İrfan Yalçın

İrfan Yalçın’la söyleşi: Çelişkisiz, gölgesiz, kavgasız aşk mümkün mü?

Edebiyat Kitap Söyleşiler

İrfan Yalçın büyük romancılarımızdan; yakın dönemde Berfin Yayınları‘ndan “Sisler İçinden” isimli şiir kitabı ile Kaynak Yayınları‘ndan “Aşkın Yedi Rengi” isimli romanı okuyucu ile buluştu. Biz de bunu fırsat bilerek Yalçın ile “Aşkın Yedi Rengi”ni, romanın izleği üzerinden aşkı, aşkın toplumsal ve bireysel yanını konuştuk. Konu ister istemez Türk edebiyatının güncel durumuna; bugünün ve geleceğin sanatını Batı’nın ve Doğu’nun hangi ilkeler üzerinden etkileyebileceğine geldi…

Son romanınız “Aşkın Yedi Rengi” üç bölüm. Birinci bölümünde bir aşkın doğumuna tanık ediyorsunuz okuyucuyu. İkinci bölümde; yalnızlık, bunalım, ağır ağır kendisini duyumsatan ayrılık… Üçüncü bölüm ise bir ağacın devrilmesi gibi; öyle yaralayıcı. Aşkın sekizinci rengini aratıyor insana, varsa… Romanınızın başına iki dize kondurmuşsunuz; şöyle: “Bir sevda ki sonu hicran/Bir sevda ki hep yalnızlığa uzayan.” Romanınızın özeti niteliğinde bu iki dize. Ben sizinle, romanınızın izleği tamamen aşk üzerine kurulmuşken, romandan yola çıkarak aşk üzerine de konuşmak istiyorum. Aşkın Yedi Rengi, İrfan Yalçın’ın aşkı kurgulayışının ya da algılayışının öyküsü mü?

“Aşkın Yedi Rengi” adını , aşkı, yedi renkten oluşan bir ışık demetine benzeterek koymuş  değilim romanıma. Roman kişilerinden birinin, biraz “değişik” bir öğretmenin, biri kız, biri erkek iki öğrencisinin yoğun, içten yakınlığına verdiği bir ad, bir yakıştırma bu, onun bir sözünden aldım. Dahası ben bu romanımda, pek çok ozanın temel izleklerinden biri olan “aşk”ı değil, iki genç insanın, kişiliklerini eğip bükmeden, nesneleşmeden ve nesneleştirmeden, yani hep özne kalarak birbirlerini sevmelerini, kısacası her “var olan” gibi çelişkiler taşıyan bir sevgiyi odak noktası yapıp bu sevginin optiğinden, içinde yaşadığım toplumu, insanları, doğayı, yönetimi, giderek dünya düzenini duyumsatmaya çalıştım. Demek istediğim, ben yalnızca iki kişi arasındaki yoğun sevgi ilişkisini anlatmadım, “İşte insanlar bu”, “işte yaşam bu”, “İşte dünya bu”, demeye çalıştım. Başarıp başaramadığımı bilemem.

Aşkın Yedi Rengi’nde bir çok aşk hikayesi var, ana tipler dışında. Kimi hastalıklı, kimi kavgalı-gürültülü, kimi sessiz-ölümlü; kimi öldüren sevgi! Hepsi çürüyüp giden günler içinde, çürümeye yazgılı. Söz gelimi, her anında çiçekler açan, çiçekler açtıran bir aşk yok. Ama aynı zamanda romanınızda her şey aşk için: Kedi, ağaç, nehir, yağmur, yaprak, vapur, insan; akla ne gelirse. Bir çelişki mi bu? Yoksa, her şey aşk için de olsa, Aragon gibi “mutlu aşk yoktur” mu diyorsunuz?

Aşk sözcüğü dillerde dolaşa dolaşa pörsümüş bir sözcük ve söylenmesi çok kolay; bir çırpıda ağızdan çıkıyor ve sevgiyle ilgili pek çok duyguyu, kabaca ve sıradan tanımlıyor. Aşkın özüne gelince, yoğun bir sevgiyi çağrıştırsa da, belirgin bir gözü kapalılık, bir “saflık” var sanki içinde. Yüzyıllar öncesinden günümüze dek gelen platonik dediğimiz efsane aşklar (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Trstian ile İseult, v.b.) kadın – erkek ilişkisini olanaksızlaştıran, yasaklayan katı, acımasız toplumsal engellerin, ağır gelenek ve göreneklerin, törelerin somut göstergeleri gibi. Erkek egemen bir dünyada, bu takıntılı aşkları başlatan ve yöneten erkek hep, kadın edilgen. Diyeceksin ki şimdi, aşk sözcüğünü sözcük olarak eprimiş, taşıdığı anlam yükünü de bütünüyle duygusal, kör ve abartılı bulduğuna göre, o roman kişisine niye “Sevginin Yedi Rengi” dedirtmedin de, “Aşkın Yedi Rengi” dedirttin. Bunu ben de bilmiyorum. Ama şurası kesin ki, ne de olsa çekiciliği olan “aşk” sözcüğüyle okuyucuyu avlamak istemiş falan değilim.

Sorunuzun ikinci bölümü aşağı yukarı şöyle; “Romanınızda bir çok aşk var, sözgelimi  her anında çiçekler açan, çiçekler açtıran bir aşk yok”. Şimdi ben soruyorum; her an çiçekler açan, çiçekler açtıran aşk olur mu? Dinsel yalanların cennet tanımlamalarında olur böylesi aşk olsa olsa; diyalektiğin çelişkiler yasasına aykırı. Duygularımızı, sevgilerimizi, isteklerimizi, acılarımızı umursamayan bir yaşamda, çelişkisiz, gölgesiz, kavgasız aşk nasıl olur? Çelişkisiz bir şey, bir “var olan” nasıl yaşar? Ne vardır böyle olan?

Hayır, “mutlu aşk yoktur”, demiyorum ben, “kim neyi severse sevsin, neye aşık olursa olsun, mutluluk duyar”, diyorum, ne kadar seviyorsak o kadar mutluyuz. Komünist Aragon, çok sevdiği karısı Elsa Triolet için, “Elsa’nın Gözleri”, “Elsa’nın Aşkı”, “Elsa’ya Ezgi” şiirlerini yazdıktan sonra “Mutlu Aşk Yok” şiirini yazıyor. Ne zaman? İkinci Dünya Savaşı’nda, Nazi ordularının Fransa’ya saldırısından hemen sonra. Karıştırmamak gerek, bu şiir bir sevgili için yazılmış bir şiir değil, Aragon’un düşman eline düşmüş, acılar ve gözyaşlarıyla dolu ülkesi Fransa için yazdığı bir ağıt sanki. Derin bir yurt ve dünya aşkının şiiri. Şairin söylediği sözler bildiğimiz aşk sözleri olmaktan uzak artık, hüzünle, kederle, pişmanlıkla dolup taşan sözler.

Aşkın Yedi Rengi öyle; başka birçok romanınızdan da aynı duyguyu aldım hep: Her şeyi sisler içinden yazıyor gibisiniz. Şiir kitabınızın ismi de “Sisler İçinden”. Tevfik Fikret’in Sis şiiri geliyor aklıma. Karamsar bir şiir. Ya da Attilâ İlhan’ın Sisler Bulvarı şiiri. Edebiyatta sis metaforu daha çok bilinemezliği, dolayısıyla karamsarlığı anlatıyor. Dünyaya sisler içinden bakmadığınızı biliyorum. Sisin sizde bu kadar belirgin olmasının nedeni geleceğin bilinemez, öngörülemez yanına atıf mı? Yoksa başka bir nedeni mi var?

Sis daha çok şiirsel bir imge; gizemleştiren, yalnızlaştıran ve bana doğduğum kentten, “Sisler ve sirenler şehri Zonguldak”tan geliyor uzun yağmurlar gibi. Ama sis değil de, yağmur takıntılıyım ben. Çocukluğumun o bitmeyen yağmurları… Öyle ki, nerde olursam olayım, bütün yağmurlar Zonguldak’tan yağıyor bana sanki. Öyle bir duygu…

Romanınızda intiharı tartıştığınız kısımlar var. Ve intihar eden iki aşıktan bahsediyorsunuz. Bireysel ögeler içerse de ben bu tartışmadan toplumsal sonuçlar çıkardım. Arzulanan, arzulandığı biçimde gerçekleşmiyorsa –hayal kırıklığı-, bu, kendi kendini tüketen sonuçlar doğuruyor. Bunu toplumsal düzlemde de konuşabiliriz. Mayakovski, Yesenin örneklerinde olduğu gibi; yanılıyor muyum? Ben intihar ile teslimiyet arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Şöyle; intihar teslimiyetin yoğunlaşmış hâli sanki. Yoğunlaşmış teslimiyet. İlla fiilen kendini öldürmek anlamında değil… Teslim olan en sonunda intihar ediyor çünkü daha önceki bütün inançlarını terk ediyor; ya da intihar eden zaten teslim olmuş oluyor, onu intihara sürükleyen nedenlere. Bu açıdan intihar, aşk bağlamında, aşkın mutsuzluğa teslimiyetinin kaderi mi?

Hayır, “intiharı tartıştığım kısımlar” yok romanımda, intihar olguları var. Şöyle bir diyalektiği var insan yaşamının bence; acılar mutluluğu, mutluluk acıları çağırıyor sanki; bir mutluluğu uzun süre yaşarsak ya da yaşatmak istersek içimizde, az çok acıya dönüşüyor gibi oluyor. Acılar da öyle, sonunda hüzne dönüşüyor ve biz bundan tat almaya başlıyoruz. İntihar bireysel nedenlerden çok, toplumsal nedenlerden kaynaklanan bir olgu. En kötü koşullarda bile, bir ağaç, bir çiçek, bir kuş intihar etmiyor, ayrıksı ve az da olsa insanlar intihar ediyor. Ama yine de bu, bütün canlıların bir yaşam atılımı içinde olduğunu, yaşamak için direndiğini, durmadan üremeye, çoğalmaya, büyümeye çabaladığını söylememize engel değil. Evet, ikisi de köy kökenli olan fütürist Mayakovski’yle romantik Yesenin’in intiharlarından söz ediliyor romanda. Bu iki ünlü ozanın intihar nedenleri ne olursa olsun, (Yöneticilerin ilgisizliği, sanatçı olarak Gorki’den başkasına pek önem verilmeyiş, Devrimin ilk yıllarındaki büyük karışıklıklar, iç ve dış savaşlar, görülmemiş bir kıtlık ve açlık, salgın ölçüsünde düş kırıklıkları) hadi Yesenin’i geçelim, Lenin Destanı’nı, Pantolonlu Bulut’u yazan Mayakovski’ye yaraşmıyor intihar pek. Şimdi şöyle bir soru sorabiliriz tam burda; gerçek bir sosyalist intihar eder mi? Bence etmez, hayır. Çünkü o yaşadığı koşullar ne olursa olsun, gerçeğin güzel olduğunu, yani “gerçeğin ussal, ussalın gerçek” olduğunu bilen kişi demektir.

Bireysel aşkta mutsuzluk var. Siz de romanınızın bir yerinde söylüyorsunuz bunu. Yalnızca iki kişiye sığdırılmış, kapalı bir aşkın eleştirisini yapıyor Su. Aşkı mutsuzluktan kurtaran ve sonsuzlaştıran aşkın toplumsallaşması mı? Örneğin, Leningrad Senfonisinin öyküsü, yaşamın ve aşkın öyküsü ve ölümsüzlüğün. Siz aşkın  ve yaşamın sonsuzluğunu burada mı arıyorsunuz, yani toplumsal olanda? Diğer türlüsü “uzun ölmek” mi Su’nun dediği gibi?

Romanda böyle bir söz varsa, yani roman kişilerinden biri, “Bireysel aşkta umutsuzluk var”, demişse bu benim düşüncem olamaz illa da. (Böyle bir söz var mı, anımsamıyorum) Romandaki bütün kişiler yazarın düşüncesi doğrultusunda konuşur, yazarın düşüncelerini söyler diye bir kural, bir zorunluluk yok çünkü. Bence, bir yazarın kurduğu romanesk dünya, kendi kendine yetebilmeli, kişiler, kurgular, olaylar ikide bir yazarın yorumlarına, açıklamalarına gerek kalmaksızın, yazarın araya girmesini, yardımını zorunlu kılmadan bir sistem içinde özgürce gelişebilmelidir. Ama siz “bireysel aşk” sözüyle iki kişi arasındaki yoğun sevgiyi küçümser gibi görünüp “toplumsal aşk” dediğiniz bir aşkı bunun karşısına koymak istiyorsunuz. O başka şeydir bence, o çok içten kavrayan devrimci bilinçtir, ölüm de içinde her şeyi göze aldıran, şiir saçan bir başkaldırıdır. Ama biliyoruz ki, devrim tarihinin büyük adlarından çoğunun, sizin sözünü ettiğiniz, bireysel aşk deyip biraz da küçümsediğiniz  dillere destan büyük aşkları vardır.

  1. Dünya Savaşı’nın Türkiye’de yarattığı iklim, 60’ların çalkantıları, 27 Mayıs, öğrenci olayları, 70’ler, sıkı yönetim uygulamaları… Hikâyenizin izleği aşk ama toplumsal hareketliliğin içerisinde, ona dâhil; toplumsal dinamiklerle kol kola. Dönemin siyasal ve kültürel atmosferi yansıyor. Yani; toplumsal olaylardan tecrit edilmiş bir hikâye anlatmıyorsunuz. Acaba, anlattığınız hikâyede mutluluk ve hüznün, kavuşmanın ve ayrılığın iç içe geçmesinin nedeni, hikâyenin yaşandığı dönemin gelgitli ortamı mı? Çünkü; bugünden bakınca, örneğin, Su ve sevgilisiyle yaşıt gençler, her şeye rağmen sonsuza kilitli bir sevgi yaşarlar mı, şüphelerim var. Çünkü birçok şey gibi, aşk da yapı-bozuma maruz kaldı.

Görüyorum ki, iki kişi arasındaki aşk denilen o yoğun sevgiyi durmadan bir başka yöne, yurt, toplum, halk sevgisine yöneltme eğilimi içindesiniz. Yurt denilen yer; tarihimiz, toplumsallağımız, mutluluğumuz, namusumuz yani vazgeçilmezimiz bizim. Gerekirse canımızı verebiliriz uğruna -Hain değilsek tabi!-. Ama onu sevmek, bir insana aşık olmaktan ayrı bir şey. İkinci Dünya Savaşı’nda, Leningrad’da, günde beş, on bin kişi açlıktan ölürken, Şostakoviç adında evrensel bir besteci oturmuş ölümün üstüne, Leningradlıların, Rusya’nın, bütün insanlığın acısını dile getirmeye, onu dünyaya, şimdiye, geleceğe duyurmaya çalışıyor. Demek istediğim, yurt sevgisiyle, halk sevgisiyle, bunlara duyulan aşk ölçüsünde bir bağlılıkla, bir kişiyi katıksız sevmek apayrı şeyler. Aşık olan bir kişiye, “falancaya niye aşık oldun, aşık olunacak varsa, acılar içinde kıvranan halktır, kurtuluş yolu olan devrimdir”, denir mi, o kişinin aşkı bireysellikle suçlanır mı? Birbirinden çok ayrı, başka başka şeyler bunlar.

Daha önce de söyledim, yoğun bir sevginin optiğinden bakarak, insanları, toplumu, dünyayı duyumsatmaya çalıştım ben. Yalnız bu romanda değil öbür romanlarımda da aynı şeyi yaptım. Toplumlar belirli nedenlerle şöyle ya da böyle değiştikçe, özellikle alt-yapıları değiştikçe, o toplumdaki  insanların düşünce ve duygusal yapıları da değişiyor az çok. Sanatsal alanda sevgi bir izlektir (tema) ve bütün toplumlarda ortaktır. Ama sevginin konusu her topluma göre değişir, yani bir Alman, Alman gibi, bir Fransız, Fransız gibi, bir Türk, Türk gibi sever ya da aşık olur.

Aşk, hakkında en çok konuşulan, en çok yazılan konudur. Yine de çok az bilinen, ya da ne kadar doğru yaşandığı tartışmalı olan bir konu. Bunu, ilkeleri, standartları vardır, olmalıdır anlamında söylemiyorum. Aşk hakkında, bütün insanlığın ortaklaşabileceği bir duygu yoğunluğundan bahsedilebilinir mi, emin değilim. Biraz da bu yüzden aşkın yedi rengi, galiba. Çünkü örneğin bir ressam için, yaptığı resim nasıl dünyaya bakışını yansıtırsa; aşık için de, aşk öyle, dünyaya bakışını yansıtıyor. Dolayısıyla çok çeşitli, farklı farklı yaşamlar çıkıyor karşımıza, romanınızda da öyle. Bu açıdan bir aşk endüstrisinden bahsedilebilinir belki. Endüstri demişken, kapitalizm içinde aşk nerede? Bu sistem içinde aşkın geleceği var mı? Şöyle bir mesele var çünkü, Marks’ın öngörüsünün çok ötesinde bir yabancılaşmayı yaşıyor insanlık sistem içinde; artık “günübirlikleşen” aşk çıkmazı içinde, bunu aşmak isteyen insan nereye sığınacak? Toplumsal bir isyan-başkaldırı, aşkın yaşamasının da mutlak koşulu artık sanki.

Önce  şunu özellikle belirtmek istiyorum; duygululuk ve sevginin insanın insanlaşmasıyla yani insanı dışındaki doğanın ortaklaşa emek, insanın içindeki doğanın cinsellik yoluyla değişip güzelleşmeye başlamasıyla oluştuğunu kabul edersek, sevginin oldukça yeni bir kültür ürünü olduğunu, ne kadar kirlenmiş olursa olsun, onun varlığını yadsıyamayacağımızı söyleyebiliriz. Ama tam burda şöyle bir soru sorulabilir; nesneyi özne, özneyi nesne yapan bir toplumda gerçek sevgi var mıdır? Mao’ya göre böyle bir toplumda, yani sınıflı  bir toplumda gerçek sevgi yoktur. Ben böyle düşünmüyorum. Bence, yabanıl kapitalizmin en egemen olduğu bir toplumda bile gerçek sevgi yok değildir, az da olsa vardır. Çünkü orda da, çok az alanda da olsa, yaratıcı kişiler vardır ve Roger Garaudy’nin dediği gibi “Yaratıcılık yabancılaşmanın tersidir. Gerçek özgürlük, yani yabancılaşmadan kurtulma, yani yaratmak, kendi kendini yaratarak, sevgi eşliğinde yapıtlar yaratarak olur”.

Tarihsel – kültürel akış içinde, türlü türlü sevgi (aşk) tanımları yapılmıştır. Örneğin, Sartre ve Simone de Beauvoir, ileri kapitalist bir toplumda, İkinci Dünya Savaşı’nın karamsarlığı içinde ele almışlardır bu konuyu. Sartre’a göre, “aşk bir sevilme isteğidir, kişi bir nesneye değil, bir özneye sahip olmak ister”. Simone de Beauvoır için “aşk bir mapusanedir”. Kapitalist bir toplumda, aşk için bunlar söylenebilir belki, yadsımıyorum. Ama onların yıllarca süren aşk kıvamındaki arkadaşlıklarına ne demeli? Yalan mıydı sevgileri, iki yüzlülükten mi kaynaklanıyordu? Sanmıyorum. Freud’a gelince, toplumsal koşulların içgüdüleri engellediğini, bu nedenle de tüm insanların hastalandığını, nevrotik olduğunu söyleyen bu  bilim adamı, libido kuramı (Panseksüalizm) çerçevesinde, “İlk amacından saptırılmış cinsellik”, olarak tanımlıyor aşkı. Şuna kesinlikle inanıyorum ki, insanlık, kapitalist evreden sosyalist evreye geçince, yani insan bütün yabancılaşmalardan kurtulup, bütünsel bir insan olunca sağlıklı, olgun sevgi, gün yüzüne çıkacaktır.

Zonguldak romanlarınızın vazgeçilmez kenti. Zonguldak’ta geçmeyen romanlarınızda dahi Zonguldak var: Yer yer bir esinti olarak, yer yer bir hatıra; ya da öyle bir iklim tasvir ediyorsunuz ki zonguldak’ı getiriyor akla. Zonguldak’ta değil uzun yıllardır Köyceğiz’de yaşadığınız biliniyor. Neden Köyceğiz değil de Zonguldak hep anlattığınız kent? Zonguldak’ın hayatınızdaki önemi ne? Bir emekçi kenti olması gibi değerlendirmelerin dışında soruyorum; sonuçta şehirler insanlardan da oluşur. Mekân beşerdir, derler. Bu bağlamda, Zonguldak çocukluğunuz mu, ilk gençliniz mi, geçmişe dönmek özleminiz mi? Zongudak’ın soyutlaması geçmiş özleminiz mi?

Zonguldak, dünyayla, yaşamla ilk karşılaştığım yer benim; ilk kez onda gördüm her şeyi, ilk kez onda tattım sevinci, acıyı, sevgiyi. Unutamadığım anılarım, ölülerim var orda. Zar-zorda çalışır gibi bütün gücüyle çalışırken bir zamanlar, çalışmıyor şimdi artık, çalıştırılmıyor, eli kolu bağlı, ölümü bekliyor sanki, sanki her yerinden hüzünler yağıyor; dayanılmaz bir ihanetin kurbanı.

Her romanınızda mutlaka tanrıya kafa tutan karakterler var. Fakat bilimsel bir kafa tutuş değil bu; alaycı, fantastik; neden?

Bilimsel kanıtlamalar yapmak roman yazarının işi değil tabi, bilim adamının işi. Sonra şu var, beş duyunun hiç biriyle algılanmayanı, yalnızca kavram olarak “varolan”ı bilimselliğe sunmaya gerek var mı? Dünya yazınında, en çok Tanrıyla uğraşan Dostoyevski olmuştur; bir takıntıdır Tanrı onda.

Teori dergisi Aralık 2017 sayısında bir tartışma başlattı. İleri sürdükleri tez şu: Batı sanatı artık barutunu tüketti. Gelişemiyor, durdu gelişmesi. Postmodernizme ulaşan Batı sanatının serüvenini izlediğimizde, Teori’nin başlattığı tartışmada, ileri sürdüğü tezi doğru kabul edebilir miyiz? Bu soruyla bağlantılı olarak, çok tartışılıyor, Asyamerkezli yeni bir dünyanın kurulduğu ve hem antropolijik hem de sanatsal açıdan kültürün değiştiği… Artık servet birikimiyle birlikte, burjuva demokratik devrimlerinin yarattığı bütün ilerici değerlerin ve Batı sanatının bütün ilerici unsurlarının da Asya’ya kaydığı… Katılıyor musunuz?

Kim ne derse desin, Batı uygarlığı küçümsenecek bir uygarlık değildir, yüzlerce yıl örnek olmuştur ve  örnek olmaktadır. Fransız düşünürü Andre Siegfried’e göre, üç temele dayanmaktadır Batı uygarlığı; 1-Yunan uygarlığı (Bilgi anlayışı), 2-Hristiyanlık, 3-18. yüzyılda kapitalizmin gelişmesiyle oluşan teknoloji. Ama Andre Siegfried, “Batı uygarlığının öz yapıları ve sınırları” adlı yazısında, bu uygarlığın altında yatan maddi koşulların nasıl oluşturulduğundan hiç söz etmemiş; 15. ve 16. yüzyıllarda ateşli silahların yaygınlaşması, pusula ve dümenin bulunmasıyla Avrupa ülkelerinin sömürge imparatolukları kurmasını, uzak-yakın yığınla ülkenin doğal kaynaklarına, köleleştirdiği insanların emeklerine el koymasını görmezlikten gelmiştir. Demek istediğim, Batı uygarlığının temelinde her şeyden önce  kıyım, işkence, kan, gözyaşı, soygun, kısacası bir dünya sömürüsü ve inanılmaz bir sermaye birikimi vardır. Ama ne ki, bu büyük uygarlık, 20. yüzyılın ortalarından sonra Asya’da  ve Uzak Doğu’nun pek çok yerinde Pazar yerlerini yitirmiş, ekonomik açıdan güçsüzleşmiş, her yönden  sönmeye yüz tutmuştur. Bu tarihsel olgu, Çin ve Hindistan gibi çok nüfuslu ülkelerde milyarlarca insanın üretime sokulmasıyla ve pek çok Uzak Doğu ülkesinin kendi ulusal sanayilerini kurmasıyla gerçekleşmiştir. Çılgına dönen kapitalist emperyalizm, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, ortalığı boş bulup “demokrasi getiriyorum” çığlıklarıyla savaşlar çıkarmaya başlamış, Orta Doğu’nun mazlum ülkelerini cehenneme çevirmiştir ve bu gün kendisi için tek kurtuluş yolunun savaş olduğunu sanmaktadır. Özetlersek, “Batı’ya akşam çökerken, Doğu’da gün ışıyor”, diyebiliriz.

Doğal olarak, Batı ülkelerinde alt-yapının değişmesiyle, en özerk üst-yapılardan biri olan sanat da değişime uğramış, özellikle 1970’lerden sonra, sanatın âdeta postu çıkarılmış, daha çok yazın, mimarlık ve müzik alanlarında postmodernizm adı altında türlü tuhaflıklar yapılmıştır. Kısaca şöyle özetleyebiliriz postmodernizmi; parçalayıcı, şizoid ya da şizofrenik, us dışı, kaotik, gelişi güzellik, düzensizlik ve ölçüsüzlük, ortaklaşmacılık yani çalıp çırpmacılık…

Türk edebiyatının bugünü ve geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu sorunuza bundan bir süre önce benimle yapılan bir röportajda verdiğim yanıtı vereceğim: “Özellikle 196o’ların ikinci yarısıyla 1970’lerin tümünde, oldukça güçlü bir sınıf savaşımı, toplumun yeni bir tarih oluştururcasına kıvranışı vardır. Bu dönemde üretilen yazınsal ürünlerin en bireysel, en özgün olanı bile, Lenin’in, “Yazın, toplumsal bilincin belirli bir biçimi”, sözünü doğrularcasına toplumsal-tarihsel çizgiyi gözden uzak tutmamaya çalışmıştır. Ama değişti her şey 12 Eylül’den sonra; en özerk üst-yapılardan biri olan sanat, gerici bir niteliğe bürünüp yozlaştı. Özellikle yazın sanatı. Öyle ki, tarihsel öğe yitirildi, tarihten ve toplumdan yalıtılmış yapıtlar üretilmeye başlandı; yazının nitelikli işlevi eğlendirmeciliğe dönüştürüldü. Soyutlanmış küçük dünyasında yaşayan bir yazar, bir ozan tipi çıktı ortaya. Sanatla ticaret birbirine karıştırıldı, çoğaltmacılık başladı. Daha doğrusu, adamakıllı  ticaretleştirildi sanat. Bazılarınca, yazarın ya da ozanın yapıtlarına yansıttığı sınıfsal konum küçümsendi; toplumun iç yapısını, dinamiğini veren  yapıtlar gericilikle suçlandı. Biçimin, özün üst-yapısı oluşu gerçeği küçümsenip öz biçimin bir türevi olarak gösterildi. Böylece yazınla yaşam arasındaki ‘mesafe’ alabildiğine büyüdü. Özellikle roman alanı ‘pamuklandı!’ Tarihsel kişileri, sözde ünlüleri anlatan biyografik romanlar, seks romanları, ilkel polisiye romanları, cıvık aşk romanları kötü bir dille yazılıp büyük(!) medya reklamlarıyla okuyucu avına çıkıldı. Dahası, ihanet örgütlerini, ihanet medyasını ve Türkiye’nin ihanet medyasını  arkasına alan kimi yazarlar, uluslararası büyük sanat ödüllerini amaçlayarak yapmadıklarını bırakmadılar. Öyle ki, birilerine (!) şirin görünmek için dil yanlışlarıyla dolu romanlarında  durmadan Atatürk’e sataştılar, basın toplantıları düzenleyip Türk tarihine ve Türk halkına  kara çaldılar, düşünce özgürlüğü adına şeriatı övdüler, değil Türk yazın tarihinde dünya yazın tarihinde bile görülmemiş bir reklam furyasıyla yüzbinlerce kitap sattılar ama okunmadılar. İşte “kusturucular” egemenliğindeki bir alt-yapının üst yapısı. Cemil Gözel

Etiketler

Bir Yanıt Yazın