Plaj

Kayıp Plaj

Celal Ulusoy

Kızı İstanbul’da, oğlu Antalya’da yaşıyordu. Eşini birkaç yıl önce kaybetmişti. Kelaynak gibi tek başına kalmıştı İzmir’de. Arada bir çocuklarının yanına gitse de, ayrılmak zor geliyordu evinden. Başka bir kente alışamıyordu bir türlü. İzmir’den sonra kolay değildi… Arada bir tutan diz ağrıları dışında çok ciddi bir sağlık sorunu yoktu şimdilik. Olsaydı ne yapardı?..  Çocuklara yük olmak da istemiyordu. Belki bakarlar belki de bakmazlardı. “Zamane evlatları işte…” diyerek iç çekerdi arada bir.

Nasıl olsa İzban, Tramvay, Metro, otobüs bedavaydı; bazen tek başına, bazen de bir iki kafadar komşusuyla, “Bedavacı Teyzeler” olarak geziyorlardı dört yanı. Bugün de canı Foça’ya gitmek istedi son anda. Yıllardır gitmiyordu; ama hep aklının bir köşesinde vardı… Oysa kocası sağken, arabaları da varken en sık gittikleri yerdi Foça.

Kimseye haber verecek zamanı yoktu; yalnız gidecekti. Feribot tarifelerine baktı, yarım saat kalmıştı kalkmasına. Allahtan iskele yakındı. Ayaküstü bir şeyler atıştırdıktan sonra çıktı evden. Çantası her zaman hazır ve nazırdı; almayı unutmadı.

Önce tramvaya binip iki durak sonra aceleyle indi. İskelede onu bir sürpriz bekliyordu: Feribotun kalkmasına beş dakika kalmıştı ve salon ağzına kadar doluydu. “Bu ne şimdi? Hiç böyle olmazdı bu iskele! Herkesin Foça’ya gidesi gelmiş bugün” deyince içinden, bugün üzerinde takılı kaldı aklı. Kalabalığın nedenini en yakınındaki karı kocaya sordu. Anladı ki, günlerden Cumartesiydi. Feribotlar ise sadece yaz aylarında ve hafta sonları, o da birer kez gidip geliyordu Foça’ya. Bunu biliyordu, ama unutmuştu. “Yaşlılık işte…” dedi.

Feribota en son binenler arasında olduğundan, yer bulmakta güçlük çekti. Alt kattaki koltuklar yağmalanmıştı adeta. Hem kadın hem de belli bir yaşın üstünde oluşu, birçoklarının yaptığı gibi itiş kakışa girmesine izin vermiyordu. Buna rağmen üst kata çıkan merdivenlerden düşmekten ve ezilmekten son anda tanımadığı bir yolcunun yardımıyla kurtuldu. Yalnızdı ve onun için yer ayıracak biri de yoktu. Ayakta kalma korkusuyla tarıyordu etrafı bir radar gibi.

Umutsuz bir şekilde aranırken,  üst katta ve en arkada bir yer buldu. Güç de olsa oturacak yer bulabildiği için sevindi. Ancak feribot dönüş yapıp rotaya girince sevinci kursağında kaldı. Çünkü arka taraftaki güverteye boydan boya bir cam kapıyla çıkılıyordu. Oradan giren güneş, koltukların şeffaf örtüsünü kolayca geçerek baştan aşağı bütün vücudunu yakmaya başladı. “Buranın boş kalma sebebi şimdi anlaşıldı” dedi içinden. Duramadı, kalktı; serinlemek için güverteye çıkmayı denedi. Fakat kapı bir türlü açılmıyordu. Kapının halatlarla bağlandığını gördü. Bu durumu önce yadırgasa da, sonra görevlilere hak verdi: “Yolcuların burayı kötüye kullanmaları ihtimali var; güvenlik amacıyla kapatılmış olmalı” diye düşündü. Zor bulduğu koltuğa tekrar oturdu.

Bir süre sonra terlemeye başladı. Dayanamadı tekrar kalktı, biraz dolaştı; önce orta bölümü, sonra da alt bölümü boydan boya adımladı. Boş yer araması boşunaydı. Belki gençlerden biri yer verir diye umutlandı; ama nerde..? Herkes kendi dünyasına dönmüş, etrafta kendilerinden başka kimseler yokmuş gibi davranıyorlardı. Kendisini fark ettirmek için göz göze gelen birisi olmadığı gibi yüzüne bakan bile yoktu. Dikkatlice bakınca yolcuların çoğunluğunun kendisi gibi “bedavacı”lardan olduğunu gördü. Onlara kızmakla kalmadı kendince esaslı bir küfür de savurdu içinden. Sonra da utandı, birilerinin duyma ihtimalini düşünerek telaşlandı.

Alt kat haliyle daha serindi. Lakin terden ve havasızlıktan dolayı insanın içi daralıyordu.  Feribota en son binen bazı yolcuların ayakta olduğunu, bazılarının merdivenlere oturduğunu görünce yer bulduğuna şükretsin mi etmesin mi bir karar veremedi. En iyisinin yine kendi yeri olduğunu düşünerek geri dönüp yerine tekrar oturdu.

Epeyce bir süre güneşin gitmesine olanak yoktu. Çaresiz, ilk iskeleye kadar bir şekilde katlanacaktı buna. Bu arada bazı yolcuların içerdeki yoğunluktan sıkılarak güverteye çıkma denemeleri sonuçsuz kalıyordu. Durumları içerde mahsur kalıp da dışarı çıkmak isteyen ve ha bire pencere camlarına saldıran sinekleri hatırlatıyordu. Allahtan insanlar ikinci üçüncü kez denemiyorlardı. Ancak pek çok insan birer kez de olsa şansını denemişti. Onları izledi bir süre. Fakat dayanamadı; arkadan gelenlere kapıyı boşuna zorlamamalarını, açılmadığını söyleme ihtiyacı duydu.

Feribot Foça iskelesine yanaşınca derin bir oh çekti. Gerçi son yarım saati biraz rahat geçmişti ama toplam iki saatlik yolculuktan epey sıkılmışa benziyordu. Feribottan iner inmez, sağlığında kocasıyla birkaç kez denize girdikleri plaja yöneldi. Eski günlerin anısı hatırına denize girecekti. O da nesi? Plajın yerinde yeller esiyordu. İskele gibi bir şeyler yapılmıştı yerine; üzerinde de şezlonglar vardı. O kadar kumuyla plaj yok olmuştu adeta. Şok oldu… Ne yapacaktı şimdi? Denize nereden girecekti. Orada bulunan bir delikanlıya “Buradaki plaj nereye gitti evladım?” diye sordu. Delikanlı ne diyeceğini şaşırdı. “Teyze ben buraya yeni geldim bilmiyorum” yanıtını verdi. Doğru söylüyordu delikanlı; buranın yıllar önceki halini nereden bilsindi… “Kayıp ilanı mı versem acaba?” diye düşündü. Şöyle koca koca harflerle “Kayıp Plaj aranıyor bulana…” diye. “Ne de komik olur ama!” diyerek güldü acı acı sessizce.

O gün denize girmedi. İçinden bir başka yerde denize girmek gelmedi. Mademki onun plajı yoktu, o da denize girmeyiverirdi. Hem biraz da serince gibiydi hava… Onun amacı denize girmek değil zaten, mazide kalmış bir anıyı tekrar yaşamaktı. Olmadı… Maziyi çalmışlar, anılarını yaşamasına izin vermemişlerdi. Hayal kırıklığı içinde dolaştı durdu… Sahil, kale, çarşı derken yoruldu bir ara. İskeleye yakın çay bahçesindeki bir masaya oturdu. Çantasından çıkardığı peynirli sandviçini söylediği bir bardak çayla yedi… Yedi dediysem de işte öylesine; lokmaları ite kaka geçirdi boğazından. Ağlamak istemiyordu; yeterince ağlamıştı rahmetlinin ardından. Fakat bir kez daha küfretti; ama bu kez plajlarını çalanlara. Hem de ağız dolusu, çevresindekilere hiç aldırmadan. Zararı yok onlar da duysundu…

***

Akşam olmak üzereydi ve dönüş saati yaklaşıyordu. Bir telaşla Feribot iskelesine geldi. Görevlinin meraklı bakışları altında 65 yaş kartını okuttu ve içeri girdi. Doğruca merdivenlere yöneldi, zincirin önünde durdu. Feribotun kalkmasına daha 45 dakika vardı ve ortalıkta ondan başka da kimse yoktu. 20 dakika boyunca, tek başına dikildi orada. Allahtan güneş batmak üzereydi de ortam pek sıcak değildi. Bütün derdi, kasabaya gelirken yaşadığı terslikleri bir daha yaşamamak, uygun bir yer kapmaktı. Bu kez işi şansa bırakmak istemiyordu.

Yolcular birer ikişer geçmeye başlamıştı turnikeden. O kimseyle ilgilenmiyor dimdik duruyordu zincirlerin önünde. Derken 60, 65 yaşlarında bir erkek zincirleri geçerek merdivenin üçüncü basamağına oturdu. Bozuldu birden; uyarmak istedi önce, sonra vazgeçti. Bir kişiden bir şey olmazdı, varsın otursundu. Sonra çocuklar ilişti merdivene, oturan yolcunun yanına. Yine huylandı; önü yavaş yavaş kapatılıyordu. Çocuktur diye onları da pas geçti. Zaten canı sıkkındı… Merdivende oturan adam gerilerdeki kızına seslendi: “Eniştenin çantasını ver de ona yer ayırayım” diye. Bu kadarına da pesti doğrusu. “Oldu olacak enişteyi kucağına al da öyle götür bari” deyiverdi. Kimse ne olduğunu anlayamadı. Sataşma vardı ama üzerine alınan olmayınca ortada kaldı. Ancak çanta da istenen yere gitmedi bir türlü.

Feribot gelmiş yolcuları indiriyordu. Binecek yolcular ise tetikteydi; yediden yetmişe start bekleyen atletler gibi… Bizimkinin hedefi, ikinci kattaki birinci bölümün sağ tarafındaki koltuklardı. Bunun için de yarışı ilk onda bitirmesi gerekiyordu. “Bir kazaya kurban gitmemek için merdivenleri dikkatli çıkmam gerekir” diye düşündü. Zincirin indirilmesi ile merdivende oturanla çocukların fırlaması bir oldu.

Görevlinin hesabına göre 170 civarında yolcu vardı. İçerdeki koltuk sayısı ise beş yüze yakındı. Nerdeyse bir kişiye üç koltuk düşüyordu. Yine de koşuşturmadan edemedi yolcular.

Şartlanmışlardı bir kere. Bizimkisi itile kakıla aradığı yeri buldu ve cam kenarına oturdu. Ama o da ne? Dışarısı gözükmüyordu. Manzarayla arasında kocaman bir şey vardı. Bu bir su tankına benziyordu. Görüntüyü, ayakta iken kapatmayan bu ne olduğu belirsiz şey oturunca kocaman bir engele dönüşmüştü. Bizim teyze önüne baktı, arkasına baktı, yan tarafa baktı; daha iyi bir yer aradı, ama yoktu. Bir anda cam kenarındaki koltukların hepsi dolmuştu. Çaresiz kaderine razı oldu. Olmasına oldu da, bir yandan da, “Ne yani ben bu kadar çabayı bunun için mi harcadım şimdi? Bu kadar telaşa, sıkıntıya değer miydi? Deli miyim ben? Benimle birlikte, bu kadar insan da deli mi ne?” dedi kendi kendine.

“Nasıl olsa manzarayı seyredemeyecekti, bari şöyle rahatça oturayım koltuğa” dedi içinden. Yorulmuştu. Yorgunluğu sadece fiziksel değildi; hayal kırıklığına bağlı ruhsal yorgunluk da vardı üzerinde. Gerilmenin anlamı yoktu şimdi… Kendini bıraktı ve yavaş yavaş gözleri kapanıverdi…

“Teyze! Teyze!..” sesiyle irkildi birden. “Ne oluyor! Kim sesleniyor?” diyerek açtı gözlerini. “Konak’a geldik teyze, uyan!” diyen bir delikanlıyla göz göze geldi. Çevresine baktı, ondan başka kimsecikler yoktu. Kıyafetinden görevli olduğunu anladı. Ne de çabuk gelmişlerdi buraya?.. “Uyumuş kalmışım evladım! Kusura bakmayın diyerek kalktı. Görevli hatırlatmasa çantasını unutuyordu az kalsın. Aşağıya merdivenlerden inerken içinde belli belirsiz bir ferahlık hissetti. “Oh, çok şükür! Şöyle itişip kakışmadan feribottan inmekte varmış kısmette!” diyerek iskelenin yolunu tuttu, küçük ve yavaş adımlarla…

Celal Ulusoy

21 Temmuz 2019 İzmir

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir