AKP kültür politikası

“KÜLTÜRDE MUHAFAZAKAR, SİYASETTE DEVRİMCİ” OLMAK MÜMKÜN MÜ?

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy

AKP kurmayları, “biz kültürde muhafazakar, siyasette devrimciyiz” diyorlar. Vatansever ve devrimcilerin aklıyla alay eder nitelikteki bu iddialı söz, nereden bakarsak bakalım, yeni bir algı operasyonu, yeni bir yapay gündem cinliği ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. İlk akla gelen soru kuşkusuz devrimci siyasetle AKP’yi birlikte düşünebilmenin mümkün olup olmadığıdır. Doğu Perinçek gibi bazıları buna inanabildiğine ve ciddiye alıp onaylayarak kendini kandırabildiğine göre, ortada vahim bir yanılsama, hatta bilinç kirlenmesi var demektir. Böyle bir uyanıklık, olsa olsa devrimciliği, içi boşaltılmış gösterişli bir söylem kabuğuna indirgeyen, Atatürkçü, devrimci ilkelerden kopmuş ve çürümüş bir bilincin ürünü olabilir. Biz ne düşünürsek düşünelim önümüzde, kavramlar üzerinden yapılan büyük bir hokkabazlıkla kotarılmış, çağdaş, ulusalcı ve ilerici kamuoyunu damardan yakalayıp etkileme planının gözü kara bir hamlesi boy gösteriyor.

Muhafazakarlık” ile “devrimcilik”i birbirine anlamsızca yapıştıran, bağlayan ideolojik ve kültürel iklim, postmodern Yeni Ortaçağ kültürüdür. Emperyalizmin mafyalaşan ve çürüyen karakterini yansıtır.  Emperyalist kültürün özünü oluşturan neoliberal piyasacı bireycilikle mafyatik ve tarikatçı yapılanmanın, Cumhuriyet Devrimi karşıtlığında gerçekleşen derin işbirliğinin ürünü olarak iktidara gelmiş bir siyasal gücün düşünce ve eylemlerinin gerisinde böyle bir sistemin olduğunu unutmamalıyız. Bu bağlamda, bir çok kavram ve değerin, işlerine geldiği gibi birbirine eklemlenerek çok farklı, hatta tamamen karşıt amaçlarda kullanılması, postmodern takiyyeciliğin ilkesiz, omurgasız, ahlak dışı ve günü kurtarmacı karakterinin doğal bir sonucudur; ve kuşkusuz ideolojik operasyonel bir anlam taşımaktadır.

Şöyle de açıklayabiliriz: Bu, tıpkı, en büyük özgürlük ve insanlık düşmanı ABD emperyalizminin kendini en büyük insan hakları ve demokrasi hamisi olarak göstermesi gibi bir ince oyundur. Keza, tarikatların demokratik ve özgürlükçü kimlikler; mafyatik güçlerin yardımsever saygın kuruluşlar; Abdülhamit ve Vahdettin’in, hatta İskilipli Atıf Hoca gibilerin bile, “Osmanlı medeniyeti”nin birbirini izleyen ve bütünleyen şahsiyetler olarak Atatürk’le aynı misyonda, aynı değerde buluşturulup yüceltilmesi gibi bir kirli siyasal manevradır.

Günümüzün neoliberal postmodern kültüründe, çağdaş bilimsel, nedenselci, belli bir tutarlılık içeren bir mantık ve akıl yürütme yetisi aranmıyor. İhvancı, tarikatçı ortaçağ güçlerinin istediği ise tam da bu değil mi? Böylece, modern çağın ilke ve değerleri açısından asla bir araya gelemeyecek kavram ve değerlerini eklektik bir şekilde buluşturmak, bir söylem marifeti, bir kurgusal “yaratıcılık” ve retork (hitabet) ustalığı olabilmektedir. Günümüz medya kültüründe, özellikle tv tartışmalarında çokça tanık oluyoruz: Bol laf üretme ve laf yetiştirme yeteneği, laf oyunları ile şaşırtıcı, aykırı ifadelerle reyting sağlama ustalığı, etkili konuşmanın esasını oluşturuyor. Gerçekçi, mantıklı, tutarlı bilimsel bir içerik ve anlam aramak ise boşunadır.

Ülkemiz gerçekliğinde, her türlü yalanın, sahteliğin ve çarpıtmanın estetize edilip büyük düşünce ve projelermiş gibi pazarlandığı aşikar. Çoğunluğu yandaş bir medyanın marifetiyle cehaletin, safsatanın, hurafenin iktidar olduğu bir sistemde bu tür siyasal gösterilerin hangi kirli amaçlara hizmet ettiği ve arkasındaki güçler ve etkenler artık biliniyor. İlk akla yakın açıklama şu olabilir: Yükselen Atatürkçülük ve milliyetçilik dalgası karşısında, İhvancı ve tarikatçı siyasetlerin oyları hızla eritmesini durdurma telaşı ve arayışı…

Öte yandan, bütün kirlenme ve yozlaşmalara karşın, yüzde 60’lara varan -muhafazakar veya ilerici ama Cumhuriyetçi- büyük kitleyi kazanmadan iktidarı sürdürmek olanaksız. O halde, bütün karşıdevrimci siyasal güçlerin ve iktidarların başvurduğu, ülkeyi daha büyük tehlikelere atma pahasına başvurulan, değişmez, ince ve karanlık taktikler kendiliğinden devreye giriyor. İç ve dış gerici güçlerin zengin arşivinden devralınan, ustaca kurgulanmış ve abartılı söylemlerle soslanmış çarpıtmalar ve demagojik yalanlar!..

Estetize edilmiş çarpıtma ve yalanlara dayanan bir demagojiyi / laf oyununu, etkili bir propaganda sistemiyle en üst düzeyde ve ustalıkla kullananların piri Hitler ve Mussolini faşistleriydi. Bunların var oluş nedenleri ve bütün pratikleri, Avrupa’da yükselen, daha ileri, sosyalist bir toplum mücadelesine karşı, sosyalizm ideolojisinin bütün kavram ve değerlerini sahteleştirip kullanarak devrim talebindeki kitleleri aldatmak ve düzene hapsetmekten ibaretti. Yeminli düşmanı oldukları sosyalizme ve Sovyetler Birliğine karşı, Avrupa’nın en güçlü ve örgütlü sosyalist akımına sahip Almanya’da, “Nasyonel Soyalizm” demagojisi tam da bu amaçla ustaca kullanıldı.

Özünde bütün karşıdevrimcilerin başvurduğu benzer yöntemlere, emperyalist sistem ve mafyatik yapılarla sarmaş dolaş içindeki İslamcı-tarikatçı yapılar da çağdışı, gerici tabiatları gereği başvurmaktan kaçınamaz. “Devrimcilik”, “milliyetçilik”, “bağımsızlık”, “ikinci istiklal savaşı” gibi Atatürk Cumhuriyetinin en temel kavram ve değerlerinin içini boşaltıp çarpıtarak sahiplenmiyorlar mı?

***

“Kültür”, “siyaset” ve “muhafazakarlık” anahtar kavramlar olduğuna göre, öncelikle hem bunların tanım ve içerikleriyle ilgili çarpıtma ve kirlenmeyi ortaya koymak gerekiyor. Dolayısıyla hem de kültür ile siyaset ve devrimci siyaset ilişkisini netleştirmek bir zorunluluk oluyor. Diğer yandan, yine ciddi bir çarpıtmaya uğratılan muhafazakarlık ile karşıdevrimci gericilik arasındaki farkı da, özellikle 100 yıllık Cumhuriyet tarihimizin duru ırmağında teste sokup berraklaştırmak gerekiyor.

Yazımızın ana temasını oluşturan soruya geliyoruz: Muhafazakar bir kültürden devrimci bir siyaset çıkar mı? Ya da hem muhafazakar hem devrimci olunur mu? Daha doğrusu, AKP’nin temsil ettiği karşıdevrimci ideoloji ve siyasete karşılık gelen dış ve iç kaynaklı gerici bir kültür ile muhafazakar bir kültür örtüşüyor mu? Yoksa burada da mı bir çarpıtma ve ideolojik manevra sözkonusu? Şu can alıcı soruya geliyoruz: Hem gerici hem devrimci olmak mümkün mü?

Kültür; bilim, felsefe, siyaset, din, teknik dahil, bir toplumun ürettiği ve tekrarlanan belli kalıplar olarak geleceğe aktarılan bütün değerler, değer yargıları, alışkanlıklar, yaşam biçimi, yöntemler, anlayışlar, düşünüş, duygulanış, inanış ve davranış biçimleri vb, maddi ve manevi her şey olarak tanımlanabilir. İdeoloji ise, kültürün bütün ögelerini yoğunlaşmış bir biçimde içerir; bu anlamda kültürün çelik çekirdeğidir, özüdür diyebiliriz. İdeolojinin en gelişmiş tanımını şöyle de ifade edebiliriz: Düşünsel, toplumsal ya da siyasal içerikli bir öğreti oluşturan, ülkü olarak da benimsenebilen, kişi ve kurumların davranışlarına yön veren düşünceler, ilkeler bütünü. O nedenle, kültürle ideoloji ve onun ürünü strateji ve siyasetler arasında kopmaz derin bağlar vardır.

İşin sınıfsal özüne indiğimizde, ideoloji, sınıfsal karakterin, belli bir sınıfa ait özlem ve ideallerin, bunlarla bağlantılı kültürel özelliklerin tartışmasız en gelişkin, en yetkin ifadesidir. Bu böyle ise, kültür de, meyve çekirdeğinin etrafındaki etli kısım gibi, maddi ve manevi üretim, paylaşım ve iletişim yaşamında açılıp serpilen ideolojidir. Tıpkı her büyük sanat ve edebiyat yapıtında hiç bir zaman açıkça hissedilmeyen ama yapıtın özüne yedirildiği gibi ideoloji, yaşamın içine gömülmüştür. Her düşünce ve davranışta, geçmişe ve geleceğe bakışta, toplumsal ve insani sorunlara getirilen çözüm biçimlerinde, bilinçli-bilinçsiz tepkilerde ve akıl yürütmelerde, giyimde-kuşamda, yemekte, eğlencede, insan ilişkilerinde, aşkta, gelecek tasarımlarında, beğeni ve zevklerde, öbür dünya hayallerinde vb. kendini duyumsatır.

1980’lerden günümüze, sınıfların, ideolojilerin ve sosyalizmin, hatta ulusal devletlerin sonunu ilan eden küreselleşme saldırısının bir sonucu olarak, sınıfsal ve ideolojik farklılıklar ve çatışmalar, “kültür” kavramıyla ifade edilir oldu. Çünkü “kültür” kavramı, daha yumuşak ve esnek olması, sınırlarının belirsizliği nedeniyle, sistemin kuramcıları ve kültür oluşturucuları tarafından, her dönem olduğu gibi, günümüzde de kendi eşitsizlik ve adaletsizliklerinin, sömürü ve baskı sistemlerinin açığa çıkmasını önlemek amacıyla özellikle tercih edilmektedir. Gerek ulusal gerekse toplumsal çelişmelerin alabildiğine keskinleştiği ülkemizde ise, bunu çözecek niyet, liyakat, kapasite ve yetenekten yoksun, ama ne olursa olsun iktidarda kalma hırsıyla yüklü bir zihniyetin bu ve benzer yöntemlere başvurması kaçınılmazdır.

Kapitalizmin ideolojik hegemonyasının belirlediği toplumsal-kültürel sisteme karşı, yeni bir seçeneğin, sosyalizmin ya da sosyalizme ilerlemeyi içeren ulusal ve demokratik devrimci süreçlerin nesnelliğini ve kaçınılmazlığını yok saymak, “sosyalizm ideallerinin sona erdiğini” ilan etmek küreselciliğin temel söylemi idi.

Bu teorilerde sınıfsal ve ideolojik mücadelenin yerini, din eksenli, sınırları belirsiz ve insanlığın temel taleplerini saptıran “kültürler mücadelesi” almıştır. Ama biz biliriz ki, ABD emperyalizminin ideologları, sınıfsal ve ideolojik olan egemenliklerini, içeride ezilen emekçileri kendi yanlarına çekmek, diğer dünya ülkelerini de din ve mezhep temelinde bölerek etkisizleştirmek ve köleleştirmek için, çarpıtılmş bir “kültürler savaşı” demagojisini ve ortaçağ kalıntısı dinsel, kültürel ayrımları kullanmakta ısrar ederler ve edecekler.

***

Asıl konumuza gelince; AKP’nin temsil ettiği sistemin ideolojik çekirdeğini, temel siyasetlerini, kısacası stratejisini belirleyen kültür, çağdaş tanım, kavram ve değerler ölçü alındığında, muhafazakar bir kültürün ötesinde, gerisinde bir içeriğe sahiptir; yani ortaçağ odaklı, Osmanlıcı-Hilafetçi bir kültürdür. Türkiye Cumhuriyetinin gelenekleşmiş 100 yıllık toplumsal ve siyasal yapısına dayanan muhafazakarlığın ve muhafazakar kültürün sınırlarını, kırmızı çizgilerini doğru anlamak gerekir. Her ne kadar Cumhuriyet karşıtı ortaçağ güçleriyle, tarikatlarla zaman zaman işbirliği yapsalar da, Cumhuriyetin ana kolonlarına, değiştirilemez ilkelerine kayıtsız şartsız sahip çıkan DP, AP, MHP, Doğru Yol, hatta ANAP gibi siyasal yapılar, Cumhuriyetçi muhafazakar siyaset ve kültürün içinde onun bir parçasıdırlar. Onların bugünkü mirasçıları “ortanın sağı” adı verilen aynı çizgiyi değişik biçimlerde sürdürüyorlar.

Üstelik Cumhuriyetçi muhafazakarlar dediğimiz bu geniş kitle, 2000’lerden sonra Cumhuriyete, ulusal egemenliğe ve devletin kurucu ilkelerine yönelik yükselen emperyalist ve gerici saldırılar karşısında Atatürkçü ve Cumhuriyetçi renklerini daha da belirgin hale getirmişlerdir. Cindoruk, bu tavrın tipik temsilcilerinden birisidir.

Yukarıdaki kültür tanımına baktığımızda, kültürün esasını oluşturan bilim, siyaset, felsefe, sanat, din, laiklik, günlük yaşam biçimi, kadın-erkek ilişkileri vb konularındaki tavır ve anlayışlar açısından Cumhuriyetçi muhafazakarlıkla, İhvancı-tarikatçı “muhafazakarlık” arasında çok önemli farklar olduğunu görürüz. Biri, tıpkı Almanya, İngiltere ve Fransa gibi, modernleşmiş ve ulusal devrimini tamamlamış ülkelerdeki muhafazakarlık benzeri  geleneksel bazı değerleri de muhafaza ederek Cumhuriyet Devriminin temel ilkelerine sahip çıkmaktadır. Diğeri ise, asla tasfiye edemeyeceği Cumhuriyetin muhafazakar kanadının içine gizlenerek Osmanlıcı, Cumhuriyet düşmanı gerici kültürünü “muhafazakarlık” ambalajıyla sunma çabasında. Fırsat buldukça da Cumhuriyeti tasfiye hamlelerine devam etmektedir.

Demek ki, “AKP’nin muhafazakarlığı”, gerek toplumsal ve sınıfsal, gerekse kültürel olarak, 100 yıllık çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin değerleri içinde meşrulaşmış, Cumhuriyeti içine sindirmiş bir muhafazakarlık değildir. Aslında AKP’nin temsil ettiği şey, İskilipli Atıf Hoca’yı devlet erkanı olarak anma kararlılığında da gördüğümüz gibi, Osmanlıcı-İhvancı bir karşıdevrim muhafazakarlığıdır. Ancak bu tanım yine de olguyu tam tarif etmiyor; çünkü muhafazakarlık statükocudur, var olan toplumsal-siyasi rejimi korumaktan yanadır, değiştirmekten yana asla değil, oysa karşıdevrimcilik yani gericilik, mevcut toplumsal-siyasi rejimi, yani Cumhuriyeti kökten, ama daha geriye, Osmanlı sistemine doğru değiştirmekten yanadır. Atatürkçülerin başından beri vurguladığı irtica, gericilik de işte budur.

Burada ister istemez “devrim”in tanımını yeniden vermek gerekiyor. İlerici ve gerici niteliğinden hiç söz etmeden çok genel bir tanım yaparsak, devrim, bir toplumsal-siyasal sistemi ya da rejimi temelden şu veya bu biçimde değiştirme olayıdır. Bunun basit ve kısa süreli askeri-sivil siyasal darbe/müdahale ile sınırlı bir ilişkisi vardır. Devrim, zaten önce bir biçimde iktidarı ele geçirmek ve sonra da kısa veya uzun vadede toplumu dönüştürmektir.

Şimdi 20 yıllık Türkiye gerçekliğine ve AKP’nin yaptıklarına bakalım. Özetle ortada bir devrim, “80-100 yıllık eski sistemi” (!) toptan değiştirme kararlılığında ve tutarlılığında bir uygulama var. Bu eylemin adı en son ifade ediliş biçimiyle “siyasal devrim” oluyor. İyi de ne yönde siyasal bir devrim; geriye doğru mu, ileriye doğru mu? Bunun yanıtını İhvancı-gerici zihniyet pek vermek istemez, veremez de. Çünkü doğanın ve toplumların ileri doğru gelişme yasasını, dolayısıyla bilimin determinist (nedenselci) ilkesini pek sevmezler. O noktada laf cambazlığına, anlamsız gevezeliğe başvurup tartışmayı gürültüye getirmeyi tercih ederler.

Evet, neredeyse benim de kafam karışıyordu. En iyisi tekrar sormak gerekiyor. Bu devrimse, Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı ne oluyor? Karşıdevrim mi?!.. Altıyüz küsur yıllık Osmanlı medeniyetinden bir sapma, bir “karanlık dönem”, bir “parantez” olarak tanımlandığına göre… Açıkça itiraf edemeseler de kendilerininki “devrim”, Atatürk‘ünkü, “şanlı Osmanlı medeniyeti”ne ihanet!…

Şimdi, kara mizahı bir tarafa bırakalım ve bu ters çevrilmiş mantık tablosunu ayakları üzerine oturtalım. Evet ortada bir devrim var ama küçük bir farkla, ancak hainleri mutlu edecek ve zır cahillerin, zeka özürlüleri kandıracak bir el çabukluğuyla başındaki “karşı” sözcüğü kurnazca kaldırılan bir “devrim” (!)… Onlar bu boş hayallerle avunadursunlar, gerçekler hiçbir düzenbazın söz oyunlarıya ortadan kaldırılamaz Şunu da ekleyelim: Hiçbir zalim kendine zalim, hiçbir gerici kendine gerici, hiçbir sömürgesi kendine sömürgeci demediği gibi hiç bir karşıdevrimci de kendine karşıdevrimciyim dememiştir. Aksine hepsi de yaptıklarının tam karşıtı niteliklerle kendi reklamlarını yapmaya özen göstermişlerdir.

***

Siyasal İslamcı zihniyetin pragmatizme bile taş çıkartan esen rüzgara göre fır dönene özelliğinin en son marifetini, 1921 anayasasına sahip çıkma oyunu ve tuzağı oluşturuyor. Neden bugün 1921 Anayasası? Çünkü, 1921 Anayasası’nda henüz Laiklik yok, padişah ve halifelik tasfiye edilmemiş, eğitim ve öğretim birliği sağlanmamış. Bu girişimle, 1937’de Altı Ok olarak tamamlanan kurucu ilkelere, yani daha önce deneyip de değiştiremedikleri Anayasa’nın değiştirilemez ilk dört maddesine çalım atılarak onlar etkisiz kılınmaya çalışılıyor. Böylece Cumhuriyetçi kamuoyunun Anayasa ve hukuk temelindeki denetiminden son bir çabayla temelli kurtulmak isteniyor.

Atatürkçü Cumhuriyetin bir kültürü, ideolojisi varsa eğer, ki var, o da 1921’de 38’e her alanda köklü değişiklikler olarak gerçekleşen atılımlarla tamamlanan ve ideolojik özü Altı Ok’ta simgeleşen bir devrimci kültür ve ideolojidir. Siyasette devrimcilik de, bu kültür ve ideolojinin içinden çıkacaktır, başka yerden değil.

Sözün özü, Türkiye’de devrimciliğin -ister siyası ister toplumsal-kültürel- biricik kaynağı, yatağı, mihenk taşı Kemalist Devrimdir; onun ideolojik, kültürel mirasıdır. Atatürkçülüğe ve onun mirasına karşı çıkarak, sadece Türkiye’de değil, hiçbir ezilen dünya ülkesinde devrimcilik yapmak mümkün değildir, olmamıştır. Bu evrensel doğru, 20. yüzyılda olduğu gibi 21. yüzyılda da devrimciliğin temel denklemi, vazgeçilmez ilkesidir. Aksi her düşünce ve eylem sahte devrimciliktir; emperyalizmle işbirliği yapmaktan ve onun bir uzantısı olmaktan kurtulamaz. En son Suriye gerçeğinde de yaşandığı gibi İhvancılığın bütün 20. yüzyılda ve günümüzdeki hikayesi budur.

Mehmet Ulusoy
Mart 2021

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir