Oğuz-Atay

Keynes’e parmak ısırtanlar

Seyyit Nezir

Keynes, kapitalizmin iki dünya savaşı arasın da (1929) yaşadığı o büyük bunalıma bulduğu çözümün anlamını daha sonra “rantçının acısız ölümü” olarak nitelendirir. Bu çözüme göre istihdam, yeniden üretim, tüketim ve para politikalarında devlet, patronların elinden tutacak, krizlerini hafifletecek, Bilimsel Teknolojik Devrim (BTD) dahil, her türlü atılımla kapitalizmin ömrünü uzatacaktır. Yanı sıra, özellikle McCarthy‘nin cadı kazanıyla aydınların ürkütülmesinin ardından belleğini yitirme yoluna sokulan toplum ve bireyler, basın ve TV’den yalan ve hurafe bombardımanına tutularak biçimlendirilmek üzere toplumsal ilişkilerden yalıtılacaktır.

ŞÜKREDİYORUM, ÖYLEYSE VARIM

Sonunda insanın toplumsal varlığı ilmek ilmek çözülerek içgüdüsel varoluşa geri döndürülecek, böylece, “düşünüyorum öyleyse varım” aşamasından, kitleler kendi rızalarıyla, önce, “yönetiliyorum öyleyse varım” dediği sürü çizgisine, hemen ardından, “tüketiyorum öyleyse varım” ve en sonunda “şükrediyorum, öyleyse varım” düzeyine gerileyerek kendini  Yeni Ortaçağ‘ın hurafeleriyle kuşatılmış bulacak, demeye kalmadan, kovboy filmlerindeki sığır misali damgalanacak, ceptel ve kredi kartıyla günün her saati denetlenecek, hepsinin üstüne, pek yakında bir de ense kökünden çiplenecek ve artık anbe an yoklanacaktır.

Cadı Kazanı“nda ABD‘nin aydın sindirme girişimini işleyen Arthur Miller, “Satıcının Ölümü”nde de kapitalizmin tükenişini işleyerek bu süreci iki başyapıtla sergiler. Peki bir tüketim ideolojisi olarak post modernizmin ufkunda dünyayı McDonaldslaştırma girişimine karşı yazarın konumu ne olmalı? diye sorduğum sırada, düşüncemin akışı saptı, gelen elmeklerde dandik sol sözcükleri dikkatimi çekti. Elmeklerden biri, emperyalizmin 200 yıllık serüvenini ve ABD’nin Mustafa Kemal düşmanlığını belgeleriyle sergileyen “Amerika Amerika” kitabının yazarı Adnan Bingöl‘ündü: “Solcuları perişan etmiş Kütahyalı. Hakkettiniz, savaş kaçağısınız çünkü! Oku da, bir dirhemiyle bin kudur: dandik sol, solcu yazar müsveddeleri, sol edebiyat teröristleri, rezil romanlar, kof “roman algısı’, berbat ideoloji, 70’lerin solcu edebiyat teröristleri, çapsız Marksist eleştiri baskısı, içi boş, ucuz ve rezil solcu romanları…” En sonda kendi yorumunu vermiş Bingöl: “İşte halkın enerjisini tüketen solcuların ülkeyi getirdiği nokta budur!” Tut kelin perçeminden! Simdi edebiyatı bira kıp Bingöl‘e mi dönelim, Kütahyalı‘ya mı?

İLERİ DEMOKRASİNİN ŞANINDAN

Mesele ne? Meğer, solcular Oğuz Atay‘ı okurdan uzak tutmuşlar. Niye? Şundan: “Yapay ve sahte sol edebiyat ortamını ortasından infilak ettirecek güçte bir romandı Tutunamayanlar.” Kütahyalı‘nın bu keşfine göre, edebiyat ortamı gerçek sol bir yapıtı gözlerden kaçırmış. Ne zaman? 12 Eylül‘den önce; çünkü “en rezil dönem o 20 yıllık yapay ve sahte politik dönemdir…” Bu Kütahyalı, emperyalizmi ve onun faşist 12 Eylül‘ünü aklamanın bu kadar kolay olduğunu mu sanıyor?

Kemalizm ile Marksizmin akılalmaz iğrençlikteki bileşimi” incisine Bingöl nasılsa yanıt verecektir; ötekilere geçelim. Kütahyalı‘nın maşallahı var, döktürüyor: “80’lerin ve 90’ların Türk edebiyat ortamı her türlü eksiğine rağmen o dönemden daha sahici ve içten bir dönemdir.” (Ortam, mekânı içerir, dönemse zamanı. Türkçeyi böyle pata küte kullanarak ustasını mezarında ters döndürdüğünün farkında mı bu medyatör?) Ne demeli? 12 Eylül öncesinde, geleceklerine yatırım için solda olan döneklerin liberal önderliğinde, 1980-90’larda, hele hele 2000’lerde kondukları yaşamın altı incir yapraksız çizilmiş.

Şunu da demiş: “…bu çapsız teröristlerin teker teker deşifre edilmesi lazım…” Çok güzel! Hem çapsız, hem de 20 yıl egemen; dahası kendini halâ gizliyor… Gerçek şu ki, o yıllarda Ahmet Kabaklı‘nın, Kadircan Kaflı‘nın icra ettiği faşisto-demokrato-liberal curnalcilik mesleğinde, milim gerileme yok! İleri demokrasinin şanından… Dönek solculardan Adnan Özer de, yıllar önce, SLM (Sağcı Liberal Müslüman) cephesine girme yolunda “sol geçmişine küfür şartı“nı yerine getirmek için onlara Marksist hegemonyayı curnallemişti. Özer bunu söylerken içerden geliyor ve gerçeği biliyordu: Sahte sola başından beri en köklü eleştiriyi edebiyat eleştirmeninden önce aslında Marx, Engels, Lenin yöneltmiştir.

KÜTAHYALI’YA İŞ KALMADI

Marksistler düzme solcuların taze kemik gördüklerinde kavgadan tüydüklerini, komprador burjuvaziye, olmadı nurjuvaziye kapılandıklarını kitlelere hep göstermişlerdir. Kaldı ki SLM tarikatının nice yeni müridi kendini çoktan deşifre etti, ABD‘nin arkasında açıkça yer aldı, Kütahyalı‘ya iş bırakmadı. Hasan Yalçın kitaplarında bunlar tespihe dizdiğinde, etekleri zil çaldı hepsinin: “Emperyalizmin hakkımda azıcık kuşkusu kaldıysa onu da sen dağıt, ellerin dert görmesin ayol, kalemine sağlık!” Hakçası, dönek solu kayırmaya soyunan her medyatör, Yalçın‘ın kitabına dönüp sayfalarını karıştırsa, kendine itirafta bulunur: “Derya içre olup da deryayı bilmeyen balıkmışız abiler!” Türkçesi gelişir, üslup kapar.

Sahi, Kütahyalı‘nın kıymetli”si, şu çok ” derinlikli edebiyat adamı” Orhan Pamuk, –1979 Milliyet Roman Ödülü aldığı halde yüzü ne kimselerin bakmadığı, ilk basımı depolarda çürüyen “Cevdet Bey ve Oğulları“nı Orhan Kemal Ödülü‘yle (1983) taçlandırıp Can Yayınları‘nda kitabın yeni basımını sağlayan sahte solculara neler borçlu, bir anlatan olsa…

O YILLARDA MANİPÜLASYON SÖKMÜYORDU

Kütahyalı, Türkçe’yi pataklamayı sürdürerek, bir de şöyle demiş: “Ama maalesef kısa vadede gördüğü ilgisizlik kendi yazarını hasta etti… Bugün, Atay’ı hasta eden edebiyat teröristleri tarihin çöplüğüne gitti ama Atay eserleriyle sapasağlam yaşamaya devam ediyor…” Bir minibüs şarkısı var: Devire devire gidiyorum şişeleri… Şuna ne buyrulur: Oğuz Atay‘ın ödül alan kitabını, Aydınlık yazarı Hayati Asılyazıcı, Sinan Yayınları‘nda çıkarmış (1971), nicemiz de okumuştuk. O yılların kitap okuruna “İskender“vari manipülasyon sökmüyordu!

Doğrusu para ve teknolojik güçle okuru çelme girişiminin bugün bu çapta denenip becerilmesi Keynes‘e parmak ısıtır…

Seyyit Nezir – 9 Ekim 2011

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir