Yabancılaşma

KÖKSÜZLEŞME VE AYDIN YABANCILAŞMASI (2)

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

Tamamı Teori dergisi Kasım 2018 sayısında yayımlanan “Aydın Yabancılaşması”nın iki temel kaynağından ortaçağa, yerel-Osmanlı köklerine ilişkin boyutunu, daha önce bu köşemizde ele almıştık. Bu yazımızda ise, daha çok Batı / emperyalizm kaynaklı etkenlere değineceğiz.

***

Türk aydını, büyük bir kimlik krizi yaşıyor; derin içsel çatışmaları içeren, sancılı, kırılmalı bir tarihsel sınavdan geçiyor. Hem kimlik ve işlev açısından, hem de görev tanımı açısından. Kimlik ve işlev açısından; birincisi, küreselci-postmodern kültürün aydın-özneyi reddeden, onu sıradanlaştıran, ulusal-toplumsal kaygılardan uzak, silik ve bencil bireye dönüştüren eğiliminin ve yıkıcı, çürütücü, yozlaştırıcı saldırılarının yoğun etkisi altındadır. İkinci olarak ise; çağdaş aydının düşünen, eleştiren, sorgulayan, haksızlıklara karşı çıkan, gerçek anlamda toplumu aydınlatan, örgütlenip-partileşip hayata müdahale eden işlevini, biat eden, kişiliksiz, kapıkulu, yalaka memur düzeyine indirgeyen Yeni Ortaçağ’cı, dolar vurguncusu, rantçı mafya-tarikat sisteminin dayatmaları ile karşı karşıyadır.

Çağdaş bütün devrimlerde olduğu gibi Türk Devrimi de aydına büyük tarihi görev ve sorumluluklar yüklemiştir. 1860‘lardan günümüze ulusal ve demokratik devrimimizin her aşamasında aydının belirleyici ve öncü bir rol oynadığı bilinmektedir. Ancak 1980‘lerden günümüze son 40 yıldır Türk aydınının önemli bir kesimi, bu süreçte gerçekleşen küreselci karşıdevrimin iki ana kaynağından, emperyalizm ve yerel-Osmanlıcı ortaçağ güçlerinden gelen yoğun baskı, çökertme ve dönüştürme operasyonlarıyla devşirilerek, köklerine, kimliğine ve görevlerine büyük ölçüde yabancılaştırıldı.

MODERN ÇAĞDA AYDIN TANIMI, AYDIN SORUMLULUĞU

Aydın, bilgi düzeyi ve öncü, aydınlatıcı tavrıyla ulusunun / halkının seçkin ama organik bir parçasıdır. Seçkin ama düşüncelerinin içeriği, duyarlılıkları, tepkileri ile ulusun acıları ve mutluluklarını paylaşan insandır. Hatta toplumun sorunlarını çok daha derinden duyup kavradığı için acı ve mutlulukları da çok daha derinden yaşar. Bilen ve sorumlu insan olarak aydının yaşadığı bu acı o kadar büyüktür ki, bazen halka yakıcı gerçekleri önceden sezip, görüp anlatmak istese de çoğunlukla inandırıcı olamaz.

Ne ki, özellikle 1990’lardan ve 2002’den bu yana Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tehdit ve felaketleri inatla, sabırla döne döne anlatmaya ve açıklamaya çalışan ulusal devrimci aydının yazgısı çoğunlukla bu oldu. Tıpkı, tarihe “Kasantra sendromu” olarak geçen, Homeros‘un İlyada destanındaki Kasantra‘nın kara yazgısı gibi. Bilindiği gibi, Kralı Priamos‘un kahin kızı Kasandra, Truva Savaşı‘nı ve sonunda kentin yakılıp yıkılacağını, bütün ailesinin ve halkın köleleştirileceğini çok önceden bilmektedir, ancak ne kadar anlatsa da kimseyi inandıramaz; inandıramamanın ve sonucu değiştirememenin yarattığı çaresizlik içinde, derin bir acıyla kavrulur, kahrolur.

Başka deyişle, ulusal kültürün taşıyıcısı, üreticisi, temsilcisi, aktif öznesidir aydın. Bu anlamda, özellikle sanatçıyı da aydın tanımının en başlarına koymak gerekir. Ne demek bütün bunların anlamı? Şu demek: Birincisi, aydın sadece çağına ve ulusunun geleceğine karşı sorumludur. İkincisi, bu sorumluluğun ölçütü, gerçeği, doğruları savunmakta, başta emperyalizme karşı ulusal bağımsızlığı ve onuru savunma olmak üzere, hiçbir toplumsal-siyasal engele boyun eğmemek, dik durmaktır; gerektiğinde bedelini ödemeye de hazır olmaktır. Üçüncüsü, gerçeği, doğruları savunurken biçimsel nitelikteki örgütsel, yönetimsel sınırlamalara, baskılara boyun eğmemek, kafa sallamamak ya da sessiz kalmamaktır. Dördüncüsü ise, Türk aydını ve sanatçısı, her türlü zorluğa ve baskılara, çaresizliklere, yoksunluklara karşın, daha önce bilinmeyen, denenmemiş, yepyeni yol ve yöntemleri keşfetmeye kafa yormalı, ve kesinlikle var olan, bu yeni yol, yöntem ve biçimleri bulmayı başarmalıdır.

Ulusuna/halkına yabancılaşan aydın ise, bütün bu düşünce, duyarlılık ve sorumluluk biçimlerinden kopmuştur. Başka bir dünyanın değerlerini, düşünce ve duyarlılıklarını, yaşam tarzlarını benimsemeyi seçmiştir. Yani, ulusal ruha, ulusal değerlere, ulusal kültüre yabancılaşmıştır. Sözkonusu kimlik bozulmasının en çarpıcı ifadesini, genetiği dönüşüme uğratılmış ya da hormonlanmış aydın tanımında bulmaktayız. Aynı zamanda derin bir çürüme ve yozlaşmayı gösterir bu. Köklerinden kopan hiç bir organik varlığın özgün karakterinin koruduğu, sağlıklı bir yapısı/yaşamı ve geleceği olamaz.

NEOLİBERAL-POSTMODERN ÇARPITMA VE SAHTELEŞTİRMELER

Modern çağın bu en temel kavramı, neoliberal-postmodern ideolojik operasyonlarla büyük ölçüde yozlaştırıldı, çarpıtıldı, değersizleştirildi. “Bilimin sonu”, “sanatın sonu” ve “öznenin sonu”, “seçkinci otoriterliğin sonu” teorileriyle aydının hayata, topluma bilinçli ve özgürleştirici müdahalesi reddedildi. Öncünün rolü, sivil toplumculuk, anti-otoriterlik, çoğulculuk, çokkültürcülük teorileriyle ve jakobenizm ve Kemalizm düşmanlığı söylemleriyle olumsuzlandı, aşağılandı, düşmanlaştırıldı. Liberal sol ideoloji, küreselci projenin piyonluğunu üslenip, aydının sosyalizm ve Kemalizmden kök alan öncü-aydınlatıcı, tarihe müdahale edici ve değiştirici işlevini değersizleştirip karaladı. Bunu yaparken, İslamcı gericiliğin Atatürk ve bilim-akılcılık düşmanlığıyla da tam bir örtüşme ve işbirliği içindeydiler. Bütün yukarıdaki nedenlerle, aydının günümüz gerçekliğinde yeniden tanımlanması ve kökenindeki gerçek değerine ve işlevine kavuşturulması sorunu son derece önemli hale gelmiştir.

Yakın tarihimizde aydın tanımına en çok yakışan, Jön Türklerdir; çünkü onlar aydınlanmacıdır, bilimi ve akılcılığı esas almaktadırlar, halkçı ve toplumcudurlar; dahası bu idealler uğrunda fedailiği seçmişlerdir. Bizim 200 yıllık aydınlanma ve ulusal demokratik devrimimizin, Yeni Osmanlılarla başlayan ve 1876, 1908, 1920, 1960 büyük atılım evrelerine öncülüğü bu fedai geleneğine bağlı aydınlar yapmıştır. Bütün bu tarihsel süreçlerde Türk aydını kimliğini, kişiliğini, emperyalizmin liberal “özgürlük” ve “demokrasi” tuzaklarına karşı direnme sınavlarından geçerek korumuş ve geliştirmiştir. Ayartmalara ve tuzaklara teslim olup ulusal kimliğini feda etmek ise, yabancılaşmanın, köksüzleşip yozlaşmanın özünü oluşturmaktadır.

KÜRESELCİ-POSTMODERN AYDIN YABANCILAŞMASI VE KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

Günümüzdeki aydın yabancılaşmasının, diğer deyişle aydının toplumsal-ahlaki ve estetik işlevinden uzaklaşmasının, hatta Ahmet Altanların temsil ettiği ahlaki ve entelektüel çürümeyle birlikte tam karşıt görevler üstlenmesinin düşünsel kökleri esas olarak emperyalist Batı’dadır. Bu işlevsel dönüşümün, yabancılaşmanın temel ideolojik-kültürel belirleyicileri, İkinci Dünya Savaşı‘ndan sonraki Aydınlanma değerlerine ve akılcılığı karşı gerçekleşen “entelektüel başkaldırı”dadır. Kuşkusuz başkaldırı yukarı doğru değil, aşağı doğrudur, entelektüel bir alçalış ve çürüme niteliğindedir. Bu “başkaldırı”ya gerçekte anti-entelektüel, anti-aydın başkaldırı demek daha doğrudur. Lukacs‘ın, “aklın yıkımı” olarak ifade ettiği bu süreci yine bir başka Batılı aydın Alain Badiou, “entelektüel karşıdevrim” olarak tanımlıyor. (1)

1945‘lerde başlayan aklın yıkımı süreci, özellikle 1968 yenilgisinden ve 1970‘lerden sonra daha köklü bir kırılmaya, aydınlanma ve akılcılığa karşı daha derin inkâra dönüştü. 1980‘lerden itibaren sosyalizmin, sınıf mücadelesinin ve her türlü toplumsallığın sonunun ilan edilmesi, bireyciliği kutsayan bir noktaya ulaştı. Günümüzde postmodernizm olarak ülkemizde de dört başı mamur boygösteren bu alçalış ve çöküş dalgasında, büyük çoğunluğu Marksist olan Faucault, Derrida, Bartes, Delause, Guattari, Boudrillard, Fayerabend, Kundera, Eco gibi aydınlar postmodernizmin önde gelen sözcüleri oldular.

Bilindiği gibi postmodernizmin bütün temel tezleri, bilimi, aklı, evrenselliği, tarihi ve nedensellik ilkesini, ilerlemeyi reddederken, kuşkusuz bütün bunların temsilcisi, taşıyıcısı ve uygulayıcısı olan tarihsel özneyi, dolayısıyla aydını da reddediyordu. “Tüketim kültürü”nün tipik ideolojisi olarak postmodernizm ve postmodern aydın, bilimin ve aklın ürünleri olan üretici, sanayici, tasarımcı ve planlayıcı, dolayısıyla yaratıcılığı, yenilikçiliği ve niteliği öne çıkaran bir kültürün karşısındadır. Aksine asalaklığı, hazırcılığı kopyacılığı, aşırmacılığı, kolaycılığı ve sıradanlığı, bayağılığı, günü birlikçiliği yücelten bir anlayışa sahiptir.

Çünkü, 1980‘lerden itibaren emperyalist burjuvazi, Sovyetlerin dağılmasından da ustaca yararlanarak neoliberal-küreselci projelerle üretilen yalan ve hayallere dayanarak Batılı aydını teslim aldı. Bu büyük ideolojik operasyonda, özellikle solcu-sosyalist aydının en duyarlı olduğu “özgürlük”, “demokrasi”, “insan hakları”, “enternasyonalizm”, “barış” gibi kavramlar, içeriği boşaltılıp sahteleştirilerek yeni ambalajlarla sunuldu. Artık “tüketim toplumu”nun imal ettiği yalanlar, hurafelerdi tek gerçek. Sosyalizm gerçeği, eşitlik umudu boştu, daha özgür ve mutlu gelecek diye bir şey yoktu!.. Tek gerçek, “insanlığın ulaştığı en ileri sistem” olan Anglo-Sakson liberal demokrasi içinde gününü, pornolaşmış sınırsız cinselliği, pespayeleşmiş ve bayağılaşmış günlük zevkin “sınırsız özgürlüklerini”, yani geçmiş ve geleceğin anlamsızlaştırıldığı, yok edildiği, buharlaştırıldığı “şimdi”yi yaşamaktı!..

Yukarıda da değinildiği gibi, “özne”yle tanımlanan işlev, daha özel ve somut olarak, “öncü” nitelikleriyle çok daha yoğunlaşmış olarak “aydın”da toplanmaktadır. Aydınlanma çağının bir ürünü olan aydın, bilimsel bilginin, doğayı ve toplumu değiştirme mücadelesinin, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, adalet vb insanlık ideallerinin ödünsüz savunucusu, bunların kitlelere ulaştırıcısı, eğiticisi-öğreticisi olarak simgeleşmiş, işlevselleşmiştir. Postmodernizm, her türlü nitelik farkına ve nitelik yükselmesine dayanan, dikey yapıları, bunu doğal sonucu olarak gelişkin ve ilkel, ileri ve geri, mükemmel ve bayağı, karmaşık ve basit, derinlikli ve sığ, incelikli ve kaba, özetle bilimsel ve bilimsel olmayan, estetik ve estetik olmayan ayrımına dayanan hiyerarşik kurumlaşmayı yıkmayı amaçlıyordu. Niteliksizi, cehaleti, yatay-yanyana çoğalmayı (“çoğulculuk”) yani kitschleşmeyi (sıradanlaşmayı, bayağılaşmayı) yüceltirken, kuşkusuz aydını ve onun işlevselliğini de ortadan kaldırmaya çalışıyordu.

O nedenle, bugün de, dünden çok daha fazla saldırıya uğrayan aydınlanma-modernite değerlerinin en önde ve en kararlı savaşçısı aydınlardır. Neoliberalizmin ve postmodernizmin ideologlarının, “elitizm” (seçkincilik) karşıtlığına dayanan “sivil toplum”cu teorileriyle hedef aldıkları, gerçekte aydın ve onun toplumsal işlevidir; bilimdir, akılcılıktır. Aydına yönelik bu saldırıdan, hiç kuşkusuz, onların “yüksek sanat” deyip halkın gözünde “ulaşılmaz” göstererek yabancılaştırmak ve değersizleştirmek istedikleri nitelikli gerçek sanatın temsilcisi öncü sanatçı da aynı ölçüde payını almaktadır.

Bu yapılırken önemli bir ideolojik çarpıtmaya ve ikiyüzlülüğe başvuruluyor. Tekelci kapitalist burjuvazinin elde ettiği haksız maddi kazançlara dayanan ayrıcalıkları ve bunları meşrulaştırmakla görevli organik aydınlarından oluşan seçkinler ile özgürlüğü, eşitliği, adaleti, bilimi savunan seçkinler bir torbaya konup karıştırılıyor. Böylece mafyalaşmış tekelci burjuvazinin seçkinliğindeki iki yüzlülük ve ahlaksızlığın üstü örtülmüş oluyor. Özetle, sınıf temelli gerçek toplumsal eşitsizlikler ve sınıf mücadelesine dayanan çok boyutlu saflaşma bulandırılıp gözlerden kaçırılıyor.

Batı‘da, en son örneğini Jean-Paul Sartre‘ın kişiliğinde gördüğümüz çağdaş, öncü aydının işlevine son verilmesiyle aydınlanma kültürü ve değerleri de büyük ölçüde tasfiye olmuştur. Bunun sonucu, üretmeyi, yaratmayı ve insanın yetkinleşmesini değil, tüketmeyi, asalaklığı, kolaycılığı, hazırcılığı yücelten ve bütün bunların örgütlü biçimi olan mafyalaşmanın etkin olduğu bir Yeni Ortaçağ Kültürü egemen hale gelmiştir. Toplumsal hayatı, doğayı değiştirme iradesi taşıyan bir özne olmadığı gibi, bilimin/bilginin, sanatın temsilcisi aydının da bir değeri, rolü, işlevi kalmamıştır. Emperyalist Batı’daki egemen entelektüel-estetik kültür; artık sıradanlığın, günlük, basit, tekil yaşamın, toplumsallıktan tekilliğe, bencil bireyin yalnızlaşmış dünyasına kaçışın, cinsel fantazilerin, eşcinselliğin, akıldışılığın, bilinemezliğin garipliklerinin, hurafenin teorisini yapmakta, doğadışı güçlerle, astroloji, falcılık, kahincilikle oynamaktadır.

12 EYLÜL SONRASI TÜRK AYDININDA TARİHSEL VE TOPLUMSAL İŞLEVİNDEN UZAKLAŞMA EĞİLİMİ

Bizde, günümüzde aydın kimliğini, toplumu aydınlatma ve öncülük etme görevini reddetme sıradanlığı ve sefaletinin başlaması, Batı’daki postmodern çürüme ve alçalıştan aşağı yukarı 15-20 yıl gecikmeyle gündeme geldi. Yani 1980‘lerde ve özellikle 1990‘larda Sovyetlerin dağılmasıyla birlikte… Bu dönemde, 1945‘ler, hatta 40‘larda Batıcı Hümanizm biçiminde başlayan neo Tanzimatçılığın, yeni teorik ve düşünsel biçimlerle daha da ivmelenerek, derinleşip yozlaştığını ve önemli bir sıçrama yaptığını görmekteyiz. Küresel Karşıdevrim dediğimiz bu son dönemin, emperyalist merkezlerce çeşitli yöntemlerle devşirilmiş ve genetiği değiştirilip kimliğine yabancılaştırılmış aydın ve sanatçı tipi, en genel anlamda, bireyci, ulusal/toplumsal sorumluluklardan kaçan, geleceğe dönük paylaşmacı, eşitlikçi toplum ideallerini yitirmiş, günübirlik yaşamayı ve sıradanlığı yücelten bir karakter çizmektedir. Yani aydın olmanın bütün işlev ve sorumluluklarından uzaklaşmıştır.

Sözkonusu dönemde Türk aydınının yeni Tanzimatçı kesiminde, emperyalist sistemle bütünleşme adına -sağ (muhafazakar) ve sol (sosyal demokrat, sosyalist) liberal ayrımı olmaksızın- mandacılığı, Sevrciliği hatta her türlü dönekliği ve ulusal ihaneti meşrulaştıran bir gerici-yıkıcı dalga gelişti. Yakın tarihimizde belki de hiç bir zaman açıkça eylemle ve sözle ifade edilemeyen bu düşünce ve tavırların, küresel karşıdevrimle birlikte küstahça bir cesaretle ortaya konmasının güç ve destek aldığı kuşkusuz Batı kaynaklı çok önemli nedenleri vardı. Çünkü, çağdaş Türk aydınının önemli bir kesimi aydınlanmayı ve çağdaşlaşmayı “yenilik”çilik ya da “değişim”cilik olarak kavrama yanılgısını aşamamıştı, onun üstüne çıkamamıştı. Ortalama Türk aydını buydu. Kemalist Devrimin, en fazla 20 yıl süren atılımlarıyla bu bilinci ve iradeyi yaratması, kalıcı bir kültüre dönüştürmesi elbette beklenemezdi.

Bu tarihsel zaaf ve onun türevi olan yanılgılar, küresel emperyalist projenin Türk aydınını avlama planında çok elverişli bir zemin oluşturuyordu. Sivil toplumculuğun içine yedirilmiş postmodern kavramlar ve düşünceler; Sovyet sosyalizminin çöküşünden sonra Batı’da ve ülkemizde yaygınlaşan, sınıf mücadelesinin ve sosyalizmin sonunu ilan eden teorilerle birlikte yeni bir topluma yönelik inanç ve ideallerin çökmesi sonucu bir arayış ve bunalım içine sürüklenen ilerici, sosyalist aydın için yepyeni tezlerdi. Çünkü bu tezler, ulusal devlete -hatta her türlü devlete- karşı anarşistçe bir “özgürlük”çülüğü, etnik kültürleri, mezhepleri ve tarikatları da kucaklayacak şekilde sözde “genişletiyordu”.

Dar kafalı ve dar ufuklu, entelektüel sığlık içindeki “solcu”ya göre, Atatürkçülüğün bir uygulaması olarak topluma sunulan 12 Eylül‘ün baskı ve işkencelerinin alternatifi, Türkiye’nin ulusal, demokratik devrimci birikiminde değil, liberal “özgürlükçü” Batı’daydı. Tek seçenek, “özgürlükçü” Batı demokrasisiydi. Ya da teorinin, bilginin önemsizliğine ve şiddetin her şeyi çözeceğine iman etmiş, şiddete tapan cahil “solcu” için “devrimci” seçenek PKK idi. PKK’nin ABD piyonu olduğunu, bırakalım 1990’larda görmeyi, günümüzde bile görecek, ne ufuk, ne basiret, ne bilgi ya da bilimsel disiplin ve formasyona sahipti.

FAY HATTI

1980‘lerden sonra üst düzeye çıkarılan köksüzleşme ve yabancılaşma yolunun taşları aslında 1970’ler boyunca ince ince döşendi. Bu sefaletin ilk temel tezleri, Kurtuluş Savaşı ve Kemalist Devrim mirasının reddedilmesi biçimindeydi. Bilgisiz, sığ ve dar kafalı solculuğun Atatürk milliyetçiliğini ırkçı, emekçi düşmanı olarak görüp karşı çıkması, İstiklal Marşı’nı okumayı reddetmesi, bırakalım uzak tarihi, yakın tarihimiz konusundaki cehaletin büyüklüğünü gösteriyordu. Bunlar, 1970’lerdeki ulusal tarih ve kimlikten kopuşunun temel belirleyicileriydi.

Liberal Batıcılığın asıl toplumsal-sınıfsal gücünü oluşturan muhafazakâr neo Tanzimatçı kesim ve bu kesimin İslamcı uzantıları ise, 12 Eylül darbesi ile birlikte bütün gövdesiyle siyaset ve kültür sahnesine çıkmaya başlıyordu. 12 Eylül darbesi ve Özal’ın neoliberal, “muhafazakar demokratik” programı, onun arkasındaki küreselci-AB’ci proje ve teoriler, ulusal sınırların ve ulusların ortadan kalktığı yeni bir “enternasyonalizm”, yeni bir “özgürleşme” dönemi olarak selamlandı.

Amerikancı liberal ve Osmanlıcı-İslamcı gericilik, Özal iktidarı ile birlikte Cumhuriyetin bütün kazanımlarını tasfiye etme programını sistemli olarak hayata geçirirken, Sosyal Demokrat ve Liberal sol, bu uygulamaları, “özgürlük”çülük, “demokrasi”cilik, darbe karşıtlığı vb adına selamladı. KİT’ler satılıp yağmalanırken, ulusuna ve halkına yabancılaşmış liberal sol aydın, ABD’nin kucağında “otoriter-totaliter” ve jakoben Kemalist devletçiliği yıkma histerisine kapılmanın heyecanı içindeydi. Siyasal İslamcılarla birlikte “otoriter, vesayetçi Kemalist diktatörlüğü” yıkmanın ve “çoğulcu, katılımcı, vesayetsiz” demokrasinin ısmarlama sevincini yaşıyorlardı.

2000‘lerden sonraki, AKP iktidarının damgasını vurduğu mafya-tarikat egemenliğine dayanan son 15-20 yıllık süreçte ise, bütün toplumsal değerler gerçek ile sahtesinin ayrıştığı bir sınavdan geçti. Milli ve gayri milli, devrimci ve sahte devrimci, solcu ve sahte solcu, Atatürkçü ve NATO Atatürkçüsü, (devrimci) milliyetçi ve sahte milliyetçi, Müslüman ve sahte Müslüman, biliminsanı ve şarlatan sahte biliminsanı, sanatçı ve postmodern sahte sanatçı olmanın bütün ayrıştırıcı, netleştirici olguları ortaya çıktı. Görebilen gözler için, bütün maskeler düşmüş, bütün sahtelikler ortaya çıkmış durumdadır.

Bu süreçte yaşanan ve ABD-AB merkezli olarak gündeme getirilen, siyasal nitelikli, tüm İslamcı ve Batıcı liberal aydınların savunduğu Türk ulusal kimliğinin ve bağımsızlığın reddine yönelik eylem ve teoriler aydın yabancılaşmasının ayırdedici göstergeleridir. Taner Akçam, Halil Berttay vb’lerin öncülük ettiği Ermeni soykırım yalanına; ABD kuklası PKK/PYD’nin bölücü terörüne; ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ile Suriye ulusal devletinin -dolayısıyla Türkiye’nin- parçalanması ve kukla Kürt devletinin (ikinci İsrail’in) kurulması stratejisine; Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcakların sözcülüğünü yaptığı Türk Ordusuna yönelik Ergenekon tertibine ve en son 15 Temmuz FETÖ darbe girişimine destek veya karşı çıkmak, aydın yabancılaşmasının turnusol kâğıdını ya da denek taşını oluşturmaktadır. Bu köksüz, yabancılaşmış aydın tavrının en son örneklerini, Türk Ordusunun Afrin operasyonuna karşı sahte “barış” bildirileri ile karşı çıkmak ve seçimlerde PKK’nın yasal siyasal uzantısı olduğunu bile bile HDP’ye oy vermek oluşturuyordu.

Oysa, gerçek anlamda bütün hak ve özgürlükleri korumak ve kazanmak, çok yönlü emperyalist müdahaleye karşı direnmekten geçmektedir. Aydın olmanın da birincil ölçütünü, yukarıda esaslarını belirttiğimiz emperyalist saldırı ve tehditlere koşulsuz direnmek oluşturuyor. İkincil ölçütü de hiç kuşkusuz ortaçağ gericiliği ile mücadele etmektir. Daha somut ve güncel anlamıyla ifade edersek, bugünün Türkiye gerçekliğinde aydın olmanın özünü, vatan savunması ekseninde Kemalist Devrimin ilke ve ideallerini tavizsiz ve koşulsuz savunmak ve onu tamamlama hedefine ilerlemek kararlılığı oluşturmaktadır.

Sonuç olarak; Türkiye, özellikle geçtiğimiz son 40 yılda geçekleşen büyük aydın kirlenmesini, yozlaşmayı ve yabancılaşmayı temizleyip arıtacak toplumsal, kültürel dinamiklere sahiptir. Türk ulusunun sonsuza akan büyük tarihsel, kültürel ırmağı bu arındırıcı gücü fazlasıyla taşıyor. Yeter ki ulusun köklerindeki, derinliklerindeki büyük enerjiyi ortaya çıkarıp çağdaş akıl, bilim ve bilinçle, Kemalist Devrimi çizgisinde, doğru bir biçimde birleştirelim.

Dipnotlar

(1) Bkz: Georg Lukacs, Aklın Yıkımı, Payel Yayınları, I-II cilt, İstanbul, 2006; Alain Badiou, Etik, Metis Yayınları, İstanbul, 2014.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir