“İtibardan Tasarruf Olmaz!”, Ama Simitten Olur!..

Mehmet Ulusoy

isimlik-Mehmet Ulusoy

 

AKP yöneticileri, “açım”, “işsizim”, “tükendim, bittim” diyen herkese tasarruf, “sabır”, “aza kanaat” talkınları verirken, bütün devlet kurumlarında tasarruf genelgesi yayınlarken Cumhurbaşkanlığı ve Meclis’i bunun dışında tutarak salkımı götürmeye devam ediyorlar. Gerekçe olarak da “itibardan tasarruf olmaz” deniyor. Dolayısıyla devlet yönetimi ve saygınlığın (itibarın) ne olduğu konusunda etik bir tartışma gündeme geliyor. Konu bu olunca insanın aklına muzipçe bir çok soru peşpeşe takılıveriyor.
Öncelikle, 1980 ve 90’lardan günümüze, neoliberal karşıdevrimle çağdaş bir çok kavram ve değerin içeriği değiştirilip ortaçağcı-gerici bir içeriğe dönüştürüldüğünü vurgulayalım. Böylece çağdaş değerlere bağlılıkla, onları görev ve kişiliğinde içselleştirmek ve uygulamakla ölçülen itibar, saygınlık da, aynı kirlenme ve sahteleşme dönüşümüne uğratıldı. Neoliberal küreselleşme çağında itibar deyince, aydınlanma ideallerine, özgürlük, eşitlik, çağdaş ahlak, halka, bilime, gerçeklere bağlılık anlaşılmıyor artık. Aksine tam tersi değer ve şahsiyetler “itibar” kazanıyor.
Bu çağın örnek “itibarlı” devlet adamlarına bakalım. En çarpıcı ve çok tanınan örnekleri, 90’larda ve 2000’lerde neoliberalizmin Avrupa’daki en hödük ve ahlaksız, en emekçi düşmanı, en açgözlü, vurguncu, hukuk tanımaz ve mafyatik devlet adamı tipleri olan Berlisconi ve Sarkozi’dir. Diğerleri, Thatcher, Reagan, Bush vb… Hepsi de neoliberalizmin saldırgan ve yıkıcı siyasetlerinin parlak ve sadık temsilcileridir. Mafyalaşmış, aç gözlü emperyalist tekellerin, haydutça ve acımasızca saldırdıkları sosyal devlet kurumlarını ortadan kaldırmanın, bütün hukuk tanımaz ve çakalca tavırlarıyla uygulayanlar onlar ve benzerleriydi.
Unutulmasın ki, 80’ler, 90’lar ve 2000’lerdeki itibarlı/saygın devlet adamı tipi, devletin, kamunun çıkarlarını koruyan değil -çünkü onlar “enayi”ydi- aksine, Özal’ın “benim memurum işini bilir” sözünde ifadesini bulan, uyanık, fırıldak, rüşvetle, yolsuzlukla, düzenbazlıkla devleti soyan, gemisini yürüten “zeki”, “uyanık”, “girişimci”, yuppy ruhlu, Amerikan özentili tiplerdi.
Bizdeki Özal, Çiller, Erdoğan vb devlet adamı tipi, Sarkozi ve Berlisconi modelinin Türkiye versiyonudur. O nedenle, hepsi de ulusal ve sosyal devlet yıkıcısı olan bu şahsiyetler, ulusal devleti ve Cumhuriyeti yıkma projesinde görev aldılar. Bu görevin zorunlu bir gereği olarak da mafyatik güçlere, cemaatlere, tarikatlara, etnik ayrılıkçı güçlere dayanıyorlardı. Onların yağma, vurgun ve hırsızlıklarına yasal kılıf bulmak ve meşrulaştırmakla görevliydiler.
İtibar ölçütleri de mafyaların, cemaatlerin ve tarikatların Cumhuriyet ve bilim karşıtı çıkarlarıyla bağlantılı ideolojik ve kültürel değer yargılarından türetiliyordu. Ulusal devleti, Cumhuriyeti, Atatürk’ü, bağımsızlığı, aydınlanmayı, emekçiyi savunmak itibarsızlık; ihaneti, Sevrciliği, emperyalizm işbirlikçiliğini, tarikatçılığı, bilim karşıtlığını, hırsızlığı, açgözlü vurgunculuğu, ikiyüzlülüğü, ahlaksızlığı hoşgörmek, onaylamak ise itibarlılıktı. Böylece 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde iyi, doğru ve güzel ne varsa tersine çevrildi.
***
Soralım:
İtibar, yani saygınlık; nasıl kazanıldığı da şaibeli, servette midir, yoksa erdemde, bilgelikte, adil yönetimde ve çağdaş insani ve ahlaki değerlere lafta değil gerçekte bağlılıkta mıdır? Öldüklerinde miras olarak, büyük insanlık idealleri dışında hiçbir maddi servet bırakmayan Hz. Muhammed ve Hz. İsa, büyük saygınlıklarını yoksa haksız yere mi elde ettiler?
İtibar, saygınlık; halka rağmen, halka zorbalık, baskı, susturma hile ve yalan-dolanla mı elde edilir, yoksa halkın gönül rızası, onayı, sevgi ve sempatisiyle kazanılan manevi bir güç müdür? İtibarın kaynağı, onu veren, taktir eden, millet midir, yoksa iktidardakilerin kendileri ve dalkavukları, yardakçıları mıdır?
İtibar bir anlamda devletin güçlü olmasında somutlaşır; ama hangi devletin? Bu güç, nasıl bir güç? Halkına özgürlük, mutluluk, adil, eşitçe refah sağlayan devlet mi, yoksa halkı açlık ve yoksulluk çukuruna iterken bir avuç yönetici ve yandaşı çoğu meşru olmayan yollardan zenginleştirip milyarderlerin sayısını artırmakla böbürlenmek mi? İtibar, devletin görünüşte, fiziksel olarak güçlü oluşunda, milletin, halkın haksızlıklara karşı eleştiri, eylem ve muhaletini ezme kudretinde midir? Yoksa ulusal devletin, gerçek sahibi, efendisi milletin özgürlüğünü, refahını ve mutluluğunu sağlamasında mıdır? Milletin baskısız, kısıtlamasız denetleme, eleştirme, hesap sorma hakkını korumasında, güvenceye almasında mıdır?
Saygınlık; halk yoksulluk, açlık ve işsizlik içinde kıvranırken, ihtiyaçtan fazla, sorumsuzca, bol keseden harcama yapmakta ve ihtiyaçtan fazla araç-gerece, saraya vb sahip olmakla övünmekte midir? Yoksa, aksine, seçilmiş ya da atanmış devlet yöneticilerinin yasalarla belirlenmiş maaşları dışında, içinde milyonlarca yurttaşın hakkı, alınteri, göznuru olan devlet gelirlerini korumak ve doğru harcamakta sıradan vatandaştan on misli daha sorumlu ve titiz davranmakta mıdır?
Saygınlık; gerçekleri çarpıtarak ve yalanlara sığınarak hem hesapsızca yapılan harcamalarda hem de konuşmalarda gösterişli, kibirli, böbürlenmeli tavırlar sergilemek midir? Yoksa, çağdaş bir devletin temel ilkesi olan bilimi esas almak ve gerçek durumu eğip bükmeden olduğu gibi açıklamak ve halka güvenmekte midir? Bilim ve gerçekler karşısında kibir, böbürlenme ve laf ebeliği sökmez; itibar sahibi olmak, bilimsel doğrular ve gerçekler karşısında alçakgönüllü olmaktır.
İtibar; halkın korona salgını ve ekonomik krizin pençesinde kıvrandığı koşullarda, iktidar kadrolarının ve yandaş bürokratların 2, 3, 5 maaş alarak, almaya devam ederek tam bir asalak ve mirasyedi Osmanlı aristokratı gibi saltanat sürmesi midir? Yoksa, ahlaken çökmüş, çürümüş, toplumsal ve vatani duyarlılıkları kalmamış, saltanat mülküyle sınırlanmış bu asalak, haraççı ve yağmacı Osmanlı kültürünün aksine, modern çağda en yüce değer olan emeğe ve vatana saygıyı yüceltmek midir itibar?
İtibar, saygınlık; Cumhurbaşkanı ve bakanların, aslında çoğu gereksiz ve sık sık yapılan yurt dışı gezilerinde devletin parasını hesapsızca harcaması mıdır? Yüz yıl sonra bile hâlâ saygınlığından bir şey yitirmeyen büyük ve saygın liderler; Atatürk, Mao, Lenin, Sun Yatsen, Gandi ve Nehru, Tito, Kastro, itibarlarını sık sık yurt dışı geziler yaparak mı sağladılar? Yoksa, Atatürk gibi hiçbir yurtdışı gezisi yapmadığı halde bütün dünya liderlerini ayağını getirtebilen, içerideki, halkçı/toplumcu, bağımsızlıkçı, adil, 15 yılda planlı devletçilikle benzersiz bir sanayileşme atılımına imzasını atan devrimci kişiliğiyle mi bunu sağlamıştır?
İtibar; kendi yönettiğin ve her şeyinden sorumlu olduğun ülken Türkiye’de milyonlarca işsiz ve açlık sınırında insan varken; orman yangınlarına karşı THK’nın uçaklarının bakımı için gerekli 4 milyon dolar para esirgenirken Somali gibi ülkelere 30 milyon dolar göndermekle övünmek midir? Ülkenin ormanları, beceriksiz, basiretsiz, çapsız yönetim anlayışı yüzünden günlerce cayır cayır yanarken ve ülkemiz dışarıdan yardımlara muhtaç hale getirilirken, vatana ihanet düzeyindeki bu anlayışı eleştirenleri susturmak, Türkiye düşmanı vs ilan etmek midir saygınlık? Yapılması gereken şeylerle ilgili o kadar çok yazıldı ki, burada ayrıca tekrarlamak gereksiz.
İtibar denen şey, kurbağanın öküze özenmesi misali ABD ve benzeri büyük devletlerin sadece hacmini/nüfusunu örnek alarak tepeden onlara benzemeye çalışmak, ama öte yandan milyonlarca cahil, aç, dilenci -ama “inanan”(!)- insanı yönetmekle övünmek midir? Kendi yurttaşını doğru dürüst yönetemezken, onun gerçek ihtiyaçlarını karşılayamazken “büyük”, “koruyucu”, “dünya devleti” olma kuruntusuyla caka satmak mıdır?
***
Özetle, itibarın ölçüsü, AKP zihniyetine göre, bütün çöken, çürüyen imparatorlukların son yıllarında olduğu gibi, ayranı yok içmeye atla gider tuvalete ilkesine sadık kalmak oluyor. Çağın, bilimin ve Cumhuriyet Devriminin gerçeklerine karşı gerici, yobaz direnişi sürdürme adına gününü doldurmuş, çürümüş, çöp ve ceset olmuş bir Osmanlı çağının altın suyuna batırılmış sahte şatafat, zenginlik, saltanat ve dünya devleti parıltısıyla avunmaktır bunun adı.
Aslında, namuslu, dürüst, sorumlu, halka hesap verebilen, yasalara bağlı, hak ve adalet ilkesinden sapmayan, suç işlerse cezalandırılacağının bilincinde olan devlet yöneticisi için bütün bunlar çok açık, bilinen şeylerdir. Ne yazık ki, mafya ve tarikatçı karşıdevrim sürecinde bütün bunların içi boşaltıldı, kirletildi, tersine çevrildi. İtibar, saygınlık denen önemli toplumsal-siyasi kurum da, gerçek değerlerinin tam karşıtı sahte, çürük, kirli şeylerce bozuma uğratıldı.
Yani, devletin itibarı yerine; vurgun, karapara, ihale mafyası baronlarının çıkarlarını korumayı; yandaş ve eşdost çevresine ayrıcalıklar sağlamayı; büyük bürokrat ve yöneticilere 2’den çok maaş bağlamayı; ulusun birliğine ve çıkarlarına, vatanın bağımsızlığı ve güvenliğine karşı uygulamaları; ekonomik-toplumsal krizin, işsizlik ve pahalılığın TÜİK’in uydurma ve yalan raporlarıyla halktan gizlenmesini koyduğunuzda bugünün itibar anlayışı ortaya çıkar. Devletin ve ulusun itibarı gaspedilmiş, vurguncuların, soyguncuların, tarikatların olmayan itibarları, saygınlıları, devletin ve kamunun kurumlarında üstlere çıkmış, yaldızlı, parıltılı, gösterişli, tantanalı propaganda ambalajlarıyla millete yutturulmaya çalışılmıştır.
***
Ulusal devlet, çağımız gerçekliğinde emperylizmin ezilen halkları sömürgeleştirme ve köleleştirme saldırılarına karşı, ulusun/halkın egemenliği, yurttaşların özgürlüğünü ve vatanın bağımsızlığını savunma ve sürdürmede en temel, en üst, örgütleyici ve bütünleştirici, yasalarla meşrulaştırıcı aygıttır. Bir ulusun bağımsız devleti yoksa egemenliği ve özgürlüğü de yoktur. Bu bakımdan, ulusal devlet çatısı altında örgütlenmiş hiç bir toplum, devletinin bağımsızlığını, onurunu ve saygınlığını, gerekirse ağır bedeller ödeme pahasına korumadan, özgürlüğünü ve çağdaş kazanımlarını da koruyamaz.
Büyük ihanetler işte burada başlıyor. Cumhuriyetimizin yüz yıllık serüveni ve geldiğimiz aşamada bir varlık-yokluk krizi yaşıyor olmasının nedeni nedir? Kuşkusuz, kendi alçakça çıkarları için ulusun çıkarlarını feda eden sınıf ve kişilerin haince siyaset ve tutumlarının sonucudur. AKP’nin Amerikancı karşıdevriminin hala bütün hızıyla sürmekte olan yıkıcı uygulamaları, ulusal devletin itibarını yerle bir etme açısından başka dönemlerle karşılaştırılamaz düzeyde bir olgudur. Tarihin ve gerçekliğin yasası, denklemi açıktır: Atatürk ve Cumhuriyet ilkelerine ihanet, ulusa ve vatana ihanettir. Cumhurbaşkanlığı danışmanı yapılan Kadir Mısırlıoğlu’nun “Keşke Yunan kazansaydı” sözü vatana ihanetin yaldızlı harflerle tarihe geçecek veciz sözü, bu tabloya en çarpıcı kanıttır. Bu ihanet, sözde ve sahte Batı düşmanlığıyla gizlenemez. İslamcı iktidarın pratikte yaptığı, siyasal-askeri, ekonomik, toplumsal, kültürel her şey, özünde Atatürk Cumhuriyetine karşı ve emperyalizme kaçınılmaz teslimiyetten başka bir şey değildir.
Bu nedenle itibar/saygınlık denince, kimin/neyin itibarı sorusunu sormak kaçınılmazdır. İkincisi, her siyasal söylem ve kavramın, dolaylı veya doğrudan, Devlete egemen olan sınıfın/sınıfların çıkarlarıyla bağlantılı ekonomik, maddi bir karşılığı vardır. Söylemde, Türkiye Cumhuriyeti’nin itibarı dense de, gerçekte amaçlanan, egemen sınıfın, yani bugün mafya ve tarikatların ekonomik ve siyasal güçlerini artırmakta somutlaşan bir içeriğe sahiptir. Bu, Kemalist Devrim ilkesine ihanetin başladığı 1945’lerden bu yana böyledir. Hele 2002’de başlayan karşıdevrim sürecinde, söz ve uygulama ile, ulusal devletin itibarı arasında tam bir karşıtlık ve bunu gizlemeyi amaçlayan ikiyüzlülük sözkonusudur. Türk halkının, Türk milletinin itibarıyla özdeşleşmiş Atatürk ilkeleriyle yönetilen ulusal devletin itibarıyla hiçbir ilgisi yoktur bugünkü “itibar” sahteciliğinin.

AKP iktidarının itibar, saygınlık adına yaptığı her şey, devleti, kamu kaynaklarını, topraklarını, ormanları yağmalama, yabancılara peşkeş çekerek rüşvet, vurgunlar elde etme düzenbazlıklarını perdeleyen abartılı, palavradan “milliyetçilik”, “vatanseverlik” nutuklarından ibarettir.
AKP yöneticilerinin çok özendiği ve örnek aldığı Abdülhamit, aslında “hasta adam” Osmanlının itibarını sağa sola topraklar dağıtarak gülünççe, maskaraca sözde korumaya çalışan şahsiyettir. Gerçekte onun dönemi, çürüyen ve dağılan, çökmesi kaçınılmaz bir sistemin, eski gösterişli, şatafatlı döneminin tören ve tavırlarıyla yaşatılmaya çalışıldığı bir dönemdi. Bunu için devletin gerçek itibarı olan bağımsızlık ve egemenlikten Kıbrıs’ın İngilizlere peşkeşi, Düyunu Umumiye vb ile vazgeçilip Batılı devletlere el açıldı; vatan için değil saltanatı korumak için onlardan yardım dilenildi.
***
Yeni Osmanlıcı İslamcılar, akıllarınca çağa uydurulmuş, sözde çağdaş ama “Osmanlının devamı” bir yönetim, saltanat düşüyle yatıp kalkmaktalar. Bunu, Cumhuriyetin bütün kurum ve değerlerinin içini boşaltıp dönüştürerek kurmak hevesinde oldukları, ama ona da güçlerinin yetmediği ve asla yetmeyeceğinin farkında oldukları bilinmekte. Bu tablodan, bütün manevi çürüme ve kirlenme etkenlerinin türeyip boy verdiği son derece tarji-komik bir sonuç çıkıyor: Bir tarafta, günün gerçekleri karşısında esneme ve hoşgörü katsayısının olmadığı yobaz bir İslamcı anlayış, diğer tarafta Kemalist Devrimin sağlam temeller ve dinamiklere dayandırarak kurduğu, ulusun ezici çoğunluğunun onayını alan ulusal devlet ilkeleri. 20 yıllık karşıdevrim deneyimi Cumhuriyetin temel kolonlarını asla yıkamayacaklarını gösterdi. Bu süreçte İslamcılık mücahitlikten müteahhitliğe evrildi, idealler ve inançlar maddi ve siyasi çıkar sağlama ahlaksızlığının payandaları oldu.
Ancak son derece katı kutsal inanç savunuculuğundan cebini doldurmaya geçişin hiç bir makul, İslami ve insani gerekçesi olmadığı için, siyasal yetkileri kullanarak haksız servet biriktirmek, diğer bir çok yalana ek olarak, ancak devlete sığınarak “itibarda tasarruf olmaz”la açıklanabiliyor. Bu noktada İslamcı elbise çıkarılıp modern devlet yöneticiliği elbisesi giyiliyor, ama değişen sadece elbise; çünkü dindarlık adına, zenginlik, tantana ve gösterişin savunulması, samimi dindar kamuoyu aynasında çok fazla sırıtmaya başlıyor.
Sözün kısası, iktidardakiler, Cumhuriyetle barışmamakta yeminliler ama, modernliğin bireysel kar’a, emperyalist yayılma ve sömürüye dayanan piyasacılığın, kaynağı ne olursa olsun zenginliği, ve onun üzerinden “itibar” sağlamayı yücelten değer ve ilkeleriyle fazlasıyla barışıklar. 2008’den bu yana bütün uyarılara karşın özelleştirmeleri zevkle, şevkle gerçekleştirmeleri bunun önemli bir kanıtı. Onların vicdanında ulusun çıkarları, ülkenin geleceği ve halkın bütün fırsatlardan eşit, adil yararlanma hakkına saygı, adil paylaşım ile ilgili en küçük bir duyarlılık titreşimi görülmemektedir ve yoktur; 20 yıllık bütün deneyimler bunu kanıtladı.
Bu ideoloji ve anlayış Osmanlı sarayının kendi halkından tamamen koptuğu ve Batılı güçlü devletlere sadece biçimde ve gösterişte özendiği çöküş döneminin anlayışıdır. Sanayi, üretim ve teknolojide öne geçen ve bunlara dayanarak bir güç ve itibar yaratan Batı karşısında, Osmanlı, halka yabancılaştığı için üretimden dolayısıyla sanayiden ve teknolojiden de kopmuştu. Gücünü, “azametini” koruyabilmek için askeriyeyi güçlendirmeyi ve modernleştirmeyi esas alsa da, diğer temel etmenleri kavrayamadığı için II. Mahmud’un giriştiği ancak yetersiz kalan aydınlanmacı atılımıyla da kendini yenileyememiştir.
Kemalizme karşı Abdülhamitçilik yapan AKP kurmayları, uluslaşmaya ve laikleşmeye kaşı emperyalizmle işbirliği yapmada Abdülhamit’ten kök alırken, modernleşme ve dış bora bağlı ölçüsüz harcamalar yapma konusunda da Abdülmecit’i örnek almaktalar. Bilindiği gibi Tanzimatçı “modernleşme”nin en etkin uygulayıcısı Abdülmecit dönemi, alınan dış borçların ekonomiye, üretime, yani temel ihtiyaçlara değil, Boğaz’da saraylara, yalılara, her türlü lüks tüketime harcanarak gösteriş, şatafat vb ile Batı tarzı zengin aristokratik burjuva yaşamına harcandığı bir dönemdir. Osmanlının çöküşünde tayin edici rol oynayan “atla gider sıçmaya”cı bu gösterişçi tüketim budalalığı, ortaçağcı gericiliğin en simgesel davranış biçimidir.

Mehmet Ulusoy
Ağustos 2021

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir