Halkın adalet duygusu ve devrimci siyaset

Mehmet Ulusoy

23 Haziran seçim sonuçlarını belirleyen en kritik olay, YSK‘nın hukuku çiğneyerek aldığı seçimi yenileme kararıdır. İktidar baskısıyla alınan karar ve gerekçesi, kamu vicdanını derinden yaraladı. Türk milletinin adalet duygusunu çökerten, onunla alay eden ve derin bir öfke yaratan bu karar, seçime ilişkin tercihlerde büyük bir kırılmayı ve dönüm noktasını oluşturuyordu. Bu saptamayı, seçim sonuçlarını yüzdeyüze yakın bir sonuçla tahmin eden Konda‘nın yöneticisi Bekir Ağırdır da yapıyor. Odatv‘deki röportajında “AKP’nin seçimi kaybetmesinde belirleyici etkenin Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) 6 Mayıs’ta aldığı seçimi yenileme kararı sonrasında tüm kesimlerin adalet ve vicdan duygusunun zedelenmesi olduğunu” vurguluyor.

İkinci etken, kuşkusuz Apo‘nun mektubundan medet uman, onun yardımına sığınan çifte standartlı, ilkesiz, oportünist siyaset anlayışıdır. Bu da, CHP yönetimini en çok eleştirdiği PKK ile işbirliği konusunda, AKP iktidarının, sıkıştığında düşmanla bile işbirliği yapmaktan çekinmeyen ilkesizliğinin ve samimiyetsizliğinin kendini açıkça ele vermesiydi. Cumhur İttifakının 31 Mart seçimlerinde temel sloganı “beka sorunu”nuydu, 23 Haziran’da ise bu vurgudan hemen vazgeçildi ve beka sorunu, onu yaratan güçlerden oy dilenme siyasetine dönüşüverdi.

Ekonomik kriz temelinde iktidar için sorunlar yumağı haline gelen diğer bütün yenilgi etkenleri, gündeme geliş biçimi ne olursa olsun kaçınılmaz olgulardı. Çünkü, eş-dost kayırmacılığı, ihale yolsuzlukları, din sahtekarlığı, ulusal orduyu çökermedeki ısrar, devletin altını oyan mafya ve tarikat yapılarıyla önlenemez bir hukuksuzluk, adaletsizlik sisteminden başka türlü bir şey de beklenemezdi. Sonuçta, iktidarın seçimde kumar oynamaktan ve eninde sonunda kendini de vuracak Türkiye’ye büyük zarar verecek her türlü kirli silahı kullanmaktan başka seçeneği kalmamıştı. Çünkü AKP’nin İhvancı karşıdevrim stratejisi değişmemiştir; dış politikadaki bütün olumlu-olumsuz taktikleri, Türk ulusal devletinin çıkarlarını esas alan değil, iktidarını korumayı esas alan ve güçler dengesine göre ileri-geri adımlarını ayarlayan, tipik Abdülhamit siyasetine dayanmaktadır. Dahası, bu seçimin, sadece bir İstanbul seçimi değil, siyasal iktidarın geleceğine karar veren, ya da yön veren bir seçim olmasını da hiç bir güç önleyemezdi.

ULUSAL BİRLİĞİN YOLU, ÖNCELİKLE ADALET İLKESİNİN UYGULANMASINDAN GEÇİYOR

Bu seçimle Türkiye, yeni devrimci ve gerici aktörlerin sahneye çıkacağı tartışmasız yeni bir döneme girmiştir. Seçmen oylarıyla verilen mesajın,Türkiyenin önümüzdeki sürecine ilişkin yol gösterici bir uyarı niteliği taşıdığı açıktır. Bugüne kadar AKP, haksızlıklara ve adaletsizliklere, ulusal ekonomiyi ve ulusal savunmayı baltalayan uygulamalara ve liyakatsız kadrolara dayanarak sürdürdüğü yönetimini, bu haliyle sürdürmesinin daha büyük felaketlere yol açacağı görülmektedir. O nedenle, milli bir hükümet, Türkiye ittifakı, adına ne dersek diyelim, kaçınılmazdır, zorunludur ve son derec acil hale gelmiştir. Sözkonusu nesnel gerçeklik, Türkiye’nin, tek bir yumağa dönüşmüş iç ve dış sorunlarının çözümünün iç içe geçip odaklandığı bir mecburiyettir. Yani ABD emperyalizmine karşı direniş stratejisinde her doğru tutum, taktik, siyaset, ulusun birliğini ve güven ortamını sağlamayı güçlendirirken, içerideki -özellikle iktidar ve anamuhalefetin- birlik, dayanışma, sıkıntıları paylaşma, ulusal özveri doğrultusundaki her adımı ulusal direnişi yükseltecek, vatan savunmasının temellerini pekiştirecektir.

Diğer bir deyişle, dış cephede kararlı, tutarlı, güven verici ve sonuç alıcı duruş, iç cephenin, sözde değil gerçekte sağlamlığıyla, yani temel sorunların çözümünde düşünce, plan-program ve uygulama birliğine sahip olmasıyla mümkündir. Üretim Ekonomisi bu birliğin en kararlı, stratejik temelini oluşturuyor. Ancak, geçtiğimiz bir yıl içinde görüldü ki, AKP iktidarının bunu uygulayacak ne programı, na çapı ve yeteneği, ne de dayandığı mafyatik, vurguncu sınıfsal temel nedeniyle niyeti olmadığı anlaşılmıştır.

Bütün bunların gerçekleşmesinin, kritik birleştirici ve güven sağlayıcı unsuru ise, adalet ve hukuk ilkelerine bağlılıktır; adaletin toplumun her alanında kayıtsız şartsız uygulanmasıdır. Özellikle ekonomik alanda büyük gelir ve fırsat adaletsizliklerinin giderilmesi, ulusun “kader ve tasada” gönül birliğini sağlamada topluma, her eğilimden yurttaşa güven vermenin biricik yoludur bu.

Kısacası, vatan savunmasında, ekonomik krizle birlikte daha da zorunlu hale gelen iç cephenin güçlendirilmesinin, hukuki, toplumsal, ekonomik her alanda adaletin, güvenin, vatan için özveride eşitliğin sağlanmasıyla mümkün olabileceği bir eşiğe gelinmiştir. Böylece milletin birliği, halkın duygu ve düşüncesinde, vicdanında sağlam bir temele oturabilir. Aksi halde, siyasal iktidarın haksızlıklarını, hukuksuzluklarını ve adaletsizliklerini, sahteliklerini önemsizleştirerek ya da görmezden gelerek ve genel olarak yalpalayan ve güvenilmez bir dış siyaset çizgisini, bir çok eleştirilecek yanı varken sadece desteklemekle yetinerek bağımsız devrimci siyaset yürütülemez.

Örneğin, 23 Haziran seçim günü Aydınlık’ın manşetindeki Cumhur İttifakını ve ona eklenen Vatan Partisi‘ni “Türkiye cephesi”, Millet ittifakını “Atlantik cephesi” olarak saflaşlaştıran haber, gerçeği yansıtmadığı gibi, kendi adayıyla katılan Vatan Partisi‘nin bağımsız devrimci programını da önemsizleştirmiştir. Çünkü sözkonusu tasnif, o partilerin yönetimlerini belirleyen gerici ideoloji ve siyasetlerle Vatan Partisi’nin ideoloji, siyasetleri arasında temelden farklılıklar-karşıtlıklar vardır. Oysa bu saflaştırma tablosundan seçmenin çıkaracağı sonuç, olsa olsa “oyunu Cumhur İttifakına ver” şeklindedir. Daha önemlisi, bu seçim sürecinin asıl öznesi halktı, sağdan ya da soldan, Atatürkçü, vatansever kitleydi. Nitekim, seçim sonuçları ve yeni dönemin gelişmeleri, bu dinamiğin büyük ölçüde belirleyeci olacağını gösteriyor. Vatan Partisi’nin seçim siyaseti de, özellikle seçim sonrası gelişmeleri de öngören, emperyalizm ve sistemin bütün oyunlarını bozma potansiyeli taşıyan bu halk dinamiğine göre belirlenmeliydi. Cumhur ya da Millet ittifaklarından birinin yanında yer almaya göre değil. İmamoğlu zaten kazanmıştı, üstüne eklenen büyük farkı ise o kazanmadı; o oylar AKP’nin adaletsizliklerine, keyfiliklerine karşı son derece bilinçli bir ders ve uyarıydı. İmamoğlu ise bu uyarının sadece bir aracıdır, vasıtasıdır. Saraçhanede konuşurken, kitlenin döne döne attığı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı bunun önemli bir göstergesidir.

Ayrıca, mevcut seçim sisteminde ve seçimin yenilenmesi siyasi koşullarında Vatan Partisi için seçime katılmanın amacı, alınacak oya dayanarak anlamlı bir başarı elde etmek değildi ve olamazdı. Asıl amaç, Vatan Partisi‘nin devrimci programını ve biricik devrimci seçenek olduğunu kitlelere anlatmaktı. Temel devrimci siyasetlerimizi ve geleceğe dönük stratejik öngörülerimizi anlatarak sistem partilerine oy veren kitlelerle daha temel, daha köklü bir düşünsel, ruhsal, duygusal ilişki kurma çalışmasıydı. Aydınlık maşeti, bunları hiç dikkate almayan, sadece günü, görünüşü kurtarmaya yönelik bir haberdi. Hepsinden önemlisi, sözkonusu tavrın, bugün Türkiye’nin en temel siyasi sorunu olan Türkiye İttifakı ya da Milli Hükümetle milletin birliğinin sağlanmasını olumlu ne tür bir katkısı olmuştur, gerçekten olmuş mudur, düşünmek gerekir.

Devrimci bir parti hiç bir zaman bağımsız devrimci stratejisini, sistemin partilerinin birinin ya da öbürünün yanında saf tutarak karartan, bulandıran bir tutuma giremez. Devrimin stratejik hedeflerinden kopan dönemsel ya da günlük siyasal taktikler, bizi devrimden ve emekçi kitlelerden koparır; yaşadığımız iki yıllık süreçte bunun işaretlerini görebiliriz.

En önemlisi de, bütün bu partilerde dağılmış -anketlerde % 90’lara varan- antiemperyalist, ABD karşıtı duygunun, eğilimin yok sayılması, özellikle CHP’deki büyük Kemalist dip dalganın dikkate alınmadan, Atlantikçi yönetimle birlikte -CHP’nin Soroscu merkezi ile Atatürkçü tabanı arasında titizlikle vurgulanması gereken ayrıma özen gösterilmediği için-  ABD cephesinde gösterilmesi ve yönetimin Amerikancı çizgisine feda edilmesi büyük yanılgıdır, büyük siyaset miyopluğudur. Çünkü, eski dengelerin ve bileşimlerin dağılacağı ve yeni bileşimlerin gündeme geleceği önümüzdeki sürecin dinamiklerini doğru analiz etmek devrimci siyaset açısından hayati önemdedir. Örneğin, Gerek İmamoğlu gerekse Kılıçdaroğlu’nun seçim sonrası konuşmalarında kitlelerin güçlü bir şekilde attığı “Mustafa Kemalin Askerleriyiz!” sloganı, sözkonusu Atatürkçü yurtsever dinamiğin somut göstergesidir ve asla görmezden gelinemez.

Kim ne derse desin, bu seçimde olsun, AKP’nin iktidarını kesinleştirdiği daha önceki seçimlerde olsun, seçmen tercihini belirleyen en önemli etken, adaletin en çok tahrip edildiği bu süreçte, hiç kuşkusuz adalet duygusu olmuştur. Bunu, haksızlığa uğrayanın, mazlumun yanında olma anlamında vicdani tepki olarak da değerlendirebiliriz. Elbette bu tepki, daha temel ulusal ve toplumsal sorunların önünde olmasa da, bardağı taşıran son damla olarak onları tetikleyen önemli bir kültürel, ruhsal etkendir. Türk milletinin, bugünkü gibi sistemin içinde belli seçeneklere mecbur bırakıldığının bilincinde veya değil, büyük ölçüde yanılgılara da yol açan, ama önemli süreçlerde yol gösterici tarihi bir rol oynayan temel bir özelliğidir bu. Sorun, tarih boyunca hiç köle olmamış egemen bir ulusun kültürel genlerinde var olan bu hak ve adalet duyarlılığının siyasette nasıl doğru bir şekilde okunacağıdır. Halkımızın adelet duygusu bazen yanılsa da, genelde her zaman çıkış yolunu, kurtuluşu gösteren, siyaset pusulasının ibresine yön veren manyetik enerji hattıdır.

AKP’NİN ADALETSİZLİK VE HUKUKSUZLUKLARI ABD’YE KARŞI DİRENMEYİ BALTALIYOR

12 Eylül‘de başlayan Özalcı karşıdevrim ve onun halka ve devrimci milliyetçilere karşı “güvenlik” duvarını oluşturan % 10 barajıyla Türkiye halkı, sağ ve sol görünümlü “kırk satır mı ve kırk katır mı” ya da “ölümlerden ölüm beğen” seçeneklerine mahkum edildi. Çok ilginç ve öğreticidir ki, bu sandık demokrasisi tahterevallisinin son 17 yıllık evresinde halk vicdanı ve adalet duygusu kirletilip çarpıtılarak bolca kullanıldı. Son on yıllık süreçte ise, Soroscu neoliberal Kılıçdaroğlu yönetimi Altı Ok ilkelerini dışlayan, ulusal sorunları görmezden gelen, Batı’yla bütünleşmeyi esas alan siyasetleriyle AKP’nin tekrar tekrar iktidar olmasının neredeyse garantisi oldu. İçine girdiğimiz süreçte ise bu kez, AKP’nin hukuksuzlukları ve adaletsizlikleri CHP yönetimindeki Amerikancı ekibin değirmenine su taşır hale gelmiştir. Özetle, Türkiye’yi yöneten ve her türlü sorunun birinci sorumlusu AKP iktidarının her hatası, Atlantikçi güçlerin güçlenmesine, mevzi kazanmasına hizmet etmektedir. 

Elektromannyetik enerji hatları kaba gözle görünmez, ama maddenin hareketini belirleyen en önemli fiziksel kuvvettir. Aynı şekilde kitlelerin vicdanını belirleyen adalet, hakkaniyet, dürüslük, samimiyet vb duyguları, günlük siyasette temsilcilerini bulup her zamana doğrudan ortaya çıkamayabiliyor. Ama bu duygular bazen kirlense ve yanılgılara düşse de, sonuçta mutlaka hakettiği değeri bulur ve kritik süreçlerde ulusal iradeyi belirler. Bugün Türkiye’nin en büyük gerçeği, mevcut siyasal yapıların halktaki temel insani duygu, beklenti ve talepleri büyük ölçüde temsil etmiyor olmasıdır. Yani partilerin merkezlerinin izlediği syaset ile taraftar kitlenin ruh hali, değer yargıları ve beklentileri arasında önemli kopukluklar ve karşıtlıklar oluşmuştur.

Güncel bir sorun şudur: Antiemperyalist mücadelede, vatan savunmasında adaletin yeri nerededir? İçeride hak ve adalet olmadan emperyalizme karşı savaşta milletin birliği, topyekün desteği ve seferberliği sağlanabilir mi? Ya da daha somut ifade edersek, AKP iktidarının YSK kararı gibi bir çok hukuksuzlukları, adaletsizlikleri, yolsuzlukları ABD’ye karşı direniyor gerekçesiyle görmezden gelinebilir mi? AKP iktidarının ABD müdahalelerine karşı bazı olumlu tavırları, onun Cumhuriyet karşıtı, yanlış, yıkıcı, bölücü uygulamalarını hak ettiği ölçüde ve şidette eleştirmeye neden engel olsun? Ya da daha kritik bir soru: Tayyip Erdoğan yönetiminin hatalarını hakettiği oranda eleştirerek mi onun daha kararlı ve istikrarlı olmasını sağlarız, yoksa Erdoğan’ın hatalarını yumuşatarak, önemsizleştirerek, görmezden gelerek mi, ona ve Türkiye’ye iyilik ederiz?

 MİTHAT PAŞA VE MUSTAFA KEMAL’İN ANTİEMPEYALİZM VE ADALET DENKLEMİ

Özellikle Türklere özgü bir niteliği ve anlamı olan adalet ilkesi, büyük millet olmanın temel bir koşuludur. “Adalet mülkün (devletin) temelidir” özdeyişinde belirtildiği gibi, adaletin uygulanmadığı bir devlet eninde sonunda yıkılmaya, dağılmaya mahkumdur. Bugün bu ilke tarihimizin her döneminden daha fazla önem kazanmıştır. Tarihimizde bunun bir çok örneği vardır. İçeride, AKP’nin yaptığı gibi, adalet olmadan emperyalizme karşı tutarlı , kararlı direnmek ve vatan savaşını başarıya ulaştırmak mümkün olmadığı açıktır. Aynı şekilde, CHP yönetiminin yaptığı gibi, emperyalizmle işbirliği yaparak da içeride hakkı, hukuku ve adaleti sağlamak mümkün değildir. Çünkü bütün adaletsizliklerin temelinde empeyalizmle ekonomik, siyasal çıkar ilişkileri vardır, ortaçağ güçlerine, kültürüne dayanan çıkarlar vardır. Ve haksızlıklara, adaletsizliklere, kimden gelirse gelsin, açıkça karşı çıkmadan, üstelik bu karşı çıkışın önderliğini üstlenmeden asla kararlı bir devrimcilik yapılamaz.

Türk Devriminden ve dünya devrimleri tarihinden bir kaç örnek verelim. Bilindiği gibi 1876 Anayasası, borç krizindeki Osmanlı yönetiminine karşı Batılı devletlerin büyük müdahale ve kuşatma koşullarında ilan edildi. Devrimin önderi Mithat Paşa’nın siyasetinin özünü, Batı’nın müdahalelerine karşı direnmenin ancak halk iradesine dayanan çağdaş Anayasal bir devlet yönetimine kavuşmak oluşturuyordu. Yani padişahın keyfiliklerinin, kanunsuzluklarının, adaletsizliklerinin sınırlandırılmasıyla dış müdahalelere karşı direnmede halkın/ulusun iradesinin öne çıkması, böylece bütün ulusun ülke sorunlarına gönüllü, aktif katılımının sağlanmasıydı. Namık Kemal’in vatan ve millet kavramlarının maddi, toplumsal temelini, bu anayasanın dayandığı toplunsal ve siyasi kuvvetler oluşturuyordu. Kısacası, emperyalist müdahaleye karşı direnmede, halk iradesinin, bunu somutlaştıran adalet ve insani temel haklar ilkesinin uygulanması esas unsurdu.

Bu süreçte, Mithat Paşa’nın temsil ettiği Yeni Osmanlılar’dan başka iki siyasi kuvvet daha vardı. Biri, Batı’yla tamamen bütünleşmeden yana olan, ulusal bağımsızlığı önemsemeyen Tanzimatçılardı. Diğeri ise, II. Abdülhamit’in temsil ettiği Osmanlı Mutlakiyet yönetiminin restorasyonunu (yeniden tesisini) savunan kuvvetlerdi. Bugün Erdoğan yönetiminin savunduğu Abdülhamit, 1876 sürecinde, gerçek demokrat ve yurtseverleri tasfiye etmek için baş emperyalist İngilizlerle gizliden işbirliği yapıyordu. AKP yönetimi de, aynen Abdülhamit gibi, FETÖ darbesine kadar Atatürkçülere ve Cumhuriyetçilere karşı ABD ile işbirliği yaptı. Abdülhamit, 1877-78’deki Osmanlı-Rus Savaşını bir çok tavrıyla baltaladı. Yeni Osmanlılar’ın öncülerinden ulemadan gelme katıksız yurtsever Ali Süavi, Abdülhamit’in bu haince tavırlarına karşı isyan etti ve öldürüldü. Abdülhamit’in esas düşmanı emperyalizm, İngilizler veya Ruslar değil, Jön Türklerdi, Yeni Osmanlılardı. Yeni Osmanlıları tasfiye için İngilizlere Kıbrısı verdi, Düyunu Umumiye’ye razı oldu. Ve 20. yüzyılda, uluslaşma karşıtı, hukuksuz, adaletsiz uygulamalarıyla iç cepheyi bölen, çökerten Abdülhamit ve benzerlerinin tasfiyesiyle ancak Türkler, bağımsız ve egemen bir ulus olarak varlığını sürdürebilmiştir.

İkinci örneğimiz ise, Kurtuluş Savaşı sürecine ilişkindir. Bilindiği gibi, Mustafa Kemal’ini koruması Topal Osman’ın, Mustafa Kemal muhaliflerinden Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey’in öldürdüğü ortaya çıkar. Muhalif milletvekilleri M. Kemal’i ve grubunu sıkıştırır. Topal Osman, M. Kemal’in güvenliği için, sınanmış sadık bir muhafızdır. Ancak, Mecilis’in temsil ettiği milletin birliği, saygınlığı ve milletvekillerinin güvenliği çok daha önemlidir. Bu da adaletin sağlanmasından geçmektedir. O nedenle Mustafa Kemal, Türk milletinin varlık yokluk savaşı verdiği koşullarda, Kurtuluş Savaşı’nın en sıcak günlerinde en güvendiği, en sadık adamından adalatin sağlanması için vazgeçiyor; kendi güvenliğini Meclise emanet ediyor.

Ayrıca, Sovyet Devriminin emperyalist müdahaleye karşı yaklaşık dört yıl süren vatan savunması sürecinde uygulaanan “Savaş komünizmi” deneyimi de önemli bir örnektir. Bizdeki “tekalifi milliye”ye göre çok daha kapsamlı uygulanan, her şeyde tam eşitliğin sağlandığı bu dönem, emperyalizme direnmenin temel denklemi açısından öğreticidir. Yani, emperyalist müdahaleye karşı direnmenin temel bir koşulunun, içeride hak ve adalet ilkesinin, dahası temel haklarda tam eşitliğin tavizsiz uygulanması olduğu yadsınamaz. Çin kızıl ordusunun bütün pratiğinde ve özellikle Japon işgaline karşı direnişin başarısında yine aynı ilke uygulanmıştır.

ADALETİN ALANI, SADECE MAHKEMELER DEĞİL, TOPLUMUN HER ALANINDAKİ UYGULAMALARDIR

Antiemperyalizm ya da vatan savunmasıyla adalet arasındaki ilişkiyi biraz daha açalım. Soru şudur: İçte adaletsizlik ya da yarım adaletle antiemperyalizm mümkün mü? Özellikle halkı kazanmak mümkün mü? Ya da hak ve adalet olmadan iç cephede siyasi güçleri ve toplumsal kuvvetleri birleştirmek mümkün mü? Dahası, adaletin sağlandığı alanlar sadece yargı kurumu ve mahkemeler mi? Yoksa adalet, yargıda, eğitimde, iş bulmada, askerlikte (vatan için bedel ödemede), fırsat eşitliğinde, ihalelerin hukuka uygun ve adil yapılıp yapılmamasında mı aranmalıdır? Çünkü, adaletle yargı arasında önemli bir farklılık vardır. Adaletin Türkçe sözlükte karşılığı, “hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk”tur. İkinci karşılığı da, “bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları”, yani yargı kurumu ve yargıçlardır. Demek ki, adalet yargı kurumunun yaptıklarıyla sınırlı değildir, onun üstünde ve çok daha geniştir. Devletin her alandaki uygulamalarının yasalara, hukuka, kamu vicdanına uygun olup olmadığıyla ölçülür. Zaten Türk halkı da adaleti böyle anlamakta, böyle algılamaktadır.

Öncelikle adaleti uluslararası ve ulusal iki ayrı düzlemde ele almak zorunluluğu vardır. Bir ulus, uluslararası ilişkilerde haksızlığa ve adaletsizliğe uğruyorsa, o ulusun yurttaşları en başta bu adaletsizliğe karşı isyan ve mücadele etmek zorundadır. Bugün Türkiye’nin ve bir çok mazlum ülkenin yaşadığı bir olgudur bu. Sözkonusu adaletsizliğin kaynağı kısaca emperyalizmdir. “Hak, adalet ve hukuk”u seçim sloganı yapan Kılıçdaroğlu yönetiminin ABD ile işbirliğine dayanan, yani ABD ve AB’nin Türkiyeye yönelik haksız, hukuksuz, eşitlik ilkelerine uymayan siyasetlerini görmezden gelen adalet anlayışı, temel bir adaletsizliği gizlemektedir.

Ancak, nasıl, Amerikancılar, neoliberaller ya da genel olarak küreselci güçler, 19. ve 20. yüzyıl boyunca devrimci içeriğe sahip olan insan haklarını, demokrasiyi, özgürlükleri içlerini boşaltıp çarpıtarak, sahteleştirerek sahiplenmeleri, temel slogan haline getirmeleri, devrimcileri bunları savunmaktan vazgeçirmiyorsa, Amerikancı sosyal demokratların “hak, hukuk, adalet” sloganı da bizleri onları savunmaktan asla vazgeçirmemelidir. Ama görüyoruz ki, bazı devrimci arkadaşlar, cahilce ve tepkisel bir biçimde devrimcilerin dört elle sarılması gereken bu temel kavramları küçümseyen, değersizleştiren bir tavır içine girebiliyor. Oysa bilinmelidir ki, “sosyalizm”, “devrim”, “Kemalizm/Atatürkçülük”, “milliyetçilik” başta olmak üzere bir çok kavram küreselci iç ve dış gericiler tarafından sahteleştirilip tam karşıt anlam ve amaçlarla kullanılabiliyor.

Sonuç olarak; Kemalist Devrim’in 100. yılında, tekrar bir emperyalist müdahale ile karşıkarşıya olan ülkemizde, tam bağımsızlık ilkesine sıkısıkıya sarılırken, strateji, siyaset ve taktiklerimizde, yüz yıllık devrimci ilkelerin özünü kıskançlıkla korumak kaydıyla, eski şablonlara, kalıplara, bayatlamış söylem biçimlerine takılıp kalmadan ortaya çıkan yepyeni olguları titizlikle incelemek ve onlara uygun siyaset ve mücadele biçimlerini, tekniklerini yaratıcı bir ruhla üretmek zorundayız.

Unutmayalım ki stratejik iyimserlik, günlük, taktik kötümserliğin (olumsuzlukların), başarısızlıkların, sıkıntıların, sorunların bütün gerçekliğiyle, acımasızlığıyla kavranması koşuluyla bir anlama sahiptir. Ancak bu diyalektik karşıtlık ve gerilim iyimserliği, umudu bir enerji kaynağına dönüştürebilir. Aksi halde, bazı arkadaşların yaptığı gibi, hayatın dışından üretilen ve genellikle her seçim sonrasında tekrarlanan, ama içi boşalmış ve bayat tekrarlara dönüşmüş iyimserlik teori ve söylemleri, insanları yanıltmaktan başka bir anlam taşımaz. Bu tür yaklaşımlar, devrimci iyimserliği ve umudu kaynaklandığı tarihsel ve güncel gerçeklikten kopardığı gibi, onu, inandırıcılığını yitirmiş, anlamsız ve ruhsuz dualara dönüştürür.

Mehmet Ulusoy

3 Temmuz 2019

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir