Aydınlık

Hürriyet Telakkileri… Sadreddin Celal

Arşivden

Hürriyet, adalet, hak. . . gibi bir takım mücerred mefhumlar vardır ki mütefekkir-i beşeriyet, asırlardan beri bunlar üzerinde birleşememiştir.

Bunlardan bilhassa “hürriyet” mefhumu gayet muhtelif ve zıd suretlerle tefsir edilmektedir. Teferruat farklarından sarf-ı nazar edecek olursak görürüz ki bugün, hürriyet mefhumu başlıca iki suretle telakki ediliyor:

Biri; ferdiyetçi ve liberallerin suret-i telakkisi ki bu nokta-i nazar, az çok gazete ve mecmuaları takip eden herkesin malumudur. Çünkü umumiyetle izah ve müdafaa edilen suret-i telakki budur.

Diğeri ise, sosyalizmin suret-i telakkisidir ki, bizde henüz layıkıyla tanınmadığı, daha doğrusu pek yanlış anlaşıldığı için, bu suret-i telakkiyi ilmî bir surette izah etmeyi faydalı ve lüzumlu buluyoruz.


Sosyalizmin bir kısım muarızları, sosyalist cemiyetinde insanların yemek; giyinmek, iskân etmek gibi maddî ihtiyaçlarının tatmin edileceğini kabul ediyorlar; fakat diğer cihetten iddia ediyorlar ki insanlar bu nimete nail olmak için, hürriyetlerinden, manevî zevklerinden azim fedakârlıklarda bulunmaya mecbur olacaklardır.

Fil-hakika, (flober)den (lö rova bulyo)ya, (spenser)den anarşistlere varıncaya kadar bütün ferdiyetçi ve liberal mütefekkirler ve filozoflar tarafından sosyalizme karşı edilen baş itiraz şudur;

[Sosyalist hükümet her şeye vaz-ı yed edecek. . . Herkesin yiyeceği yemeği, giyeceği elbiseyi, oturacağı evi, hatta okuyacağı kitap ve gazeteyi, alacağı terbiye ve tahsili, yapacağı işi, çalışmak saatini. . . bizzat tayin edecek. . Müthiş demir inzibatı ve itiraz kabul etmeyen hâkimiyeti altında insanlar hükümet-i merkeziyenin birer esiri haline girecekler. . Hürriyet-i ferdiye ve teşebbüs-i şahsî tabiatıyla mahvolacak. . Menfaat ve kazanç saiki ortadan kalkınca herkes tembelleşecek, kimsede fazla çalışmak iştihası kalmayacak. . Hülasa, cemiyet büyük bir kışlaya dönecek ve bu kışlanın her şeyi evvelden tayin ve tahdid eden, zekâları ve ruhları aynı seviyeye indiren ve bütün şahsî kabiliyet ve istidadları öldüren dar, boğucu muhitinde bugün hayata güzellik ve zevk veren her şey ortadan kalkacaktır.]


Umumiyetle burjuvalar ve bütün liberal mektebi taraftarları sosyalistlere; hürriyet, hürriyet diye hücum ve onları bu hürriyeti mahvetmekle itham ediyorlar. Fakat diğer cihetten sosyalistler onlara soruyorlar? O kadar hararetle müdafaa ettikleri bu hürriyet nedir, nerededir ve kimin içindir? Bu hürriyet bugün hayat-ı içtimaiyede nasıl tezahür ediyor? Amele sermayedarların menfaatine çalışmak için fabrikaya gitmemekte hür müdür? Hükümet memurları dairelerinde muayyen saatte isbat-ı vücud etmemekte hür müdür? Mükellef vatandaşlar hükümetin [179] tayin ettiği vergileri vermemekte hür müdür? Küçük tüccarlar ve dükkâncılar, küçük sanatkârlar büyük ticaret evlerinin, fabrikaların rekabeti karşısında iflas etmemekte hür müdürler? . . Mültezimlerin, murabahacıların (1) elinde harab olan köylüler, küçük çiftçiler günde on, on iki saat çalışmamakta hür müdürler? Büyük gazeteler sermayedarlardan aldıkları ikramiyeler ve nakdî muavenetlerden vazgeçmek istemezlerse, efkâr-ı umumiyeyi onların lehine çevirmemekte hür müdürler? Hatta bizzat sermayedarlar

bile servetlerini ziyadeleştirmek ve cemiyet içindeki mevkilerini muhafaza etmek isterlerse işlettikleri ameleyi soymamakta, istismar etmemekte hür müdürler?

Onlar diyorlar ki: hayat-ı içtimaiyenin bizim binlerce hürriyetimizi aldığını bilmiyor musunuz? Bir yere davet olunduğumuz zaman ayaklarımızı masanın üzerine koymak, söylenen sözleri dinlememek, aklımıza gelen şeyi yapmak, bağırmak, şarkı söylemekte hür müyüz? Evlendiğimiz zaman, hürriyetimizden büyük bir kısmını ihtirasımıza, aklımıza feda etmiyor muyuz? Refikamızın tabiatını, arzularını nazar-ı dikkate alarak hareket etmek mecburiyetinde değil miyiz?

İnsanların cemiyet içinde yaşamalarından dolayı, her gün, her dakika hürriyetlerinden mütemadi fedakârlıklarda bulundukları herkesin malumu iken hürriyet-i mutlakadan bahsetmek ne kadar gülünç olur!

Fakat şurası da muhakkaktır ki, hayat-ı içtimaiyat, ferdin harekâtını takyid (2) etmekle beraber bir takım imtiyazlı insanlar, bu takyidattan en az müteessir olmaktadırlar. . . Çünkü büyük bir yekûn teşkil etmeyen bu talililer, insanların ekseriyetinin malik olmadıkları birçok hürriyetlere maliktirler. . . Ve bundan dolayıdır ki burjuvalar bu hürriyeti, yani kuvvetlilerin zayıfları ezmesi, zenginlerin fakirleri soyması, tembellerin, tufeylilerin çalışanların sırtından geçinmesi, servetle beraber ilim ve irfanı da inhisara almış olan sermayedarların, ahaliyi cehalet ve zelalet (3) içinde bırakması hürriyetini, hülasa bir kelime ile, zenginlerin medeniyetin bütün nimetlerinden müstefid olmaları, çalışan fakirlerin ise ölünceye kadar mahrumiyet ve sefalet içinde yaşamaları hürriyetini pek hararetli bir surette müdafaa etmektedirler.


Bu hürriyet meselesinde birçok mütefekkirlerin büyük bir hataya düşmelerine sebep; “mücerred hürriyet” ile “hürriyet iktidarı”nı yekdiğerinden tefrik etmemeleridir.

Bu noktayı küçük bir misalle izah edeyim: bir işsiz amele, nazariyeten, kanunen, istediği yere gitmekte, mesela, Konya’ya bir seyahat yapmakta veya bir kaç gününü adada geçirmekte hürdür. Fakat parası olmadığı için bu arzusunu yerini getirmeye muktedir değildir. Bunun için, ferdi alakadar eden (mücerred hürriyet) değil, belki (hürriyet iktidarı) dır. Bir hürriyet iktidarına malik olmak için ise ferdî veya müşterek bir mülke malik olmak lazımdır. Hiç bir şeye malik olmayan hiç bir şey yapmaya muktedir değildir. Cemiyet-i hazıra içinde arzu ettikleri şeyleri yapabilenler, hatta fikirlerini açıkça söyleyebilenler; müstakil bir mevkie, bir mülke, bir sermayeye sahip olanlardır. . . Binaenaleyh herkese hürriyet temin etmenin yegâne çaresi herkesi mülk sahibi yapmaktır. Bugün hâkim olan büyük sanayi tarzı içinde ise herkesi mülk sahibi yapmak ancak bir suretle kabildir: bil-cümle istihsal ve mübadele vasıtalarını millileştirmek, içtimaileştirmek. . .

Sosyalizmin esas gayesi bütün kol ve dimağ işçilerini bütün istihsal ve mübadele vasıtalarına müştereken sahip kılmak olduğundan umum efrad-ı milletin hürriyetini temin edecek, daha doğrusu onlara hürriyet iktidarını verecek olan yalnız sosyalizmdir. . Çünkü sosyalist [180] cemiyetin azası olan müstahsiller – sosyalist cemiyetinde tembellerin ve tufeylilerin hakk-ı hayatı olmadığı için herkes müstahsil olacaktır – bütün efrad-ı cemiyetin bütün ihtiyaçlarını tatmin edecek erzak ve eşyayı, bütün içtimaî kıymetleri meydana getirdikten sonra serbest olacaklardır; ve makinelerin harikulade terakkisi, herkesin istihsale iştiraki neticesi gittikçe ziyadeleşecek olan bu serbest zamanlarını; bugün insanların yüzde doksanı için bir hayal muhal olan: istirahat etmek, düşünmek, kitap okumak, bütün şahsî istidad ve kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, ilmen yükselmek, musiki dinlemek, tiyatroya gitmek, sevdikleriyle uzun uzadıya görüşmek, seyahat etmek, gibi maddî ve manevî ihtiyaçlarını tatmine sarf edecekler, bir kelime ile, sosyalist cemiyetinde bütün insanlar, hayatın bütün zevk ve güzelliklerinden, medeniyetin bütün nimetlerinden istifade etmek iktidarına malik olacaklardır. .

Hülasa: bir insan yalnız başına gayet aciz bir vaziyettedir. Nazariyeten her şeyi yapmakta hürdür, fakat hakikatte hiç bir şeyi yapmak, ihtiyaçlarından hiç birini tatmin etmek iktidarına malik değildir. Bu iktidarı, içinde yaşadığı cemiyetten alıyor ve buna mukabil o nazarî hürriyetlerinden birçoğunu feda ediyor: çünkü hayat-ı içtimaiyenin devam edebilmesi için herkesin bir takım nakidata tabi olması, bir silsile-i nizamata riayet eylemesi, bir inzibat kabul etmesi mecburîdir. Bu içtimaî mecburiyetlere riayet ettiği için iktidar kazanır ve ancak bu iktidara malik olduktan sonra, evvelden yapmakta hür olduğu halde yapamadığı binlerce şeyi yapmaya muktedir olur. .

Şüphesiz bugünkü sermayedar teşkilatı içinde, bütün istihsal vasıtalarını yed-i inhisarında tutan sermayedarlar hürriyetlerinden asgari fedakârlıkta bulunmalarına mukabil azamî iktidar vasıtalarına maliktirler. . Hâlbuki içtimaî servetleri meydana getirenler hürriyetlerinden azamî fedakârlıkta bulundukları halde asgarî bir iktidar kabiliyetine malik oluyorlar. Bu garip mantıksız hal, cemiyetin gayr-i adil ve gayr-i insanî esaslar üzerine kurulmuş olmasından ileri geliyor. Sayı sermayenin hâkimiyet ve esaretinden kurtaracak ve bütün irsî ve kesbî (4) imtiyazlara hatme çekecek olan sosyalist cemiyetinde, hemcinsinin say’ını istismar hürriyetinden mahrum olan ferdler, hayatlarını çalışarak kazanmaya mecbur olacaklardır. Fakat cemiyete lazım ve faydalı olan işlerden hisselerine düşen kısmı yaptıktan sonra, parasız olarak, tramvay, vapur, şimendiferlerde seyahat etmek, tiyatroya, konsere gitmek, müzelerde asar-ı nefiseyi temaşa etmek, hülasa maddi ve manevi arzularını ve zevklerini yerine getirmek iktidarına malik olacaklardır. Yani o zaman hürriyet, boş, mücerred bir kelime olmaktan çıkaran herkes için canlı bir hakikat olacaktır.


Bu “hürriyet” meselesini, daha şümullü ve esaslı bir surette tedkik edecek olursak görürüz ki: kâinatta hiç bir şey, hiç bir mevcud, mutlak surette serbest değildir. Her şey zarurîdir, kâinatın bütün aksamı yekdiğerine merbut olduğu gibi bütün mevcudat arasında sıkı bir tabiyet-i mütekabile vardır. Hayvanat-ı süfli (5) yeden aliyeye doğru yükseldikçe bu tabiyet-i mütekabile ziyadeleşmektedir. Çünkü onların üzerine icra-yı tesir eden ve onları tadil eyleyen ecnebi asırlar daha çok ve mütenevvidir. Çünkü mevcudun hayat kabiliyeti ziyadeleştikçe kendinden hariç olan bütün şeylerin kendi üzerine tesiri de ziyadeleşir. Şu itibarla denilebilir ki; âlem-i uzviyatta terakki; muhit-i muhalefet ve mukavemetle, yani hürriyet ve muhtariyetle makusen mütenasibdir.

[181] Hayvanatın en yüksek ve en mükemmel zümresini teşkil eden insanlar için de başka türlü değildir. Hayvaniyetten henüz kurtulan insanlar, vahşiler ve çocuklar, fiil ve hareketlerini münhasıran kendi şahıslarında ararlar. Yani burjuvaların telakkilerine göre azamî hür ve müstakildirler. . Hâlbuki insanlar behimiyyetten (6) çıkarak insanlığına doğru yükseldikçe ve çocuklar yaşça ilerledikçe, hareketlerinin saiklerini (7), kendilerinin haricinde, içinde yaşadıkları ve idrak ettikleri muhitlerden alır. . Ve bin-netice daha az bir hürriyet ve muhtariyetle hareket ederler.

Cemiyet-i beşeriyede ibtidaî teşekkülünden bugüne gelinceye kadar geçirdiği safahatta, daima muhtariyet ve istiklal-i tamdan teavün ve tabiyet-i mütekabileye (8) doğru gitmiştir. . İlk zamanlarda “aile” azamî muhtariyet ve istiklale maliktir. Yani, kendi haricindeki diğer insanların ve grupların müdahalesi olmaksızın azasının cinsi, iktisadî ve ahlakî rabıta ve münasebatını hâkimane ve mutlak bir surette tanzim ve tahdid eder. Aile grubundan “aşiret” veya “kommün” grubuna doğru yükseldikçe aile, eski muhtariyet ve hürriyetinden büyük bir kısmını kaybeder, “aşiret” veya “kommün” ün daha umumî olan menfaatine tâbi olur. Aynı suretle “vilayet” veya “millet” grupları tahakkuk ettikleri zaman, aile ve kommünleri teşkil eden bütün ferdlerin revabıt ve münasebatı mahallî veya millî bir surette tanzim edilmeye başlanmıştır. Yani hulasaten denilebilir ki: cemiyetlerin tekemmüllerinin her safhasına her içtimaî terakkiye, grupların daha az bir derece-i hürriyet ve muhtariyeti tekabül etmektedir.

Bugün, bu şimendifer, telsiz telgraf, telefon ve tayyare asrında ise millî hududlar devrilmiştir. Millî istiklal ve muhtariyet; menfaatlerin beynelmilel tabiyet ve teavünü taht-ı tesirinde, gittikçe azalmaktadır. Bugün, artık hiç bir sahada kendi kendilerine kâfi gelemeyen memleketler yek diğerlerinin maddi ve manevi yardımlarına muhtaçtırlar. Dünyanın bütün aksamı arasında, iktisadî ve ilmî öyle sıkı bir mütekabil tabiyet hâsıl olmuştur ki, milletlerden birinin harabîsi, zarurî bir surette diğerlerinin de harabîsini mucip olmaktadır:

Dünyanın cihan harbinden sonra ki vaziyeti bu iddiayı kâfi derecede teyid eder sanırız. Bunun için milletlerin istiklal ve muhtariyetini en büyük bir gaye olarak kabul eden “milliyet prensibi” müdafilerine, mazi adamları, mürteci nazarıyla bakmakta kendimizi haklı buluyoruz ve bu tetkikten muzdarip beşeriyet için şu neticeyi çıkarıyoruz:

Cihan harbinin bütün dünyada tevlid ettiği sefalet ve fecaatlerin hakiki sebebi; mevcudiyetini gösterdiğimiz bu (beynelmilel tabiyet-i mütekabile) hakikatini ve bin-netice beynelmilel teavün ve tesanüd mecburiyetini nazar-ı itibara almayarak her milletin – daha doğrusu her millet sermayedar ve politikacılarının – yalnız kendi millî!! menfaatlerine göre hareket etmeleridir.

Mevzuuma nihayet vermezden evvel bir sual-i mukaddere cevab vermek mecburiyetini hissediyorum:

Denilecek ki: [İnsanlar, medeniyet, ilim ve irfan vadilerindeki harikulade terakkilerine rağmen hürriyetlerinden gittikçe kaybetmişlerdir. . Bu gidişle ihtimal bir zaman gelecek ki büsbütün esir olacaklardır. Ve bu dr, hiç şüphesiz, sosyalist cemiyetinin tamamıyla teessüs edeceği zamana tesadüf edecektir.]

Evet, hürriyeti mücerred ve mutlak manasında aldığımıza göre bu itiraz doğru olabilir. Fil-vaki, bu nokta-i nazardan ibtidaî insanlar, vahşiler, yirminci asır insanlarına nisbetle çok daha hürdürler, yani akıllarına gelen şeyi yapmakta serbesttirler. Bugün olduğu gibi bir takım içtimaî takyidata (9), nizamata, inzibata tâbi değildirler. Fakat aynı suretle muhakkaktır ki bu mutlak hürriyetleri, kendilerinin birçok [182] mahrumiyetlere katlanmalarına, yalnız ve cahil oldukları için hayvanat-ı vahşiye ve tabiatın muhalif kuvvetleri karşısında titremelerine, ekseriya aç ve susuz kalmalarına, sefalet içinde yaşamalarına ve ömr-i tabiîlerinden evvel ölmelerine mani olamamıştır. . Fakat insanlar medeniyetleştikçe, yani toplu bir surette yaşadıkça, ilim ve irfan sahibi oldukça kuva-yı tabiiyeye hâkim olabilmişlerdir ve bu suretle onları kendi lehlerine istihdam etmeleri neticesi evvelden yapmaya muvaffak olamadıkları birçok şeyleri yapmak iktidarını kazanmışlardır. Maalesef bu iktidarı bugün cemiyette hâkim olan sermayedar sınıfı inhisarları altına almışlardır. Bu tarz-ı idare içinde, ferdlerin büyük bir ekseriyetinin tâbi olduğu takyidat ve tahdidat – ferdiyetçi ve liberal mütefekkirlerin iddiaları hilafına olarak – azamî dereceyi bulduğu halde hürriyet iktidarları had-ı asgariye inmiştir ve onların sermayedarların imtiyazlarına karşı, hatta fiilî olmayan en ufak bir hücumları bile müthiş surette cezalandırılmaktadır. Bu bugün böyle olduğu gibi, sermayedarlık tarz-ı idaresi devam ettiği, yani cemiyet, soyanlar ve soyulanlar diye ikiye ayrıldığı müddetçe hep böyle kalacaktır.

Fakat bugün beşeriyet herkese hürriyet iktidarını verebilecek bir hale gelmiştir. Ve bunu beşeriyete temin edecek olan yalnız sosyalizmdir. Yalnız sosyalizmdir ki bugünkü şeklî ve mücerred hürriyet yerine hakiki ve canlı hürriyeti ikame edecek, yani herkese hürriyet iktidarını verecektir.

Sosyalistler, daima hürriyetten bahseden fakat hakikatte ekseriyeti esaret içinde yaşatan burjuvaların hilafına olarak, hürriyet kelimesini politikacılara bırakacaklar, karın doyurmayan boş kelimeler, asla yerine getirilmeyen yaldızlı vaatler yerine, efrad-ı millete saadet içinde yaşamak, maddi ve manevi bütün insanî ihtiyaçlarını tatmin etmek iktidarını vereceklerdir. Sosyalistler, bu gayeye vasıl olabilmek için, sosyalist cemiyeti tamamıyla teessüs edinceye kadar, ilk zamanlarda, say’ın sermaye, ilmin cehalet ve dalalet(10), faziletin ahlaksızlık üzerine hâkimiyetini istiyorlar. . Burjuvalar hürriyet!. . diye cevap veriyorlar. Sosyalistler, teşkilat, arzu ile kabul edilen inzibat, herkes için mecburî say’. . . diyorlar, burjuvalar yine “hürriyet” diye cevap veriyorlar. Evet, sermayedarların hürriyetlerini müdafaa etmekte hakları vardır. Fil-hakika sosyalist cemiyetinde açlıktan ölen çocuklar, kadınlar, hastalar ortasında israf ve sefahat yapmakta kimse serbest olmayacaktır; milyonlarca işçiler, karanlık fabrikalarda, kış yaz durup dinlenmeden, cüzi bir ücret mukabilinde çalışırlarken bir takım tufeyliler yaz mevsimini deniz kenarlarında, kış mevsimini İsviçre dağlarında geçirmekte hür olmayacaklardır. Hiç kimse, kumarda, borsada yüz binlerce lira kazanmakta hür olmayacaktır. . Beş on insan milyonlarca insanın fikirlerini zehirlemek, onları aldatmak, hürriyetinden mahrum olacaklardır. İşte bunun için sosyalizm, sermayedar hürriyetinin ölümüdür. Sermayedar hürriyeti ise işçilerin esaretidir. İşte sermayedarlar, bunun içindir ki bu kadar kuvvet ve şiddetle diğer şeyler gibi inhisara aldıkları “hürriyet” namına sosyalizme ve sosyalistlere hücum etmektedirler. .

İşte sosyalistler hürriyeti böyle anlıyorlar. Makalemi meşhur Fransız sosyalistinin şu sözleriyle bitirmek istiyorum:

Ne yaptıklarını ve giymek için çalıştıklarını bilen sosyalistler sermayedarlara ve bütün bu “hürriyet-i mutlaka” dûn kisvetlerine cemiyetten, ailelerinden arkadaşlarından refikalarından. . . uzaklaşmalarını ve (Robenson) un yanına gitmelerini tavsiye ederler. . Orada hür, fakat gayr-i muktedir olacaklardır.

[183]

Fakat Robenson bir masaldır. . Hakikat, geniş halk kitlelerinin maddi ve manevi esaretidir. Ve ancak sosyalizmdir ki bugünün esir ve sefil insanlarına hürriyet ve saadet iktidarı getirecektir. 20 Temmuz 1922 Sadreddin Celal

Aydınlık Sayı: 7

İçtimai, terbiyevi, edebi aylık mecmuadır

[1] Tefeci.
[2] Şart koşma, bağlama.
[3] Alçaklık, hakirlik.
[4] Çalışmakla kazanılan, sonradan elde edilen.
[5] Alçak, aşağıda bulunan.
[6] Hayvanlık, canlı olmakla beraber akılsız oluş.
[7] Sebep.
[8] Karşılıklı davranış ya da vaziyet.
[9] Kayıt ve şarta bağlanma.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir