İbn-i-Sina

İslam’a Göre Aydınlanma (2)

Cengiz Aldemir

Kısacası Hz. Peygamber’den sonra Müslümanlar güçlü devletler kurmuşlardır. Belli dönemden sonra bu güçlü devletlerde ne yazık ki aynı seviyede güçlü bilimsel çalışmalar yapılmamıştır. Daha önce ortaya konmuş dini eserler bile yorumlar yazılarak varlıklarını devam ettirmişler; her şeylerini de buna göre ayarladıklarından ve zamanında yenilikler ve atılımları yapamadıklarından, Batı karşısında gittikçe gerilemişlerdir. Rönesans’a kadar İbn-i Sina ve İbn-i Rüşt‘ün akılcı ve doğacı felsefesi Doğu’da olduğu kadar Batı‘da da bütün ilahiyatçılar ve mistikler tarafından şiddetle tenkit edilmişti. Ama bütün saldırılara rağmen akılcı felsefe Avrupa‘da modern çağın doğuşunu hazırlamıştı. Doğu‘da ise mistik ve ilahiyatçı görüşün üstün gelmesiyle yarı yolda kalınmıştı. Bunda İslâm dünyasında sonradan ortaya çıkan sufilerin ve mistiklerin etkisi çok olmuştur. Bunlar belki iyi niyetle bir yaşam tarzı oluşturmuşlardı. Bu hayat tarzı Müslümanları uyuşturmuş ve kaderci bir yaşam anlayışını hâkim kılmıştı. Oysa kader gerekli olan bütün yollara başvurduktan sonra, insan gücünü aşan bir durumla karşılaşıldığında ortaya çıkan bir durumdur. Yoksa bütün işleri Allah’a havale edip, uyumak ya da başkalarının sırtından geçinmek dinimize göre haramdır.

Buna Kur’an‘da İsrailoğulları‘ndan aktarılan çok güzel bir örnek vardır.

“Musa ey kavmin! Allah’ın size yazdığı kutsal toprağa girin ve geri dönmeyin yoksa kaybederek dönmüş olursunuz. Onlar; “Ey Musa orada zorba bir toplum var onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla giremeyiz ancak onlar oradan çıkarsa biz gireriz” dediler. Bu korkakların içinden Allah’ın kendilerini nimetlendirdiği iki kişi onların üzerine “Kapıdan girin, oraya girince zaferi kazanacaksınız. Eğer inanıyorsanız Allah’a güvenin.” dediler. İsrailoğulları “Ey Musa; onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla giremeyiz, o halde sen ve Rabbin gidin savaşın biz burada oturacağız” dediler. Musa, “Rabbim ben kendimden ve kardeşimden başkasına hâkim olamıyorum. Bizimle bu yoldan çıkmış toplumun arasını ayır.” dedi. Allah “Öyleyse onlara kırk yıl yasaklanmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar, sen de yoldan çıkmış toplumun için üzülme” dedi.

İsrailoğulları

GELİŞMELER KUR’ANIN TERSİNE

Kısacası Allah kendisinin İsrailoğulları‘na yeryüzünde vadettiği toprakları bile İsrailoğulları nin kendi güçleriyle almalarını, yatıp uyumamalarını emretmiştir. Öyleyse, uyuşukluk İslam ile kesinlikle bağdaşmamaktadır. Yukarıda Kur’an ayetlerinden örnekler vererek söz edildiği gibi yeryüzü ve göklerin, bunların arasında bulunanların kullanımı, başta Müslümanlar olmak üzere insanlığın emrine sunulduğu halde ne yazık ki Müslümanlar uyuşturulmuş olduklarından tıpkı İsrailoğulları gibi onlar da zaten bilgi birikimi olmadığından, okuyanlar da Kur’an-ı Kerim‘i gereği gibi anlamamışlar; zaman zaman da astıkları duvarda kitabın tozunu almakla yetinmişlerdir. Zaman zaman da ayetleri yanlış tercüme etmişler ya da yorumlamışlardır. Bazı ayetleri ise Nesh etmişlerdir. Ulema kendileri Kur’an-ı Kerim’i anlamadıkları için “yanlış anlarlar” diye halkın okumasına da izin vermemişlerdir. Böylece yüzyıllar boşa akıp gitmiştir. Bu arada boşluğu doldurmak için tarikatlar ve sofiler eliyle yeni bir İslam ortaya çıkmıştır.

Bu yüzden Müslümanlar daha fazla uyuşmuşlar ve akıllarını kullanmamışlardır. Ayrıca zamanla Müslümanlar üzerinde Eşari Kelamı‘nın etkisi çok olmuştur. Bugün bile bazı İslâm âleminin eğitim ve öğretim havzalarını etkilemeye devam eden Eşari Kelam ekolünün aklı dışlayıcı ve kaderciliği besleyici anlayışı, XI. ve XII. yüzyıllardan beri bütün tasavvufi akımları fazlasıyla etkilemiştir. Örneğin Muhiddin Arabi (1165 – 1240) gibi biri çıkmış “İlahi haberleri getiren şeriat olmasaydı kimse Allah’ı bilmezdi” demiştir. Eğer bu sözünü “Allah’ı anlamazlardı, birlik bulunamazdı” anlamına söylemiş ise bu yanlıştır. Zira Kur’an’da anlatıldığına göre Hz. İbrahim aklını kullanıp yıldızı, ayı ve güneşi inceleyerek Allah’ı ve onun birliğini bulmuştur. Eğer bu sözünü “Allah’ı anlamazlardı” anlamında söylemişse ne yazık ki Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’i ifade ettiği Allah’ı anlayıp kavrayamamışlardır. Zira anlayıp kavrasalardı, asla geri kalmazlardı. Yine yazılanlara göre Muhittin Arabi, doğrudan doğruya veya bir melekten Allah’tan gelen ve ancak sufilere ait terbiyeden sonra elde edilen “mağfiret“e, “gerçek bilgi” denildiğini iddia etmiştir. Peygamber bilgilerini hangi kaynaktan almışsa kendisinin de aynı kaynaktan bilgi aldığını söylemiştir.

“VELİLER PEYGAMBER’E UYMUŞLARDIR VE ONLARIN VARİSLERİDİR”

Veliler Peygamber’e uymuşlardır ve onların varisleridir” dediği halde kendisinin ilahi bir telkin ile bildirilmemiş hiçbir şey yazmadığını, hatta Allah’ın sözlerini harfli ve harfsiz olarak işittiğini iddia etmiştir. Bilgilerini Hz. Muhammed‘in ruhundan aldığını söylerken de aynı iddialarda bulunmuştur. Her ne kadar kendisinin Peygamber olmadığını söylemişse de belki farkında veya değildi ama bu iddiaları ile Peygamberlerden de üstün olduğunu savunmuştur. Çünkü Peygamberler sıradan sözlerin Allah’tan geldiğini hiçbir zaman iddia etmemişlerdir.

Muhittin ArabiBir çeşit batıniliği andıran bu görüşü yüzünden  Muhittin Arabi,Tekfir edilmiştir (kafir sayılmıştır). Kısacası bazı meczupların ortaya koyduğu Sufi görüşler ve bunların uyguladığı Züht yaşam şekli bazı Müslümanlar için örnek yaşam şekli olmuştur. İlk yüzyılların Müslüman zühdüne Hristiyanların etkisi de olmuştur. İncil, mistik bir ruha sahiptir. Nasıl ki Hristiyanlar yerleşim yerlerinden uzak olarak manastırları sarp dağa ve yamaçlara yapmışlarsa, birçok tarikat şeyhi de tekke ve dergâhlarını uzak dağbaşlarına yapmışlardır. Ayrıca Hristiyanlar Allah’ın rızasını kazanmak için ruhbanlığı uydurmuşlardır. Bilindiği gibi ruhbanlar evlenmezler ve çok basit bir hayat tarzı ile varlıklarını sürdürürler. Kur’an-ı Kerim bu durumu şöyle açıklar: “Öteki peygamberden sonra Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, O’na İncil’i verdik. Ona uyanların yüreklerine bir merhamet ve şefkat koyduk. Uydurdukları ruhbanlığa gelince onu biz yazmadık. Fakat kendileri Allah rızası için yapmışlardı ama buna da gereği gibi uymadılar daha ilginç olanı da zaman için de bazı kişiler Hz. İsa’ya yaptıkları gibi bu Ruhbanları da Rabler edinmişlerdi Yani onlara tapınır olmuşlardır.

Kur’an-ı Kerim aynı yanlışlıkları yapmamaları için Müslümanları uyarır: “Allah’ın dışında onlar bilginlerini ruhbanlarını ve Meryem oğlu İsa’yı Rabler edindiler. Oysa hepsine tek Tanrı’ya kulluktan başka birşey emrolunmamıştı Ondan başka bir Allah yoktur. O, bunların ortak koştuklarından uzaktır. Aklı öne çıkaran çalışmayı, araştırmayı ve bilimi emreder.” Kur’an-ı Kerim’e rağmen Müslümanlar Uzakdoğu, özellikle Hint kültüründen etkilenerek tasavvuf ve mistik düşünce ile dünya dan ve içindeki her şeyden el etek çektiren bir züht yaşam tarzını benimsemişlerdir. İslam’da içtihat (yorum), muamelat (Uygulama) konularında yapıldığı halde sufiler içtihat‘ı muamelat konusunda değil de ibadet konusunda yapmışlardır. Birçok ibadet türleri uydurmuşlardır. Bunu da ayette geçtiği gibi Allah rızası için yapmışlardır. İşte asıl yanlışlık da bundadır. Oysa Kur’an-ı Kerim çalışma ve araştırma ile ilgili “Ey inananlar! Cuma günü namaza çağırıldığınızda, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişinizi bırakın. Bilirsiniz bu sizin için daha iyidir, namaz bitince de hemen yeryüzüne dağılın. Allah fazlından isteyin” diyerek, Müslümanların Cuma günü bile yatmayıp çalışmalarını istemektedir.

HİÇ ÖLMEYECEKMİŞ GİBİ DÜNYA, YARIN ÖLECEKMİŞSİN GİBİ AHİRET İÇİN ÇALIŞ

Kadızadeler
Kadızadeler

Yine başka bir ayette de “Allah’ın insana verdikleri ile Ahiret yurdunu gözet. Dünyada nasibini unutma” derken hem dünya hem de ahiret için gerekli çalışmaların yapılmasını emretmiştir. Yine Hz. Muhammed bir hadisinde “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya, yarın ölecekmişsin gibi Ahiret için çalış” diyerek Müslümanların çok çalışması gerektiğini belirttiği halde pek çok Müslüman züht hayat tarzını kendileri için ideal hayat tarzı olarak görmüşlerdir. Oysa Kur’an-ı Kerim yüzlerce yer de İslam’ın şartı olan zekâttan, sadakadan, ihsandan, yardımlaşmadan söz etmektedir. Bu görevin yerine getirilmesini emretmektedir.

Bunları yerine getirenleri de Muttaki (Allah’tan korkan, haramdan sakınan) olarak açıklamaktadır. İmkânı olmayan kişiler Allah’ın sık sık söz ettiği emirleri nasıl yerine getirebilir? Nasıl takva sahibi olabilirler? Bu sufilere karşı XVII. yüzyılda Osmanlı Devleti‘nde “Kadızadeler” olarak tanınan karşıt bir fanatik grup çıkmıştı. Bu iki grup arasında çok çetin tartışmalar ve çatışmalar olmuştur. Kadızadeler tarikatçılara karşı saldırıya geçerek ne kadar tekke varsa yıkmışlar, taşını toprağını denize dökmüşlerdir. Bunların yapmakta oldukları şeylerin hepsinin bidat olduğunu söylemişlerdir. Bu Kadızadeler İslam’da ve Kur’an-ı Kerim’de böyle birşey olmadığı halde, daha fanatik davranarak Hz. Muhammed döneminde yaşandığı gibi bir yaşam tarzını uygulamak gerektiğini savunmuşlardır. Yemeğin kaşık kullanmadan el ile yenmesini, kaşık kullanılırsa bunun bidat olduğunu söylemişlerdir.

Kısacası İslâm‘ı tam şekil dini haline getirmek istemişlerdir. Bugün de İslâm âleminde Vahhabilik, Neo Selefilik gibi mezhep ya da mezhepsizlikler türemiştir. Bidat kavramı dini konularla sınırlı olmayıp dünyevi konuları da kapsadığına göre, bu zihniyetlere karşı eleştirici akılı ön plana çıkarmak gereklidir. İşin garibi sufiler ile Kadızadeler‘in birbirlerine girdikleri dönemde medresenin varlığı görülmemektedir. Belki de korkup sinmiş olabilirler. Zaten medresede bilim olsaydı, bu durumlar ortaya çıkmazdı ve halkı aydınlatırlardı. Yıllarca sufiler, bu yaşam tarzı ile yaşamışlar ve Şeyhler bu öğretilerini 1925 yılına kadar sürdürmüşlerdir. Atatürk bunlarla ve tekkelerle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır. “Büyük bilimin ve tekniğin bütün kapsamı ile medeniyetin aydınlığı karşısında şu veya bu şeyhin yol göstermesiyle maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların Türkiye medeni toplumunda varlığını asla kabul etmiyorum. Efendiler ve ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve bir şeyhe bağlanmışlar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek yol medeniyet yoludur. Medeniyetin buyurduğunu yapmak, insan olmak için yeterlidir.”

Oysa Osmanlı‘da XI. yüzyıldan itibaren bilimsel eserler tarihe karışmıştır. İlim kavramı Maraldi‘nin “Edebiyat, Din ve Dünya” adlı eseri gibi eserler ile önce iyi niyetle ikiye ayrılıp incelenmişse de sonraları zamanla din terk edilmiş, dünya ise devreden çıkartılmıştır. Osmanlı‘da da bu zihniyet aynen devam etmiş ve ilim, “övülmüş ilim” ve “yerilmiş ilim” olarak ikiye ayrılmıştır. Elbette övülmüş ilimde dini ilimlere yer verilmiş ve yerilmiş bilimler ise fen bilimleri yani pozitif ilimler olmuştur.

KADINLARIN EVE KAPATILMASI AYDINLANMAYA ENGEL

II. Mahmut
II. Mahmut

Kısacası günün şartlarına göre eğer Kur’an-ı Kerim yeniden incelenip yorumu yapılsaydı Müslümanlar kesinlikle bilimde geri kalmazlardı. Müslüman ülkelerde her türlü ilim olurdu ya da Müslüman fen bilimlerini tam öğrenip okutsalardı din ve bilim yine tam olurdu. Çünkü Kur’an-ı Kerim ile ilim birbirlerine kesinlikle ters değildir. Üstelik ilim aynı zamanda Allah’ın sıfatıdır. Evet, zaman içerisinde medreseler gerekeni yapamayıp çöktüğü için II. Mahmut döneminde medreselerin dışında yeni okullar açılmasına karar verilmiştir. İlmi aydınlanmaya engel oluşturmuş olan başka bir büyük neden de kadınların okutulmayıp eve kapatılmaları ve kendilerine hiçbir hak verilmemiş olmasıdır. İslâm ve Kur’an-ı Kerim asla kadın erkek ayrımı yapmadan okuyup öğrenmeyi insana zorunlu kılmışken ayrıca kadınların eve kapanmalarını emreden herhangi bir ilahi emir de yokken, ne yazık ki kadınlar eve kapatIlmIş okuyup öğrenmeleri engellenmiştir.

Ne yazık ki Tanzimat‘a kadar bu uygulama devam etmiştir. II. Abdülhamit döneminde kız okulları açılarak kızların da yavaş yavaş okuyup öğrenmeleri sağlanmıştır. Ama kadınlara önem verip onları topluma kazandırmak, okuma yazmalarını sağlamak, seçme-seçilme hakkı tanımak Atatürk‘e nasip olmuştur. Bugün bile bazı Müslüman ülkelerde İslâm adına nüfus sayımında kadınlar sayılmıyor, kadınların şoförlük yapamayacağına dair fetvalar veriliyor. Müslüman kadınlar ve erkekler ile ilgili Kur’an-ı Kerim şöyle demektedir: “İnanan erkekler ile inanan kadınlar birbirlerinin dostları ve yardımcılarıdır. Onlar iyiliği emreder, kötülüğe engel olurlar.” Buraya kadar ifade edilmeye çalışılanlar içerisinde Osmanlı‘ya da atıflarda bulunuldu. O bakımdan, Türk ve Müslüman denildiğinde ilk akla gelen Osmanlı İmparatorluğu‘dur. Bu büyük imparatorluk içerisindeki aydınlanma çabalarına da bir göz at makta fayda olduğunu düşünüyorum.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir