Pergel

İslam’a Göre Aydınlanma (1)

Cengiz Aldemir

Başlangıç olarak İslam’ın ve Kur’an’ın aydınlanmaya bakışını ele alırsak aydınlanma konusu daha iyi anlaşılacaktır. Öyleyse önce İslam’ın ve Kur’an’ın ne dediği önemlidir. Bu konuda insanlara ne gibi mesajlar gelmiştir? Bu konuda insanlar ve Müslümanlar neler yapmışlardır? Herkesin bildiği gibi Kur’an’dan çok önce Tevrat, sonra Zebur, sonra da İncil gelmiştir. Bütün bunlar yüce İslam dininin kitaplarıdır. Bunların dışında Peygamberlere inmiş ve bize kadar ulaşmamış başka kitaplar da vardır. Kısacası, Yüce Allah’ın insanlık tarihi içerisinde göndermiş olduğu mesajların tümü İslam’dır. Ayrıca bütün peygamberler ve onlara uyanlar da Müslüman’dır. Daha geniş anlamda İslam’ı ele alacak olursak, gökleri ve yeri var eden yüce Allah bütün varlıkların teslim olduğu bir güçtür. Yani hepsi Müslüman olmuştur. Bununla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de şöyle bahsedilmektedir: “Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanlar ister, istemez ona teslim olmuşlardır.”

Yukarıda bahsedilen kutsal kitapların temel amacı, insanları aydınlatmak ve insanları bulunduğu karanlıktan aydınlığa çıkartmaktır. Buna yine Kur’an ayetlerinden bir kaç örnek verecek olursak, Tevrat’la ilgili olarak “Biz içinde bir doğru yol ve aydınlık olan Tevrat’ı indirmiştik”, İncil ile ilgili olarak ise, “Önceki Tevrat’ı doğrulayıcı olarak onlardan sonra Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona içinde bir doğru yol ve aydınlık olan, önceki Tevrat’ı doğrulayan sakınanları doğruya ileten ve öğüt veren İncil’i indirmiştik” denilmektedir. Bu ayetlerden ve aşağıda okunacak olan ayetlerden daha iyi anlaşılacağı gibi, Allah’ın insanlara elçiler ve kitaplar göndermesinin amacı insanların aydınlanması ve kurtulmasıdır. Bu durumu Kur’an’daki şu ayetler çok güzel açıklamaktadır. “Ey insanlar şüphesiz size kendisi ve melekleri salat getirmektedir (Rahmet göndermektedir.). Allah inananlara çok merhametlidir. Bu Kur’an Rabbinin izniyle insanları karanlıktan aydınlığa, her şeyin üstünde övgüye layık olanın yoluna çıkaran bir kitaptır. Allah inanların dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Ey kitap ehli! Elçimiz size kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamaya geldi. Çoğundan bağışlandınız. Allah’tan size bir aydınlanma ve bir kitap geldi. Rızasına uyanı Allah onunla kurtuluş yollarına yöneltir. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru bir yola iletir. Sizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak için kuluna açık ayetler indiren O’dur. Şüphesiz Allah size çok şefkatli ve çok merhametlidir. İnanıp iyi işler yapanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak için size Allah’ın apaçık ayetlerini okuyan bir elçi gönderdi. Görenle görmeyen bir olur mu? Karanlık aydınlık eşit olur mu? Gören ile görmeyen, karanlık ile aydınlık, gölge ile sıcak eşit değildir. Allah’a elçisine ve indirdiğimiz o aydınlığa (Kur’an) inanın.

En sonunda da Yüce Allah aydınlanmayı istemeyenlere karşı kesinlikle aydınlanmasını tamamlayacağını da şu ayetle açıklıyor: “Allah’ın aydınlığını ağızlarıyla sürdürmek istiyorlar, nankörler hoşlanmasa da Allah aydınlanmayı tamamlamaktan asla vazgeçmeyecektir. Allah göklerin ve Yerin aydınlığıdır.” Kısacası aydınlanma ile ilgili olarak Kur’an’da elli (50) kadar ayet vardır. Ayrıca bilimi, okumayı, araştırmayı, aklı kullanmayı ve düşünceyi teşvik eden emreden sayısız ayetler vardır. Bunlara da birkaç örnek verecek olursak: “Bilim sahibi kişiler, Rabbinden sona indirilenin gerçek olduğunu görürler. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahipleri inceden inceye düşünürler. Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku ve öğren. İnsana bilmediklerini kalemle öğreten Rabbin en cömerttir. Allah kendi buyruğu ile geceyi, gündüzü, güneşi, ayı ve yıldızları sizin hizmetinize sunmuştur. Bunda aklını kullanan kişilere deliller, ibretler vardır. Allah’ın göklerde olanları ve yerde olanları sizin için kullanılabilir yaptığını, nimetlerini size bolca verdiğini görmüyor musunuz? Allah göklerde olanların ve yerde olanların tümünü, kendisinden size sunmuştur. Düşünen kimseler için bunlarda dersler, deliller, ibretler vardır. Yörüngelerinde yürüyen güneşi, ayı, gece ve gün düzü sizin hizmetinize veren odur. Nerede olursanız olun ölüm sizi bulur. Yüksek galaksilerde olsanız bile, göklerden bize, yerden size rızık veren kimdir? Rızkınızda size söz verilen de göktedir. Yarattığımız her şeyi bir ölçü ile yarattık. Yedi göğü kat kat yaratan O’dur. Rahmanın yaratmasında bir düzensizlik görmezsin. Gözünü çevir de bak, bir çatlak göre bilir misin? Biz gök ile yeri bu ikisi arasında oyun olsun diye yaratmadık. O kimseler kendi kendilerini Allah’ın gökler ile yeri ve bu ikisi arasındakileri gerçekleri ve belirli bir süre ile yarattığını düşünüyorlar mı? O nankör olan gökler ile yeryüzü bir parça iken bizim ikisini ayırdığımızı görmezler mi? Allah gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükseltmiştir.” Bu ayetleri destekleyen daha pek çok ayetler vardır. Müslümanlar daha önceki milletlerin düştüğü hataya düşmüşler, onların geçtiği yollardan geçmiş ve geçmeye devam etmektedirler. Bu konuda Hz. Peygamber de Müslümanları, “Sizden önceki milletleri adım adım takip edeceksiniz. Ta ki onlar keler(Kertenkele) deliğine girseler bile siz de gireceksiniz.” diyerek uyarmış olduğu halde, Müslümanlar ne yazık ki bu yolda gerekeni yapamamışlardır. Büyük Atatürk bir konuşmasında “Hangi şey ki akla, mantığa, halkın yararına uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey ki akıl ve mantığa, milletin menfaatlerine, Müslümanın menfaatine uygunsa kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uygun düştüğü bir din olmasaydı daha üstün olmazdı, son din olmazdı” diyerek İslam dininin yüceliğini vurgulamış ve bir konuşmasında ise “Din vardır ve gereklidir. Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi fakat bina uzun asırlardır ihmale uğramış, harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye etmek gereği duyulmamış, aksine olarak birçok yabancı unsur, binayı daha fazla hırpalamıştır. Bugün bu binaya dokunulamaz ve tamir de edilemez. Ancak, zamanla çatlaklar derinleşecek ve sağlam temeller üzerine yeni bir bina gereği ortaya çıkacaktır” diyerek Müslümanların son dönemlerdeki durumunu özetlemiştir. Aynı zamanda Atatürk dinde yenileşme yapılmasına ihtiyaç olduğunu işaret etmiştir, çünkü kullanılan bir bina nasıl eskir ve yıpranırsa, yaşanılan din de hurafelerin karışması ile bozulur. Zamanla dinde yenilik yapılmazsa din mensupları tarih dışı kalabilirler.

Atatürkİşte ileri görüşleri olan Atatürk de bunu görmüştü. Eğer Müslümanlar içtihat müesseselerini çalıştırsalardı bu eksiklikler giderilebilirdi. Öyleyse bu konu üzerinde durmak ve Müslümanların tarih içinde yaptıkları hataları belirtmek gereklidir. Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim; Musevilik ve Hristiyanlıkta oluşan bazı sapmaları düzeltmek ve bazı yeni ihtiyaçlara göre hükümler ortaya koymak için gönderilmiştir. Kur’an kesinlikle Tevrat’ın ve Zebur’un ve İncil’in anti tezi değil aksine onların olgunlaşmış tamamlayıcısıdır. Bozulmadan elimize kadar gelen ilahi bir kitaptır. Ayrıca, Kur’an cahiliyet çağını yaşayan Arap ve benzeri kavimleri aydınlatmak ve son mesajı bütün insanlara ulaştırmak için gönderilmiştir.

Hz. Muhammed, 23 Yıllık peygamberliği dönemin de Allah’tan almış olduğu vahiy ile Arapları cahiliyet çağından kurtarmak için uğraşmış ve aynı zamanda bu mesajı Arapların dışındaki toplumlara da ulaştırmak için çevredeki Krallar ve bilgelere elçiler göndermiştir. Peygamberlik görevini alan Hz. Muhammed’in hayatı öteki peygamberlerde olduğu gibi Mekke döneminde aydınlanma istemeyen Kureyş’li Müşriklerin zülüm ve işkenceleri yüzünden çok çileli geçmiştir. Hicret ettikten sonra da Medine döneminde Hz. Muhammed yine Mekke çevresindeki Müşrik Araplar ile bir kısım Yahudi ve Hristiyanların karşı çıkmaları yüzünden rahat bırakılmamış ve bu kişiler Hz. Muhammed ile birlikte bütün Müslümanları yok etmek için sürekli savaşmışlardır. Bütün bunlara rağmen, O; görevini tamamlamış ve kendi döneminde Arap yarımadası Müslümanlığı kabul etmişti. Kısacası bazı Araplar zekât vermemek için ayaklanmışlardı. Hz. Ebubekir iki yıl kadar süren yönetimi bu ayaklanmaları bastırmakla geçmişti. Şüphesiz bu ayaklanmalar “Zekât vermeyiz” diyerek vergiye karşı çıkmakla kalmıyor, ayrıca devletin otoritesine de bir başkaldırı manasını taşıyordu. Hz. Ömer dönemi ise, devlet kurumlarının oluşturulduğu ve Müslümanlara savaş açan devletlere karşı savaşların yapıldığı bir dönemdir. Bu dönem, Müslümanların disiplinli ve adaletli bir şekilde varlıklarını sürdürdükleri bir dönem olmuştur. 10 yıl süren bu dönemden sonra 12 yıl süren Hz. Osman dönemi başlamıştır.

Yaşlı ve olaylar karşısında aciz kalan Hz. Osman‘ın 12 yıllık döneminin ilk altı yılı Hz. Ömer döneminin devamı gibi sakindir. Ama son altı yılı ise, yavaş yavaş olayların büyüdüğü bir dönem olmuş ve sonunda Hz. Osman bu olaylardan etkilenmiş olan Mısır‘dan gelen bir grup tarafından öldürülmüştü. Hz. Osman‘ın öldürülmesi üzerine Hz. Ali devlet başkanı olarak seçilmişse de, olaylara hâkim olamamış ve en sonunda o da bir harici tarafından öldürülmüştü. İşte bundan sonra ortaya çıkan Emevilerle birlikte, Müslümanların seçim sistemi ve danışma yöntemi yok olmuştu. Devlet başkanlığı yani hilafet artik saltanata dönüştürülmüştü. Muaviye ile birlikte başlayan saltanat yönetimi ile eski Zerdüşt İran’ın İslamiyet’ten en az bin beş yüz yıl önce kabul ettiği Zerdüşt‘ün kitabı Zend Avesta‘da yazdığı ilahi hukuk da kısmen benimsenmiştir. Buna göre hükümdarlar güç ve yetkisini doğrudan doğruya Tanrı’dan alırdı. Bu sıfatla hem kutsal hem de sorumsuz olurdu. Zamanla bu görüş, İran’ın etkisi ile başka Doğu kavimlerine geçmişti. İslam’dan önce Asya devletlerinin hepsinde bu görüş aynen kabul edilmişti. Buna bir çeşit “Tanrı Krallığı” demek mümkündür. İslam ise Peygamberi bile sorumlu tutmuştur. Hz. Peygamber ile ilgili bir ayette Hz. Allah şöyle buyur maktadır: “Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik ve tanık olarak Allah yeter. Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur. Ey Muhammed, sen hem kendinin hem de inanan erkeklerin ve hem de inanan kadınların günahlarının bağışlanmasını dile. Hani cinlerden bir grubu Kur’an’ı dinlemeleri için sana yöneltmiştik. Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin ama Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Seni yalanlarsa de ki; benim yaptığım bana sizin yaptığınız sizedir. Siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz, ben de sizin yaptığınızdan. Seni vahiy ettiğimizden ayırıp başka birşeyi, bize karşı uydurmak için uğraşıyorlardı. O zaman seni dost edineceklerdi. Sana direnç vermemiş olsaydık, andolsun ki az da olsa onlara yönelecektin. O takdirde sana hayatında ve ölümünde azabı kat kat arttırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın.”

Evet, İslam, hükümdarların kutsal ve sorumsuz ya da yeryüzünde Allah’ın gölgesi gibi anlayışlara kesinlikle karşı olmasına rağmen ve yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi peygamberleri bile sorumlu tuttuğu halde; Muaviye zamanında ortaya çıkan saltanatla birlikte, sultan idaresi mutlak bir güç haline gelmiştir. İşte birkaç sultanın bu tür davranışları, insanların korkup, sinirlenmesine neden olmuştur. Çünkü despot ya da dinci monarşilerin egemen olduğu bir toplumda insan haklarının bir parçası olan düşünce özgürlüğünden söz etmek mümkün değildir. Korkunun olduğu bir toplumda bilgi üretilemediğine göre bu da aydınlanmaya bir engel oluşturmuştur.

Farabi
Farabi

İşte bütün bu olumsuzluklara rağmen yine de Müslümanlar arasında X. ve XI. yüzyıllarda Farabi (870-950) ve İbn-i Sina (980-1037) gibi dünyaca tanınmış iki Türk âlimi çıkmıştır. Bu ikisi Aristo‘nun düşünceleri doğrultusunda Orta Çağ İslam skolastiğini, ilk kuranlar olmuştur. XI. ve XII. yüzyılda bu esaslar üstüne Endülüs‘te bir Batı okulu ortaya çıkmıştı. Bu okulda İbn-i Rüşd (1126-1198) ile Musevi İbn-i Mey Mun tarafından Aristo felsefesi Avrupa‘ya tanıtılmıştı. Demek ki Orta Çağ Türk skolastiği, Doğu‘da Yunan düşüncesini ilk yaşayan büyük bir düşünce hareketi olmakla kalmamış, bu büyük düşünce hareketinin batıda tanınması için köprü görevi yapmıştır. Böylece İslam düşünürleri tarafından Hristiyan Batı Aristo’yu tanımış ve yüzyıllar için de Aristo’nun eseri Kitabuş Şifa ve Kitabul Ulum almıştı. Avrupalılar İslâm dünyasından çeviriler yoluyla Antik Yunan‘ı keşfetmiş, skolastik dedikleri kelimenin felasife olarak Arapçadan almışlardır. Bu ekol Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmıştı. Doğu kolunu El Kindi (ölümü 870’ler), Farabi ve İbn-i Sina; Batı kolunu İbn-i Bacce ve İbn-i Rüşd kurmuşlardır.

Ayrıca Orta Çağ‘da doğu ve batı İslam felsefelerinin temel inançları birdir. İslam skolastiğinin oluşumun da, Yunan geleneğinden, özellikle yeni Eflatunculuk’tan yararlanılmıştır. Bundan sonra, Müslümanların öğrencisi olan Avrupalılar Müslümanları düşman bilmelerine rağmen kalkınmak için asla kindarlığın esiri olmadan Müslümanlardan yararlanmışlardır. Batılılar modern Avrupa‘yı oluştururken bir yandan Müslümanlar ile savaşırken bir yandan da Müslümanları örnek almışlar ve onları hoca ve öğretici olarak kabul etmişlerdir. IX. yüzyılın ilk çeyreğinde Toledo başpiskoposu bir tercüme kurulu oluşturarak eski Yunan eserlerinin nüshaları ile birlikte Müslüman ilim ve felsefesini de Latinceye çevirtmeye gidiyordu. Robert Guiscard‘ın kurduğu Salerno tıbbiyesinde doğrudan Arapça öğretim yapılıyordu. İdris (1100-1166), Sicilya’daki II. Roger‘in sarayında coğrafya öğretiyordu.

Robert Guiscard
Robert Guiscard

Böylece Batı, biraz toparlayarak da olsa Müslüman bilim adamlarının eserlerini takip ediyordu. Bu Müslüman bilim adamları cebir, trigonometri, astronomi, kimya ve tıp alanlarında üstat Yunanlıların bilgilerini aktarıyorlardı. İslam medeniyeti barbar Avrupa’nın terbiye edilmesinde başrolü oynamıştı. Kısacası; Avrupa, maddi ve manevi iktidarının temelini oluşturan bilgi ve buluşlardan bazılarını Müslümanlardan almıştır. Özellikle son derece büyük sonuçlar doğuran matematik ve kimyayı Avrupa‘ya Müslümanlar öğretmiş, onu korumuş ve geliştirmiştir. Avrupa’ya barut ve topu veren, en iyi çelik imalatını öğreten, Müslümanlar olmuştur. Asya önce Avrupa‘yı kendisine karşı silahlandırmış; tarihin dönüşünü kendi elleriyle hazırlamıştır. Ama bunun sonuçlarını almak için aradan birkaç yüzyıl geçmesi gerekecektir.

Avrupa XI. yüzyıldan sonra maddi ve manevi sahalarda gücünü arttırmak için inatla çaba harcamaya başlamıştı. Asya ise maddi gücünün yıkılmasından önce fikri değerinin eksilmesine seyirci kalmıştır. Müslüman toplumlarda hayatî diriliğin zayıflamasının ilk belirtileri görülmeye başlamıştır. İbn-i Haldun‘un (1333 – 1378) XIV. yüzyılda yazdığı tarihi eseri bir yana bırakılırsa, İslam düşüncesinde Abbasiler‘den beri, bir ilerleme görülmemiştir. XV. yüzyılın ortalarında hükümdar astronom Uluğ Bey‘in (1393-1449) eseri Müslüman, Doğu’nun bilimsel çalışmalarının sonu olmuştur. Bunun sebebi; daha Osmanlılardan önce Mısır Memlüklüleri, İspanya, Fas, Orta Asya ve İran gibi bütün İslâm dünyasında başlamış olan değişimdir.

Çünkü bu dönemde İslam, çok fanatik bir takım din adamlarının eline düşmüştür. Bu din adamları yüzünden İslam’ın fikri orijinalliği sönmüştür. Bundan sonra, üretken araştırmalar yerine hazır fikirlerin yayılmasına gayret edilmiştir. Müslümanlar kendi elleriyle oluşturdukları mevzuata kul köle oluşları yüzünden, Avrupa’nın bilim ve tekniğinin ilerlemesine ayak uyduramamışlardır. Oysa Batı, XVII. yüzyıl başlarında Galileo, Kepler ve Descartes ile ilk meyvelerini toplamıştır. Batı düşünce tarihinde, bilim ve aklı kutsayan aydınlanma çağının başlangıcı kabul edilir. Asya, su değirmenini biliyordu, yel değirmenini de bulmuştu. Fakat bunları geliştirme konusunda sınıfta kalmıştı. Fakat, Avrupa ise değirmeni ağaç, metal, kumaş ve kâğıt işlerinde de kullanmayı başarmıştı. VIII. ve IX. yüzyılda Harun Reşit‘in duvar saati, Şarlman‘ı hayran bırakmıştı. Ancak, XVII. yüzyıldan itibaren ise Avrupalılar Asya İmparatorlarını zemberekli saatler, teleskoplar ve mikroskoplar ile eğlendirmeye başlamışlardı.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir