Lamartine

Lamartine ve Şeyh Bedreddin

Yaşam

 Fransız şair Lamartine dendi mi “Göl” şiiri anımsanır hep.

Göl, Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin / Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz / Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için / Demirleyemez miyiz? / Ey göl, henüz aradan bir sene geçti ancak, / Seyrine doyamadığı o canım su yanımda / Bir gün onu üstünde gördüğün şu taşa bak / Oturdum tek başıma!” 

Bu koca şairin tarih kitabı da yazdığını biliyor musunuz? Histoire dö la Turquie (Türk Tarihi) adlı yapıtı nedense Osmanlı Tarihi adıyla Türkçeye çevrildi. 

Alphonse de Lamartine 1838 yılında eşiyle birlikte doğu gezisine çıkar. İstanbul’a geldiğinde 2. Mahmut ile görüşür ve Osmanlı ülkesini sever. İstanbul’dan dönüşünde  burada çiftlik kurmayı, daha doğrusu Osmanlı Padişahı’ndan bir çiftlik istemeyi karar verir. Büyük şair bir doğa aşığıdır. 

Lamartine, Sultan Abdülmecit’e ve Mustafa Reşit Paşa’ya  mekup yazarak kendisine bir çiftlik verilmesini ister. “Osmanlılar’a karşı içimdeki muhabbetin ne kadar derin olduğunu bilmenizi isterim. Kitaplarımda her vesile ile bunu yazmışımdır. Kendimde Osmanlı diyarına göç etmek emel ve arzusu duyuyorum.Ömrümün yarısını kırlarda geçirmiş olduğum için ziraatın her türlüsünü bilirim. Sizden bana bir çiftlik bağışlanmasını istemekteyim. Öyle bir çiftlik ki en az yüz kadar işçi çalışacak.Bu çiftliğin İstanbul’a veya Marmara’ya yakın olması eşim için çok yararlı olacaktır.

Bana verilecek çiftlik en az kırk yıl benim olmalıdır. Kırk yıl sonra yine sahibine ya da hazineye kalacaktır. Çiftliği ben işleteceğim, tesisler kuracağım, meyve üreteceğim. Ve bütün yapacaklarım tekrar Osmanlı Devleti’ndeki sahiplerine kalacaktır. Fransa’daki tüm emlâkımı satıp paramı bu çiftliğe yatıracağım.” 

Sultan Abdülmecit öneriyi, çiftliğin sahibi Reşit Paşa olması koşuluyla kabul etti. Aydın elindeki, Tire yakınlarındaki 38000 dönümlük çiftlik Lamartine’nin Fransa’daki emlâkını bir türlü satamaması yüzünden istenildiği gibi çalıştırılamadı. Eşi ölünce de kendisi İstanbul’a döner. Padişah’a teşekkür ederek kendisine verilen malın geri alınması için gerekli işlemlerin yapılmasını ister. 

Lamartine Fransa’ya döndükten sonra geçim sıkıntısı içine düştü. Sultan Abdülmecit, ünlü Fransız şairi ve yazarı ve devlet adamı Lamartine’ye çiftlik vermekten başka son lütuf olarak 1853 1869 yılları arası ünlü şairin ölümüne değin 16 yıl boyunca seksen bin kuruş ödemiştir. Sadrazam Giritli Mustafa Paşa’nın hazırladığı belgelerden yararlanıp, zaman zaman da İstanbul’a gelerek Türk Tarihi’ni ( Histoire de la Turqule) yazdı. 1869 yılında gözlerini kaparken, Osmanlı’dan gördüğü yüksek alaka hayattaki en büyük mutluluğuydu.

Lamartine, Türk Tarihi’ni (Osmanlı Tarihi) yazarken Osmanlının egemen çevrelerinden yararlanarak yazmış. Elbette yansız olduğu düşünülemez. Padişahın ekmeğini yiyen, kılıcını da sallar. Yıllarca maaşını aldığın bir padişahın aleyhinde bir tarih yazmanın olanaksız olduğunu biliyorum ama yine de şair, yazar, politikacı Lamartine’nin öyküleştirerek yazdığı tarih, okunabilir, doğruya yakın olayları anlatan, güzel bir tarih kitabı.

 Belgelerin ötesinde Tire yöresine gelip Börklüce Mustafa ile ilgili söylenceleri de dinlemiş olması, ( 500 yıl sonra) Hafız Halil’in dışındaki yazarlara göre doğrulara en yakın olanıdır diye düşünüyorum. 

Lamartine’nin Şeyh Bedreddin ile ilgili görüşlerinden bir bölüm:

 Sahte Peygamber bölümünden. “ Musa Çelebi’nin ölümünden sonra ordunun büyük kadısı olan, yani din, fıkıh ve savaş işlerinden sorumlu bulunan Şeyh Bedreddin 1. Mehmet tarafından İznik’e sürülmüştü. Oysa Şeyh Bedreddin Türkler arasında din hukuku ve bilim konusunda çok değerli bir kişi olarak tanınıyordu. 

Şeyh Bededdin sürüldüğü yerde,yeteneklerinin körlenmesi için kendisine yapılan bu hareketin öcünü almayı tasarladı. İsyan ateşini büyütmek amacıyla üzerine üflenecek bir kıvılcım arıyordu. Bir rastlantı O’na bu olanağı verdi. 

İzmir Körfezi’nin Sakız Adası’na bakan ucunda, Karaburun’da kendisine gökten ilham geldiğini iddia eden bir kişi ortaya çıkmıştı. Köy köy, kasaba kasaba dolaşıyordu.. Sözde kendisine vahiy yoluyla gelen düşünceleri toplumsal kuramlarla birleştiriyor ve bunları her yerde anlatıp halkın cahilliğinden yararlanıyordu. 

Halka umut dolu şaşırtıcı şeyler anlatıyordu.. Bu adamın adı Mustafa idi. Karaburun’a yaslanmış dağlarda keçi besleyen bir Türk’ün oğlu idi. 

Börklüce Mustafa’nın düşünceleri de yoksulluktan yetişenlere ve yoksullara, dünyadaki mutlu insanların adaletsiz üstünlüğüne ve  koşulların ortaya çıkardığı eşitsizliğe karşı öç almayı öğütlüyordu. Bu nedenle Mustafa’nın düşünceleri, halk tarafından benimsenmişti. 

Bu düşünce haklı bir şikayet gibi görünse de asla uygulanabilir bir doktrin olamazdı.

 Ancak kafalarda geniş bir imparatorluk kurmayı başardı. Çünkü hayale dayalı doktrinler sınır tanımazlardı. Bütün sızlanmalar, haklı haksız şikayetler, bütün sefaletler ve bütün hayaller orada yerini bulurlar ve tatmin olurlar. İşte bu ütopyanın gücü burada yatmaktadır.

Börklüce Mustafa’nın düşünceleri de bir anda Batı Anadolu’yu kaplayarak, çadırdan obaya, köyden kasabaya hızla yayıldı. Tarafları Mustafa’ya “Dede Sultan” adını verdiler. Kendi yaşam felsefelerine tıpatıp uyan yeni düşünceler, dervişler arasında  ilgiyle karşılandı. 

Bu sahta doktrin, özel mülkiyetin kaldırılması, doğadan ve çalışmalardan elde edilecek bütün ürünlerin ortaklaşa paylaşılması, herkesin malına el konulması ve fakirler arasında paylaşılması gibi ilkeler ile besleniyordu. Yalnız kadınlar doğunun geleneklerine uygun bir biçimde  bu karmaşık toplumun ortak unsuru olmaktan kurtulmuşlardı.

 Ancak mülkiyetin beslediği kadın ve aile bir kere mülkiyet ortadan kalkınca ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bu garip düzenin en aşağılık yaratıkları olacaklardı.” diyor.

 Padişahtan beslenenler böyle diyor. Bir de halka sormak gerek.

Etem Oruç 

Etiketler

Bir Yanıt Yazın