gocmenler

Kalıcı Konuk Korkusu

Abdullah Gürgün

“İşgücü istedik, ama insanlar geldi”
Max Frisch

1961 yılında Türkiye ile Almanya arasında işçi alımı anlaşması yapıldı. Başvuru yapanlar arasından en sağlıklıları seçilerek ucuz işgücü olarak  Almanya ve diğer ülkelere gönderildiler. Dilleri, dinleri, kültürleri, gelenek ve görenekleri, huyları suları, adabı muaşeret kaideleri değişik insanlar gitmişti bu ülkelere, sadece iş yapacak robotlar değildiler.  At misali dişlerine kadar bakılarak alınan bu  insanlar sözde “misafir”diler. “Misafirlik üç gündür” derler; öyle olmadı. Giden ardından, eşini, dostunu, çoluğunu, çocuğunu  da götürdü. Çoğaldıkça çoğaldılar…

Almanya’nın eski başbakanlarından Helmut Schmidt, 1993’te “Die Zeit” gazetesine verdiği bir demeçte , dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Süleyman Demirel ile yaptığı görüşmeyi anlatıyordu:

 “Yıllar önce Ankara’daydık. Dönemin başbakanı bana ‘Düşünebiliyor musunuz Bay Schmidt, bu gidişle, yüzyılın sonunda 15 milyon Türk vatandaşını Almanya’ya göndermiş olacağız.’ dedi. Kendisine, ‘Dediğiniz olmayacak. Buna kesinlikle müsaade etmeyeceğiz.’ yanıtını verdim. ‘Bir dakika, buna gerek olmayacak zaten. Bizimkiler orada çok fazla çocuk yapacak ve siz de bu nesille beraber yaşayacaksınız.’ diye karşılık verdi.”

Helmut Kohl de göreve başladığı ilk günlerde Alman ZDF Televizyonu’na şunları söylüyordu: “ Bir an önce bu göç sürecini tersine çevirecek akılcı, insancıl, sosyal adalete uygun adımları atmalıyız.” (03.10.1982)

Bu sayıyı azaltmak için türlü yöntemler uyguladılar. “geri dönüşü teşvik yasası” çıkardılar. İki Türkten birini Türkiye’ye göndermek istiyorlardı. Geri dönen her bir aileye 10.500 mark ödeme yaptılar. Olmadı. Türlü çeşitli sorunlar çıktı. Almanya’da “karakafa” denen işçilerimiz Türkiye’de de “Alamancı” diye aşağılandı. Çocuklar iki derede bir arada kaldılar.

“Gurbetçilerimiz” Ne Almanya’ya ayak uydurabiliyorlardı ne de geri döndükleri Türkiye’ye. Ne Almanya’da saygınlıkları vardı ne de Türkiye’de.

1971 başında Avusturya’ya geldiğimde Avusturyalıları çok sevmiştim. Çok canayakın, yardımsever insanlardı.  Zamanla ve değişen koşullarla birlikte onlarda da hoşnutsuzluklar başladı. Özellikle yabancıların  hakları istismar etmeye çalışmaları buna neden oluyordu. “Domuzdan ne kadar kıl koparırsan kârdır” diyenler aslında  yabancı düşmanlığını, ırkçılığı körüklüyorlardı. Bu da bölüp parçalayıp yönetmek isteyen patronların işlerine geliyordu.  Viyana’nın ünlü eğlence merkezi Prater’de “Türkler rüzgara karşı iki yüz metreden kokuyorlar” yazısını da görünce çok insancıl olduğunu duyduğumuz İsveç cennetine göçtüm.

İsveç gerçekten o zamanlar cennetti. Hele Avusturya, Almanya gibi ülkelerle karşılaştırınca… Yabancı işçilere “Misafir işçi” değil “göçmen” diyorlardı. Viyana’da Yozgatlılar çoktu. Stockholm’de de Konyalılar. Onlar da bir süre çalışıp döneceklerdi. Dönemediler. Onlar da çoğaldıkça çoğaldılar. Çoğunlukla bulaşıkçılık ve temizlikçilik yapıyorlardı. Az sayıdaki fabrika işçisine, garsona, şoföre gıpta ile bakılıyordu.

Finler, Yunanlar, İtalyanlar ve Yugoslavlar çoktu. Derken İran’dan, Latin Amerika’dan, Afrika’dan, Arap ülkelerinden akın başladı. Son olarak da Afganistan, Irak, Suriye’den gelenler çoğaldıkça çoğaldı. Altın dişli Türklere, fiyakalı İtalyanlara, entarili Afrikalılar, top sakallı İspanyollar, Burkalı Afganlar, kavuklu Hindular katıldı… İsveçliler önce merakla ve sevecenlikle yaklaştıkları yabancıları bir süre sonra garipsemeye, tepki göstermeye başladılar. Nedenler aynıydı. Bunu ilk gelenlerin sonradan gelenlere tepkileri izledi.

Gelenler kaynaşmak yerine kendi aralarında yaşamayı yeğliyorlardı. Yabancılar çoğaldıkça İsveç’te getto benzeri yerleşim yerleri inşa edildi. Örneğin, Stockholm’de Türklerin yoğun olduğu Rinkeby semtine “Türkeby (Türk köyü)”, oraya giden metroya da “Vitlöksexpressen( Sarmısak ekspresi)” deniyordu.

Kendi geleneklerini dayatıyorlardı İsveç‘e. Dünyada var olan her türlü terör ve suç örgütü Avrupa‘ya, İsveç‘e yerleşiyordu. Din özgürlüğü adı altında her türlü yobazlık, köktendincilik filizleniyor, cami adı altında tarikat evleri kuruluyordu. Artık çok eşlilikler, imam nikahları, mut’a nikahları, kızları sünnet etmekten tutun, çocuk evliliklerine, töre cinayetlerine dek her türlü hastalık yayılıyordu.

Geçenlerde İsveç Televizyonu’nda on kadar cemaatin “mut’a nikahının”  “mutluluk nikahı” adı altında İsveç’te sürdürüldüğünü, fuhuşun dini maske altında yürütüldüğü anlatılıyordu. Programda, yoksul bir kadının 20 bin İsveç kronu (30 bin TL) karşılığında iki aylığına birine nikahlanması gösteriliyordu.

Son yıllarda Balkan ülkelerinden ve Suriye’den gelen ve dilencilikle geçinen “mülteciler” milleti canından bezdirdi. İnsancıl İsveçliler azınlığa indi. İnsanların hoşnutsuzluklarından yararlanan ve yabancıların memleketlerine gönderilmesini isteyen “populist, ırkçı” partiler güçlendi.

Bir yandan İsveç’in ne hale geldiğini görmek, öte yandan “göçmenlerin” İsveç insancıllığını ve sosyal devlet olanak ve güvencelerini nasıl istismar ettiklerine tanık olmak üzücü ve düşündürücü.

Bende hiç bir zaman önyargılar, yabancı düşmanlığı, ırkçılık olmadı. Değişik etnik köken, din, mezhepten arkadaşlarla büyüdüm. Ortaokuldayken velim Musevi aile dostumuz Bohor amca idi. Oturduğumuz semt olan Alsancak’ta Rumlar, Levantenler, Museviler vb. birlikte içiçe yaşadık. En iyi arkadaşım, birlikte sünnet olduğumuz arkadaşım Sedat siyahi idi. Davulcu arkadaşım Uzun Ali Çingeneydi. Ben Türktüm. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti yurttaşıydık. Kimsenin kimliği nedeniyle dışlanmasını hoş karşılamazdım.

Viyana’da en yoksul günlerimizi pencereleri kırık bir evde Süryani arkadaşım Josef ile geçirdik. Samimi arkadaşımız Arman Ermeni idi. Yunan meyhanesi Hellas’ta buluşurduk her akşam. Reçine şarabı içer, bizim sazdan bozma bozuki eşliğinde zeybek oynardık. Avusturyalı arkadaşlarımız devrimci idiler. Yabancı düşmanlarına, ırkçılara bizden fazla kızarlardı.

Üzülüyorum, korkuyorum, kızıyorum.

İnsanları ülkelerinden kaçıran nedenleri engelleyemedik. Emperyalizm bu ülkeleri karıştırmasaydı gelirler miydi? ABD Emperyalizmi’nin kaç yerde darbe yaptığını, savaş çıkardığını düşünün… Örneğin Suriyeliler gelecekler miydi Türkiye’ye?

Max Frisch’in ama insanlar geldi”  sözünü düşünüyorum. Savaşlardan kaçan zavallı mülteciler değil, melek ve şeytanlarıyla, sevapları ve günahlarıyla insanlar geldi… Ülkemizdeki ABD oyunlarına bilinçli olarak çanak tutulduğuna ve  demografik yapıyı, kültürü, benliği, ulusal birliği değiştirme tuzağı kurulduğu kuşkularına katılıyorum.

Üzülüyorum, korkuyorum, kızıyorum.

ABDULLAH GÜRGÜN

Etiketler

Bir Yanıt Yazın