ulusları,  Arap ulusları vb. için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Hiç şüphe yok ki, o aşamada, çağın uygarlık düzeyine çoktan ulaşmış ve ulusal kültürünü tam olarak geliştirmiş Türk ulusu ile, dünyadaki öteki gelişmiş Türk toplulukları arasında tabiî bir yakınlaşma, bir kaynaşma yer alacaktır. O şartlarda, tarih boyunca Türk kavimleri içinde en büyük hayatiyeti göstermiş olan büyük bir tarihin, büyük bir kültürün mirasçısı olan Türkiye’nin Türklerine, Doğu halkları/ ilk millî kurtuluş savaşında emperyalizmi yendiğimiz vc millî kurtuluş savaşları çağını açtığımız zamanki gibi sevgi ile, saygı ile bakacaklardır. Ve elbette o zaman. Türkiye dışında yaşayan Türklerde, sosyalist Türkiye’mize yüzlerini çevireceklerdir. İnsanlık tarihinin daha ileri bir aşamasında, insanoğlunun ulusal kültür çitlerini aşma gereğini duyacağı bu aşamada, özel bir durumu olan Türkiye’nin, sözünü ettiğimiz o insanlık okyanusunun gerçekleşmesinde ilk mihrak noktalarından biri olması pekâlâ mümkündür, yeter ki bugünden devrim yolunu tutabilelim. Henüz treni kaçırmış değiliz.

Bu söylediklerim sosyalizmin bilimi ile çelişen bir şey değildir, bir hayal değildir. Ve Türk devrimcisinin, gerçek Türk ulusçusunun, Türkiye’nin geleceği için böyle hayaller kurması iyi bir şeydir, sıhhatli bir şeydir.

Kürt sorunu ve Şeyh Sait isyanı

Şeyh Sait isyanı
Şeyh Sait isyanı

Gerekli devrimci adımları atarak, tam bir ulusal gelişme olanaklarına kavuşan bir Türkiye’de, etnik toplulukların durumu ne olacaktır? Özellikle Kürt meselesi nasıl bir çözüme bağlanacaktır?

Türkiye’de ulus gerçeğini ele alan bir konuşmada, sayıları, resmî istatistiklere göre (ki bunların abartılmış sayılar olduğuna inanmak için sebep de yoktur), iki buçuk milyonu bulan Türkiye Kürtlerinin bu bakımdan durumunu ele almamak, bilimsellikle, ağırbaşlılıkla bağdaşan bir davranış olamaz. Türkiye’de bir Doğu meselesi vardır ve bu mesele üzerine eğilmek ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun çözüm yolları aramak bir yurtseverlik görevidir. Biz, uzun yıllar bu görevi yerine getirmedik, bu meseleyi tabu saydık. Bu yüzden öyle bir durum meydana gelmiştir ki bugün Türkiye’nin bu en önemli meselesiyle, Türklerden gayrı hemen herkes ilgilenmektedir. Belli başlı Batı üniversitelerinde Kürdoloji kürsüleri vardır. Örneğin CIA‘nın kadro ikmalini yaptığı önemli bir kaynak olduğu söylenen Amerika’nın Harvard Üniversitesi’nde ya da Washington’daki George Town Üniversitesi‘nde, yabancı diller arasında Kürtçe, en az Türkçe kadar önemli bir dil sayılmaktadır. Batı’da olduğu gibi SSCB‘de de Kürdoloji önemli bir araştırma alanıdır. Dünyanın en ünlü Kürdologları Rus’tur. Kürtler adına konuştuğunu iddia eden birçok örgütler, gruplar vb. Almanya’dan Amerika‘ya kadar yoğun bir faaliyet içindedirler ve bunların meseleyi (Kürtler dahil) Türkiye halkının gerçek çıkarları açısından koyduklarını ve petrol kaynakları bakımından pek önemli sayılan dünyanın bu bölgesinde, emperyalizmin uzun vadeli çıkarlarına uygun biçimde davranmadıklarını söylemek zordur.

Bu durumda biz, millet konusunu inceleyen bir konuşmada tabulara uymayı ve en önemli bir memleket meselesini susarak geçmeyi, gerçek yurtseverlikle bağdaşmayan bir taviz sayıyoruz. Ve kısaca da olsa, bu konu üzerinde duracağız.

Biz, tarihimizin en çetin günlerinde, Sivas Kongresi sırasında, Kurtuluş Savaşı süresince ve Lozan’da Misak-ı Millî sınırları içinde yaşayan bu iki kardeş kavmi, Türklerin ve Kürtlerin varlığını resmen kabul ettik ve bu tutumumuz, Türkiye halkının birliğini zedelemedi, tersine bu birliği perçinledi. Biz Sakarya’da, Afyon’da, düşmanla kesin savaşlara giriştiğimiz zaman Doğuda bir meseleyle karşılaşmadık. Kurtuluş Savaşı‘nda ülkenin Kürtlerle meskûn bölgelerinde bir Çapanoğlu isyanına, bir Delibaş isyanına, Çerkez Ethem olayına benzer hareketler olmadı. İsyanlar diyarı Doğu Anadolu‘da, tarihimizin en çetin günlerinde isyan olmamıştır.

Aynı şey imparatorluğun çöküp parçalandığı daha önceki dönem için de doğrudur. 1806‘da Abdurrahman Paşa isyanıyla başlayan 19. yüzyıl Kürt isyanları zinciri, Babıâli‘nin merkezî otoriteyi güçlendirme çabasına karşı Doğu derebeylerinin direnmesinden doğmaktaydı. Osmanlı yönetimini merkezileşmeye doğru iten başlıca etken, kapitalist pazarın Anadolu‘ya yayılmaya başlamasıydı. 1806’dan önce, yüzyıllar boyunca Osmanlı ile Doğu Anadolu’nun Ekrat beylikleri ahenk içinde yaşamışlardır. Ekrat beyleri, nispî bağımsızlıkları karşılığında, gönüllü olarak imparatorluğun Doğu sınırlarının bekçiliğini yapıyorlardı. 1880 Nehri isyanının. 19. yüzyıl boyunca birbirini izleyen Kürt isyanları serisini sona erdirmesinden, 1925‘te Şeyh Sait isyanına kadar geçen 45 yıl içinde, Doğu Anadolu‘da kayda değer bir isyan hareketi olmamıştı. Oysa bu dönem, imparatorluğu teşkil eden öteki ulusların Osmanlı Devletine başkaldırma hareketlerinin yoğunlaştığı dönemdir. Bu dönem sonunda imparatorluk yıkıldı ve Misak-ı Millî sınırlan içine çekilen Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Sivas Kongresi‘nde ve Lozan’da ifade edildiği gibi. Misak-ı Millî sınırları içinde yüzyıllar boyunca kader birliği etmiş ve aralarındaki birlik, en çetin tarihî sınavlarda denenmiş iki kardeş kavim yaşar: Türkler ve Kürtler.

Burada 1925’ten bu yana Doğuda gütmüş olduğumuz asimilasyon (Türkleştirme) politikasına Türk hükümetini iten sebepleri ayrıntılı olarak incelemenin gereği yok. Hiç şüphe yok ki Şeyh Sait isyanı, dolaylı olarak da olsa, İngiliz emperyalizminin çıkarları paralelinde, bir irtica hareketiydi. Hilâfetin ve Saltanatın başlıca dayanaklarından Nakşibendi tekkesi şeyhinin buraya Ulus gazetesinde yayınlanmakta olan “İnönü’nün Hatıraları” başlıklı tefrika yazısından Kürtlerin Millî Mücadelede davranışlarını anlatan kısmı aktarmayı gerekli buluyoruz. İnönü, bu konuda şöyle diyor: “(…) Milli Mücadele esnasında ve Lozan müzakereleri devam ederken. Kürtler umumi olarak Türk camiasında bulundular ve memleket birliğini muhafaza ermek, milli hükümeti kuvvetli bulundurmak için arzu ile yardımcı oldular. (…) “Biz Türkler ve Kürtler” “Sevr Muahedesiyle Kürtler, Türkler gibi vatanı tehlikeye maruz gördüler. Çünkü Sevr Muahedesi hükümlerine göre Doğu Anadolu’da Ermenistan hududu bitişiğinde bir Kürdistan devleti kurulacaktır. Kürtler Türk vatanının, bilhassa Doğu’da Ermeni tehlikesine maruz kalacağını biliyorlardı. Milli Mücadelenin devammında canla başla beraberlik gösterdiler. Sonra Lozan Muahedesi yapılırken de Kürtler, vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Kürtler. Ermenilcr gibi Lozan’a gelip bize müracaat etmediler. Hatta biz Lozan’daki konuşmalarımızda, millî davalarımızı ‘biz Türkler ve Kürtler’diye bir millet olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik. Şeyh Sait isyanı Kürtlerin bu umumî tutumundan ayrılan bir sapmadır. (…)” (Ulus. 31 Mart 1969).

 

Şeyh Said‘in, Türkiye’de hilâfetin yeniden kurulmasını amaç edindiğini ilân eden Arapça fetvasıyla başlayan, dünya tarihinde, emperyalizmi, bir millî kurtuluş savaşında ilk olarak yenmiş bir devrimci düzene karşı bir Şeyh Sait isyanı özünde, gene Nakşibendi tekkesinin kışkırttığı bir Menemen isyanından farklı değildir.

Şeyh Sait isyanına, millî nitelik yakıştırma yolundaki çabaların gerçeklere uymadığı ve ilericilikle bağdaşmadığı görüşündeyim. Kürt isyanlarında, tenkil kuvvetlerinin bazı hallerde aşırı sertliğe başvurmalarının gereksizliği bu isyanların niteliğini değiştirmez. Çağımızda millî hareketler, emperyalizme karşı ve öteki millî kurtuluş hareketlerinin paralelinde, onlarla dayanışma içinde olur. Bir millî kurtuluş savaşından muzaffer çıkmış olan Mustafa Kemal Türkiye’sini parçalamayı ve zamanın tek sosyalist ülkesi Sovyetler Birliği çevresinde Batı emperyalistlerinin kurmaya çalıştıkları “Sıklet Kordonu” bir kukla tampon devletle güçlendirmeyi amaç edinen emperyalizmin desteklediği bir hareket, millî hareket değildir. Ve hele, millî hareket, özünde anti-feodal köylü hareketidir. Şeyhlerin,  İngiliz muhibbi seyitlerin önderliğinde millî hareket olmaz.

Ama Şeyh Sait isyanının niteliği ne olursa olsun, bu isyan, Doğuda, 1925’ten sonra izlenen asimilasyon (Türkleştirme) politikasının gerekliliğinin kanıtı olamaz. İsyan kışkırtıcılığı eden gerici feodal güçler, ancak, feodalizme karşı mücadeleyle, toprak emekçisini özgür vatandaş payesine yükseltmeyi hedef tutan demokratik devrimle tasfiye edilir. Asimilasyon politikası ise, demokratik mücadeleyi gölgelemiştir. Çünkü feodal ilişkilerden arınmış bir toplumda, özgürlüğe kavuşan toprak emekçisi, kendi anadilini kullanmakta, kendi etnik değerlerine sarılmakta da özgür olduğunun bilincine varacaktır ve asimilasyon politikasına karşı direnecektir. O halde, asimilasyon politikasını uygulama çabasında bir iktidar, ister istemez anti- feodal mücadeleyi gevşek tutacak, demokratik özlemlerini karşılayamayacağı özgür bir köylülüğün oluşmasına engel olacak, feodallerle uğraşacaktır.

Nitekim Doğuda bu olmuştur. Doğunun, ülkenin öteki bölgelerine kıyasla, daha da geri bırakılışının açıklanmasını hiç değilse kısmen, bu asimilasyon (Türkleştirme) politikasında aramak gerekir. Üstelik asimilasyon politikası, çağdaş tarihte dünyanın hiç bir ülkesinde hu politikayı uygulayan ulusun lehine sonuç vermemiştir. Çarlık Rusya’sının güttüğü Ruslaştırma politikasının tam bir başarısızlığa uğraması, bunun en tipik örneğidir. Türkiye‘de bu bakımdan bir istisna olmamıştır. Bugün valilerin tercümanla dolaştığı Doğunun altı ilinde, Türkçe bilmeyenler nüfusun çoğunluğunu teşkil etmektedir ve 1925‘ten bu yana haberleşmede, ulaştırmada ve eğitimde gelişmelere rağmen Türkçe bilmeyen nüfus oranında bir azalma olmadığını tahmin edersek, gerçeklerden pek ayrılmış olmayız. Asimilasyon politikasını, Doğunun demokratik gelişmesine engel teşkil ettiği, bu bölgenin nispî geriliğine sebep olduğu ve Üstelik tam tersi sonuçlar verdiği; Türkiye’de millî birliği güçlendirmek şöyle dursun, Doğu Anadolu‘yu, Türkiye‘ye karşı emperyalist fesat planları için elverişli bir alan haline getirdiği besbellidir. Biz, Sivas Kongresi‘nde. Lozan’da olduğu gibi, Türkiye’de kardeş Kürt topluluğunun varlığını kabul etmenin ve merkezi laik bir cumhuriyet maarifi denetiminde Kürtlere kendi anadillerini kullanma olanağını sağlamanın, emperyalist fesat kaynaklarını kurutacağı, Türklerle Kürtler arasındaki tarihî kardeşlik bağlarını, ulusal birliği daha da güçlendireceği inancındayız. Buna paralel olarak, bütün ülkeyi kapsamına alan köklü bir toprak reformu ve bu reforma paralel olarak atılacak demokratik devrim doğrultusunda adımlar, ülkenin bu geri bölgesini, feodal ilişkilerden arındıracak, derebey ve şeyh sömürüsü ve tahakkümüne son verecek. Doğunun çilekeş toprak emekçisini toprak köleliğinden kurtaracak, onu vatandaş payesine ulaşmış özgür köylü durumuna yükseltecek, özgür köylünün bu bölgede de toplumsal gelişmeye ağırlığını koyabilmesi olanağını sağlayacaktır. Ayrıca sınaî yatırımlar alanında, Türkiye’nin batısıyla doğusu arasında eşitliğin gerçekleştirilmesi Doğuda işçi sınıfının gelişmesine yol açacak ve devrimci gücün Doğuyu gerilikten kurtarmada önemli bir etken olabilmesi şartlarını yaratacaktır. Bu Doğuda Türkiye’nin tam bağımsızlığının gerçekleştirilmesiyle birlikte, millî demokratik devrimin belli başlı görevlerinin yerine getirilmesi demektir ve Doğu için biricik demokratik, biricik devrimci ve aynı zamanda (gerçek milliyetçilik anlamında) biricik milli politika budur.

Belirtmenin gereği yok: Türkiye’de millî güçlere dayanmayan, onları temsil etmeyen bir iktidar, böyle bir politikayı izleyemez. Böyle bir politikayı ancak millî demokratik devrimi gerçekleştirmeyi, Türkiye’yi tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülke durumuna yükseltmeyi kutsal amaç bilen, Türk toplumundaki bütün millî güçlerin temsilcisi bir halk iktidarı yürütebilir. Onun için bu söylediklerimiz, AP iktidarına hitap eden bir uyarma değildir. Bir yandan “Amerika’nın Türkiye’deki varlığını azaltmasından yana olmayan“, öte yandan nüfusun % 65’i okuma-yazma bilmeyen bir ülkede, sınırlı eğitim imkanlarının her ilde imam-hatip okulları açmaya tahsis edeceğini resmen ilân eden bir AP iktidarının, Doğu meselesine el atmasından hayır ummak safdillik olur. Beterin beteri, vardır. Ve Doğu Anadolu’da petrol şirketlerinin emrinde bir ikinci Kuveyt şeyhliğinin kurulması, Kürtler dahil bütün Türkiye için çok daha büyük bir felâket olur.

Türkiye’de etnik topluluklar için ve özellikle Kürtler için, anadil ve kültür eğitiminin merkezî, laik, devrimci bir cumhuriyet maarifi yönetiminde olmasını gerekli gördüğümüzü belirttik. Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar için eğitimin yönetimi, aslında bir dinî kurum olan cemaate bırakılmıştır. Bu, laiklik ilkesiyle çelişen bir durumdur. Bu çelişkinin ortadan kaldırılması, sözkonusu azınlıkların Türk çoğunluğu ile kaynaşmasını olumlu biçimde etkileyecektir.

Ama anadil ve kültür derslerinin, bugün ağa ve Şeyh tahakkümü altındaki Doğuda başıboş bırakılması, demokratik gelişmeye aykırı düşen durumlara sebep olabilir. Arapça fetva ile isyana girişen Şeyh Sait’in izinde yürüyen gerici tutumun, Doğuda laik okul yerine medrese açması pekâlâ mümkündür. Köylünün demokratik mücadelesinin, bağımsızlık ve toprak reformu için mücadelesinin Söke’de, Akhisar’da, Ödemiş’te, Elmalı da görülmesi ve çok daha yoğun bir sömürünün sürmekte olduğu Doğuda toprak emekçisinin henüz sesini yükseltmemiş olması; Doğuda feodal boyunduruğun ağırlığını ve bizim bu konudaki tutumumuzun doğruluğunu kanıtlar.

Bizim bu konudaki görüşümüz, sosyalist teorinin ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesiyle bağdaşan bir görüştür. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesi, mutlak bir şey değildir ve şartlar ne olursa olsun her ulusun mutlaka ayrılarak ulusal devlet kurması gerektiği anlamını taşımaz. Yüzyılın başlarında ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesinin, Rus Sosyal-Demokrat Partisi’nin programından çıkarılmasını savunan Polonyalı Marksistleri en sert biçimde eleştiren ve bu ilkeyi savunan Lenin, örneğin Polonya’nın Çarlık Rusyası’ndan ayrılarak bağımsız devlet kurmasına kesin olarak karşıydı. Ulusların ayrılıp devlet kurma hakkı, boşanma hakkına benzetilir. Vatandaşın boşanma hakkı Medenî Kanunda yazılı bir haktır ve boşanmak için kesin sebepler olduğunda, vatandaş bu hakkını kullanabilmelidir. Ama, bu boşanma hakkından yana olan bir kimsenin, boşanmadan yana olduğu, herkesin bekâr yaşamasından yana olduğu anlamına gelmez.

Tarihî köklere dayanan Türklerle Kürtler arasındaki kardeşliğin Türkiye’de ulusal birliğin, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün, hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır ve dünyanın bu bölgesinde emperyalizmin durumunu güçlendirir. Doğu meselesi, ancak misak-ı millî sınırları içinde, hem Batıyı, hem Doğuyu kapsayan millî demokratik devrimi gerçekleştirmekle çözüme bağlanabilir.

Sonuç

Şimdi özetleyelim: Bir tarihî kategori olan ulus, dil, toprak ve iktisadı yaşantı birliğine ve ulusal kültürde birlikten gelme şartı şekillenme birliğine dayanır. Ulus bu olduğuna göre, gerçek milliyetçi, bütün ulusun malı, ulusal dil uğruna; ulusun üzerinde yaşadığı toprağın bütünlüğünü, o toprağı ancak o ulusun bir bütün olarak tasarrufunu ve ulusal bağımsızlığı kapsayan toprak birliği uğruna: feodal bölünmeye son verilmesi anlamım taşıyan İktisadî yaşantı birliği uğruna; ulusal kültür uğruna; ulusal ruhun, ulusal bilincin tüm ulusça benimsenmesi uğruna mücadele eden kimsedir.

Kısacası gerçek milliyetçi, ulusal bağımsızlık, gerçek demokrasi, ümmetçiliği ve kozmopolitliği reddeden ulusal kültür uğruna savaşandır.

Buna karşılık, ulusun bağımlı ve feodal bölünmeye uğramış durumda sınıf çıkarı olan, ulusal kültürün açılıp gelişmesi önüne engeller diken kimsenin ağzında ulusçuluk, gerçekliği olmayan demagojik bir sözcüktür.

Her ne kadar ulus sloganını ilk ileri süren, devrimci çağında burjuvazi olmuşsa da bugün artık bütün dünyada ulusçuluk bayrağı, emekçilerin ellerinde dalgalanmaktadır.

Ulusçuluk, devrimci enternasyonalizmle çelişen bir kavram değildir. Ama ulusçuluk, ulus gerçeğini reddeden kozmopolitizm ile bağdaşamaz. En derin anlamıyla ulusçuluk, insanı enternasyonalizme götürür. Devrimci anlamıyla enternasyonalizm, insanı ulusçuluğa götürür. Ulus gerçeğini inkâr etmek, yüzeyde kalan bir enternasyonalizm olur. Devrimci enternasyonalizmi reddetmek, derinliği olmayan ulusçuluk olur.

Kapitalizmle ortaya çıktığı ve kapitalizm ile birlikte geliştiği halde, ulus, kapitalist sömürü düzeninin yerini, sosyalist düzenin almasıyla hemen ortadan kaldırılmamaktadır. Tersine emperyalizmin tarihî gelişmelerini durdurduğu birçok ulus, ancak sosyalist düzen içinde ulusal kültürlerini engelsiz geliştirme olanağına kavuşmaktadırlar. Burjuva ulusların yerini, sosyalist uluslar almaktadırlar.

Irk birliğini ulusun temel karakteri sayan görüş, bilime ve tarihî gerçeklere aykırıdır, yanlıştır. Irk birliğini esas alan Turancılık, Osmanlılığa karşı bir tepki olarak ortaya çıktı. Ama bu akım, gerçek ulusçulukla bağdaşmayan bir yola girdiği, Türkiye Türk’ünün bağımsız ve feodal ilişkilerden arınmış demokratik bir ülkenin özgür vatandaşı payesine yükselmesi anlamında uluslaşma davasını devrimci yolundan saptırdığı, dikkatleri Anadolu insanının asıl meselesinden başka yöne çevirdiği için, emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerin işine gelen gerici bir akım haline gelmiştir. Bugünün Turancıları, milliyetçiliği demagojik bir silâh olarak kullanarak, millî güçler saflarını bölmeye çalışmaktadırlar.

Millet gerçeği konusu kapsamına Türkiye’deki etnik topluluklar meselesi özellikle Kürt meselesi girer. Türklerle Kürtler arasındaki birlik ve kardeşlik, tarih sınavından geçmiştir. Sivas Kongresi‘nde ve Lozan’da Misak-ı Millî sınırları içinde bu iki kardeş kavmin birlikte yaşadığı gerçeğini açıkça ifade ettik. Bu davranış, tarihimizin en çetin anında bu birliğin zayıflamasını değil güçlenmesini sağladı. Bir devekuşu siyaseti olan ve başarısızlığı, Türkiye’nin aleyhine bir durum yarattığı sabit olan asimilasyon politikası bırakılmalı. Sivas Kongresi‘ndeki ve Lozan’daki durum benimsenmelidir. Türkiye’deki ulusal birliğin Türkiye’nin toprak bütünlüğünün, hangi biçimde olursa olsun baltalanması, hem Türklerin, hem Kürtlerin gerçek çıkarlarına aykırı sonuçlara varır, emperyalizmin işine yarar. Doğu meselesi, ancak, Kürtlere kendi ana dillerini kullanma hakkının, merkezî, laik cumhuriyet maarifi denetiminde tanımakla ve aynı zamanda millî demokratik devrimin hem Doğuda, hem bütün Türkiye sathında bütün derinliğiyle gerçekleştirilmesiyle çözüme bağlanabilir.

Geniş bir konu olan millet gerçeği kavramının kapsadığı meseleler hakkında burada söylenecekler bunlardır. Bu önemli konu, devrimci bilim ışığında bütün ayrıntılarıyla, bütün yönleriyle aydınlatılmalıdır. Aydınlatılmalıdır ki konuşmamın başında sözünü ettiğim sis dağılsın. Sağolun.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir