Acı-Reçete

Hakikat etiği ve estetize edilmiş yalanlar (2)

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy
Enkazın Altındakiler ve Üstündekiler

Yaşamakta olduğumuz büyük ve çok boyutlu kriz, önümüzdeki 10-15 yıllık süreci belirleyecek nitelikte. Türkiye, bütün ekonomik, toplumsal ve kültürel dinamikleriyle emperyalist Atlantik sisteminden uzaklaşma ve Avrasya dünyasında yer alma yönünde bir nesnellik yaşamaktadır. Büyük çatışmaların, kırılmaların, sahteliklerin ve ihanetlerin, bölünmelerin ve yeni saflaşmaların içiçe yaşandığı bu süreç, eski siyasal, örgütsel biçimlerin, eski düşünsel, teorik kalıpların dağılıp yeni biçimlerde ve kimliklerde toparlanma ve birleşmelerin sancılarıyla yüklüdür. Söz/söylem ve eylem arasında uçurumların oluştuğu, kime ne kadar güvenileceğinin belirsizleştiği, at izinin it izine karıştığı, kurtların kuzu, kuzuların kurt postuna büründüğü bir siyasal, kültürel evreden geçiyoruz. Sahteler ve yalanlar bu sahnenin baş aktörlerini oluşturuyor.

Bu süreci belirleyen temel sorunlar nelerdir? Kuşkusuz en başta, bir dış tehdit ve dış politika sorunu olarak, Türkiye’ye yönelik, Suriye, Doğu Akdeniz ve Ege üzerinden yürütülen emperyalist kuşatma gelmekte. İkincisi, sözkonusu kuşatma ile sıkısıkıya bağlantılı ekonomik kriz ve büyük çaplı işsizlik sorunudur. Üçüncüsü, 2020 başlarından 2021 sonlarına en az iki yıl sürmesi muhtemel korona salgını ve onunla mücadeledir. Dördüncüsü de, İstanbul merkezli depreme karşı büyük çaplı önlemler içeren hazırlık sorunu. Bütün bu sorunların çözümü noktasında, yalanlar ve gerçekler, sahte ve gerçek vatanseverlik, sahte ve gerçek milliyetçilik arasında kesintisiz bir mücadele yaşanıyor.

Türkiye halkının 2020 yılı içinde bütün aciliyet ve sıcaklığı ile yaşadığı ve tartıştığı bu sorunların çözümü, belli bir öncelik-sonralık sıralamasına izin vermeyecek ölçüde bir biriyle sarmalanmış, içiçe geçmiştir. Bir arada, yanyana ve tek bir bütünsel program içinde uygulamayı dayatan bir zorunluluk ve aciliyet göstermektedirler. Ve hepsinin merkezinde, ekonomik kriz vardır; onun da odağında üretim, istihdam ve işsizliğe çözüm sorunu yer almaktadır. Çünkü, ekonomik bağımsızlık ve istikrar, ekonomik çözüm temelinde sağlanan toplumsal adalet, aynı zamanda tam bağımsızlığın da güvencesi, temel koşulu haline gelmiştir. Nasıl, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘nun belirttiği gibi, “İstanbul depremi bir beka sorunu yaratıyor”sa, korona ile bütünleşen ekonomik kriz de, dış müdahalelere güçlü bir zemin oluşturarak bir beka sorunu yaratmaktadır.

Atatürk Nutuk‘ta şöyle der: “Asıl olan iç cephedir. Bu cephe, bütün memleketin meydana getirdiği cephedir. Dış cephe, doğrudan doğruya ordunun düşman karşısındaki silahlı cephesidir. Bu cephe sarsılabilir, değişebilir, ordu mağlup edilebilir; fakat bu durum, hiç bir zaman bir memleketi, bir milleti yok edemez. Önemli olan, memleketi temelinden yıkan, milleti tutsak ettiren, iç cephenin çökmesidir.” Evet, tam da Atatürk‘ün tarif ettiği gibi, milletin birliğini, moralini; yuttaşın kendine, devletine, iktidara güvenini esas alan bir iç cephe bilincine ihtiyaç vardır.

Hepsi de karşılıklı birbirini tetikleyen ve giderek derinleştiren bu sorunları aşmanın ve iç cepheyi güçlendirmenin biricik kapsamlı çözüm modeli, kamucu ve planlamacı bir ekonomik programdır; yani üretim ekonomisidir. Vatanın bütünlüğü ve ulusun/milletin birliğini güvenceye almanın temel koşulu, bu kapsamlı programı olanca aciliyetiyle, vakit geçirmeden, sözde değil gerçek anlamda uygulamaya koymaktır. Bunun da yolu, iktidarıyla muhalefetiyle bütün milletin birliğini temsil eden ortak bir iradenin kısa sürede oluşturulmasıyla mümkündür. Bugün vatanseverliğin kritik ölçütü budur.

Durum bu iken, yani dört bileşenli ve yapısal nitelikteki bu kriz yumağının asıl sorumlusu AKP iktidarı iken, ve izlediği siyasetlerle ülkeyi giderek bir çıkmaza sürüklerken, bunlara karşı açık ve hak ettiği sertlikte kararlı bir mücadele yürütmek, kuşkusuz her Atatürkçü ve yurtseverin temel görevi değil midir? Bütün bunları görmezden gelmenin, hatta görünenin de belli çarpıtmalarla, kendini kandıran hayali kurgular ve yalanlarla üstünü örtmenin vatanseverlikle, devrimcilikle açıklanması mümkün mü?

ULUSAL BİRLİĞİN VE GÜVENİN ANAHTARI: “ACI REÇETE” KİMLERE UYGULANMALI?

Mecburiyetler ve yapılması gerekenler öz olarak bunlardır; ancak pratikte yaşananlar, uygulamalar, programlar ve önlemler tam tersi yöndedir. Ülkeyi yönetenler, 18 yıllık deneyime rağmen ya gerçeği görme ve kavrama kapasitesinden yoksunlar, ya da sınıfsal nitelikteki bireysel, ideolojik ve siyasal çıkarları ve konumları gereği gerçeği görmek istememektedirler. Böylece gerçeğin yerine binbir düzenbazlıkla üretilen sistemli sahteliklere ve yalanlara başvurulmaktadır. Herhalde Türkiye tarihinde yaşanan gerçeklik ile gerçekdışı siyasal açıklamalar arasında bu denli büyük uçurumlar pek yaşanmamıştır.

Özveriye gelince, kuşkusuz öncelikle her vatandaşın kamusal kararlara hem manevi, bilinçli ve sorunlu katılımı, hem de maddi desteği, fedakarlığı anlaşılmalıdır. Ancak, koronayla mücadele ve depreme hazırlık deneyimlerinden görüleceği gibi bunları belirtmenin hiç de yeterli olmadığı anlaşılıyor. Çünkü toplumumuzun yüzde yetmişi maalesef bu sorumluluğun gerektirdiği yurttaşlık bilincine sahip değil. Rant, sıcak para, kara para ve ihale vurgunları ve iktidar kayırmalarıyla zenginleşmiş sayıca küçük bir azınlık ve onların kemik yalayıcıları ise, hem korona ile ilgili sıkı tedbirlerden kaçıyor ve yer yer bunu baltalıyor. Hem de, geçmiş bütün kriz dönemlerinde olduğu gibi, “acı reçete”nin faturasını allem edip kallem edip emekçi sınıfların üstüne yıkmaya çalışıyor ve genellikle de başarıyor.

Bu durumda devletin/kamunun, herkesten, ülkenin kaynaklarından elde ettiği gelirle orantılı bir fedakarlığı, katkıyı, vergiyi vb alma iradesi göstermesi gerekiyor. Oysa bu konuda güven verici bir emare, yönelim, uygulama görünmemekte. Hiç bir ayrım gözetmeksizin, çok kazananın çok, az kazananın az verdiği, vurgunlar ve hırsızlıklarla elde edilen haksız kazançlara yasal yollarla el konulduğu, işsizin ve yoksulun gözetildiği bir ulusal dayanışma seferberliğiyle bu kriz süreci aşılabilir. Bununla ilgili, açıklanan “reform” programında ise, ne bir açıklık ne de gerçek anlamda korona, deprem ve işsizlik enkazının altındakileri kollayan bir yönelim görmek mümkün değil. “Hukuk reformu” ile sağlanması amaçlanan dış borç ve dış yatırımlar, ancak geçici, ağrı dindirici bir çare olabilir. İçeride oluşan büyük gelir adaletsizliğine müdahale etmedikçe, üretim dışı kazançlara, asalak mafya zenginliğine dokunup oradan sanayiye, üretime bir fon yaratılmadıkça, üretim ekonomisini canlandırmak zordur.

Değilse, kapitalist sistemin her kriz döneminde yaşandığı gibi zenginin daha zengin, yoksulun daha yoksullaştığı, gelir uçurumunun hızla derinleştiği böyle bir dönemde bütün sözde birlik, bütünlük söylemlerine karşın bölünme ve kamplaşma daha da derinleşir. Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın son açıklamasında vurguladığı “acı reçete”, ilk bakışta milletçe ortak fedakarlığa bir çağrı niteliğinde görünüyor. Ancak daha çok “kemer sıkma”yı çağrıştıran bu çözümde samimiyetin ölçütü, en başta Saray’ın ve hükümetin, “itibarda tasarruf olmaz” diyerek bol keseden, müsrifçe yapılan harcamalarında ciddi bir tasarrufa gitmesidir. İtibar, milletin ekonomik gücüyle orantısız, görgüsüzce yapılan  şatafatlı saraylarda ve ölçüsüz, yasa tanımaz harcamalarda, halkın yoksulluğuna rağmen zenginlik taslamakta değildir.

İtibar!.. O, en başta devlet adamı olgunluğunda, adaletli yönetimde, hukuk devleti ilkelerine uyma kararlılığında, ulusun karşısında alçakgönüllü ve hesap verici, dışarıya karşı ulusunun onurunu, itibarını en üstte tutan ve bunu tutarlı bir şekilde sürdüren tavırlardadır. Bu nedenle en üstten başlayan, 1930‘larda Atatürk’ün yaptığı gibi, başta Cumhurbaşkanı ve milletvekili maaşlarında indirimi de içeren fedakarlık halka güven vermenin olmazsa olmazıdır, temel koşuludur.

Halkın yüzde yetmişi geçim zorluğu içinde kıvranırken; siyasal iktidar, yandaş müteahhitlere dolara endeksli asgari yolcu garantili köprüler, havaalanları için, asgari hasta garantili şehir hastaneleri için yapılan ödemeleri yeniden gözden geçirip gerekirse ertelemeden; bir kişiye 2, 3, 4 ayrı yerden maaş ödenen yandaş, eş dost kayırmacılığına, liyakatsızlığına son vermeden; 16 VİP uçağıyla ve 3 milyar 600 milyon yıllık harcamalarıyla Sarayın ölçüsüz israfından fedakârlık yapmadan halka güven verilebilir mi? Bu bakımdan acı reçetenin bedelinin önce kimlere ödetileceği son derece önemlidir.

Dolayısıyla vatanseverlik sınavı, içerideki birliği, fedakarlığı ve dayanışmayı baltalayan sorunları, adaletsizlikleri görmezden gelerek, onları ciddi olarak çözmeye kafa yormak ve eylemli çaba harcamaktan kaçınarak başarılma şansına sahip değildir. Aksi durum, içi boş, gerçeklerden ve halkın beklentilerinden uzak, vurgun ve rant zenginine, müteahhide kamu bankalarından kredi aktarılırken yoksula “sabır dileme” vaazlarından, hamasi vatanseverlik ve “milli”cilik nutuklarından ibaret kalır. Oysa günümüzde en tehlikeli şey, toplumsal adaletsizliklere, demokrasiye, özgürlüklere vurgu yaparken en büyük özgürlük sorunu olan ulusal bağımsızlığı es geçmek olduğu gibi, öbür yandan haklı olarak öne çıkarılan vatanseverliğin de ulusalcılığın da aynı zamanda içsel, yani ekonomik, toplumsal ve kültürel çok önemli bir boyutunun olduğunu görememek, kavrayamamaktır.

Tekrar özveri sorununa gelirsek, emekçi sınıflar, yoksullar, yani korona ve deprem enkazının altındakiler zaten bu bedeli canları pahasına fazlasıyla ödüyorlar. Asıl özveride bulunması gerekenler, ülkenin zenginliklerini yağmalayanlar, vurguncular, rantçı kodamanlardır. Onlar ve temsilcileri bugün iktidardadırlar; bütün ekonomik ve toplumsal adaletsizliklerin esas sorumlusu onlardır. Üstelik büyük ekonomik krize ve bir savaş kadar yıkıcı boyutlara sahip korona salgınının yarattığı sıkıntılara karşı en ufak bir özveriye yanaşmadıkları gibi en çok kayrılan, hatta korona sürecinde bile büyük kârlar vuran yine onlar oluyor.

Özetle, bütün raporlara, uyarılara rağmen, çıkarılan aflarla yapılmasına izin verilen çürük binaların, 20 yıldır döne döne gündeme getirilen İstanbul depremine hazırlık çalışmasının, geciktirilmesi, ihmal edilmesi ve kamu oyunun türlü bahanelerle uyutulmasının sorumlusu kuşkusuz siyasi iktidar ve dayandığı rantçı-ihaleci sınıftır. Geçmiş 20 yıllık dönemde toplanan yaklaşık 35 milyar dolarlık deprem parasının başka amaçlara harcanmasının, “kentsel yapılanma”nın tamamen yandaş müteahhitlere gelir aktarmaya dönüştürülmesinin sorumluları bu rantçı, vurguncu, ihaleci mafyatik sınıf ve onların iktidarıdır. Yaşadığımız bütün bu vahim ekonomik tabloya rağmen, iç ve dış büyük rantçı-vurguncu çevrenin çıkarı uğruna Türkiye gerçekliğine yabancılaşmanın, gerçek dışı, hayali hedefleri içeren yalanlara dönüştürmenin en çarpıcı örneğini “Kanal İstanbul” oluşturuyor.

Onlar, işsizlik, yoksulluk, açlık enkazının, korona enkazının, deprem enkazının üstünde kalan, ve yeni enkazlardan yeni vurgunlar vurmayı planlayan “yaratıcı” uyanıklardır. AKP iktidarının dayandığı temel sınıfsal güç olan bu büyük ihale ve rant mafyaları, doğa yağmacıları ve hırsızlar, felaket dönemlerinde kılık değiştirip “iyiliksever” kesilirler ve felaketi büyük kazanç kaynağı yaparlar, ve de arsızlık ve yüzsüzlük edip politikacı kılığında enkazların üstüne çıkıp poz verirler, ahlak ve namus abidesi kesilirler. 18 yıllık mafya-tarikat sisteminin diğer ayağını oluşturan tarikatlar da, bir yandan bu vurgunlardan pay alırken diğer yandan, depremleri “Allahın takdiri”, “dinsizliğin cezalandırılması” olarak vaaz vererek, depreme karşı bilimsel bilginin ve önlemlerin halka ulaşmasını engellemek ve baltalamakta meslek icra ederler ve halkın çaresizliğinden nemalanırlar.

 SAHTENİN VE YALANIN RESMİ AÇIKLAMALARA YANSIMASI

 Türkiye gerçekliğinin bu acı tablosu ile, iktidar yetkililerinin açıklamaları arasında bir uyum, bir orantı, bir yakınlık bulmak mümkün olmuyor. Aksine derin kriz tablosuyla açıklamalardaki “başarı” ve “şahlanma” söylemleri tam karşıt niteliktedir; sahte rakamlarla gerçeklik örtbas edilmektedir.

Yaşamın içinden bakalım: İşsizlik rakamlarına bakıyoruz sahte, enflasyon oranları sahte. Kişi başına düşen milli gelir sahte, yani yalan. “Türkiye’nin her alanda şaha kaldırıldığı”nın, “destanlar yazıldığı”nın, “ekonominin uçurulduğu”nun gerçekle hiç bir ilgisi yok. Olmadığını damat Bakanın açıklaması ortaya koydu. Bazı somut işler, o şişirilmiş bilgilerin önemsiz bir parçası, yani esası yalanlardan oluşuyor. Tarikatların devlet içinde yuvalandıkları gerçeğini yalanlayan açıklamalara kimse inanmıyor, çünkü tamamen yalan. Diyanet İşleri Başkanlığını yayınladığı raporla kabul ettiği bu gerçeği İçişleri Bakanı hiç düşünmeden yalanlayabiliyor. Sağlık Bakanının korona testleri ile ilgili verdiği bilgilerin gerçeği yansıtmadığını bütün toplum öğrendi ve başlardaki güven güvensizliğe dönüştü.

Nereden bakarsak bakalım, yargı bağımsızlığı diye bir şey kalmamıştır; yargıçlar siyasal iktidarın emir kullarına dönüştürülmüştür; yani yargı sistemi iflas etmiştir. Aldığı kararlar bütün yargıyı bağlayan AYM‘nin kararını tanımayan bir İstanbul 14. Ağır Ceza yargıcı çıkabiliyor; bu cesareti kuşkusuz tamamen siyasi iktidardan alıyor. Böyle bir tablo, bağımsız yargının, adalet sisteminin çöktüğünün kanıtıdır. Yani, Türkiye‘nin adaletle yönetildiği söylemi gerçek değil, yalan. Adalet Bakanının en son itiraf niteliğindeki açıklamaları bir iyimserlik yaratsa da, sorun sistem sorunudur, yapısaldır.

Toplum, bir avuç bilinçli ve örgütlü yurttaş dışında, öyle bir kumpasa getirilmiş durumda ki, öyle bir kanıksama tepkisizliğine alıştırıldı ki, önce yalanla gerçeği ayırdedemez hale geldi, arkasından yalana yalan, sahteye sahte deyip karşı çıkmaktan da korkar oldu. Karşı çıksam da nasıl olsa bir şey değişmez diye düşünmeye başladı. Küreselleşme projesiyle başlayan ve kolektifi, örgütlenmeyi, kooperatifi, paylaşmayı dışlayan, hatta aşağılayan bireycilik virüsü, sisteme, haksızlıklara karşı direnme refleksini de tahrip etti.

YALANIN, CUMHURİYET DEĞERLERDEN KOPUŞLA VE MAFYA-TARİKAT SİSTEMİYLE İLİŞKİSİ

Tek tek bireylerin küçük, tekil, pembe yalanlarından sözetmiyoruz. Bunlar, bireyin toplumla, doğayla/kendi doğasıyla yaşadığı çatışmaların ürünü olarak her çağda, her toplumda az veya çok vardır ve olmaya devam edecektir. Bizim ilgilendiğimiz sınıfsal, ideolojik-siyasal yalan ve sahteliklerdir. Hem kapitalist-emperyalist sistemin mafyalaşmış efendilerinin büyük vurgunlarını ve kârlarını gizlemenin bir örtüsüdür, hem de feodal ortaçağ güçlerinin Atatürk Cumhuriyetine karşı sinsice yürüttükleri ideolojik ve kültürel yıkıcılığın ürünüdür, bu büyük ve sistemli yalanlar.

Diğer yandan, gerek Batı kaynaklı gerekse İhvancı-takiyyeci kökenli bu ideolojik-kültürel yalanlar, önceki benzerlerinden niteliksel olarak farklılık gösteriyor. Çünkü öncekiler sınıfsal sömürüyü ve eşitsizlikleri, adaletsizlikleri gizlemeyi amaçlıyordu ve ne de olsa kendi içinde bir burjuva ya da feodal ahlakı yansıtıyordu. Bugünkü ise, ne sanayici ve üretimci burjuvazinin kendi sınıfsal ve kültürel tutarlılığını ve bunun somut ifadesi olan hukuka bağlılığını, ne de ağalığın ve dinciliğin -örneğin Erbakancı Milli Görüş’ün temsil ettiği- kendince vicdanlı, samimi tavrını yansıtıyor.

Alaattin Çakıcı

Mafya ve tarikat işbirliğinin yarattığı kültür ve ahlak, bütün bu kapitalist sömürü ahlakından, hukuk devletinden, dolayısıyla ulusallık ve vatanseverlikten, ve samimi dindarlıktan iplerini koparmıştır. Bunların, ortaçağın, feodal kültürün yiğitlik, mertlik, cömertlik, sözünün eri olmak gibi soyluluk ahlakı ve değerleriyle de hiç bir ortak yanı yoktur. En önemlisi de, ekonomik olarak iktidarın ekonomik temelini oluşturan, yalanı, sahteliği ve ikiyüzlülüğü ekonomik çıkarları nedeniyle meşrulaştıran bu mafyatik sınıf, ne emeğe ve üretime, ne vatana, ne bilime dayanmaktadır. Son günlerde Cumhur İttifakının fedailiğine soyunduğu anlaşılan bir mafya lideri Ana muhalefet liderine “akıllı ol, kazığa oturturum” diyerek tehdiler savurabiliyorsa, iktidar ve savcılardan iki gündür bir tavır ve hukuksal girişim gelmemişse, mafya-tarikat iktidarı hâlâ “altın çağını” yaşamaya devam ediyor demektir.

Sahtelikler ve yalanlar sisteminde tek itici ahlaki (!) ilke, iktidar üzerinden ülke zenginliklerini, “İslami yönetim”, “dindarlık” kılıfı altında, Allahı da kandırarak, birlikte yağmalamaktır. AKP‘nin dayandığı sınıflar, ideolojik sistem ve kültür budur. Onlar için postmodern felsefenin temel ilkesi geçerlidir: Tarih, bir gerçeklik alanı ve dolayısıyla bir bilim değildir, sadece bugünü, yağma ve talanın meşrulaştırılmasını sağlayan malzemeler deposudur. Gelecek ise zaten yoktur; ya da aslında bir çoğunun inanmadığı “öte dünya” üzerine masallardan ibarettir. O nedenle emperyalizm işbirlikçisi ve aydınlanma düşmanı Siyasal İslamcı ideologların postmodernizmi çok sevmeleri ve onu yüceltmeleri boşuna değildir.

Ne yazık ki ülkemiz, birbiriyle içiçe geçmiş derin ekonomik-sınıfsal çıkar zincirleriyle sarmalanmış bu iki kaynaklı ideolojik yalan ve sahtelikler üretiminin kültürel hegemonyası altında. Ve bu ikili gericiliğin, gerçeğin, bilimin ve çağdaş onurlu yaşamın temsilcisi Cumhuriyete karşı birleşip iktidar olduğu bir fesat, riyakarlık ve alçaklıklar sarmalını yaşıyor.

 YALANIN TOPLUMSAL-PSİKOLOJİK NEDENLERİ

 Hata, yanlış veya yanılgıdan farklı olarak yalanı şöyle tanımlayabiliriz: Gerçeği, doğru olanı bildiği, farkında olduğu halde, çıkarı gereği onu inkar etmek ya da çarpıtmak. Kişinin bilip bilmediğinin ölçüsü ise, kuşkusuz kendi beyanına bırakılamaz; onun deneyim ve bilgi birikimi, üstlendiği sorumluluklar, içinde yaşadığı maddi ve manevi koşuların belli bilgilere sahip olmasını zorunlu kılar.

Bireyler ya da siyasal güçler neden büyük ve sistemli yalan ve sahteliklere başvururlar? Bunun açıklaması şudur kanımca: Birincisi, sınıfsal çıkarın gerçeğin inkarıyla bağlantılı olmasıdır. İkincisi ise, ortaya konan, ilan edilen abartılı, şişirme hedefler ile bunu gerçekleştirecek yetenek, birikim ve inanç-irade yokluğu arasındaki büyük karşıtlıktır. Bu çelişki ve orantısızlık, ya bilimsel ve devrimci bir olgunluk ve erdemle kabul edilerek özeleştirisi yapılarak aşılır; ve yeni bir değerlendirme sonucu hedefler ile güçler ve olanaklar arasındaki orantısızlık giderilmeye çalışılır. Ya da aradaki uçurumu öyle veya böyle kapatma hırsı bunu, gerçeklere gözünü kapatarak, kafayı kuma gömerek zihinde, kurguda gerçekleştirir. Kaçınılmaz olarak böylesi gerçeği yok sayma, gözlerden kaçırma hilesi ya da düzenbazlığıyla kitleleri ve kendini kandırmakla sonuçlanır.

Yeni Türkiye'yi İnşa Ediyoruz

AKP yönetiminin Osmanlıcı ve siyasal İslamcı boş hayallerine dayanan ideolojik kimliğine ve 18 yıllık pratiğine baktığımızda bunu bir çok yönüyle açık görmekteyiz. Özellikle de son ekonomik krizle üstüste gelen 2020’nin korona günlerinde, sözkonusu içi boş hayallerin, “şahlanma” masallarının, iyi niyetli yanılgıların, hataların ötesine geçtiğini, sistemli yalanlara dönüştüğünü görmekteyiz.

Kısacası, 18 yıllık deneyim göstermiştir ki, Türkiye‘nin gerçekleri, AKP’nin yönetme kapasitesi, düşünsel-ideolojik karakteri, Tayyip Erdoğan‘ın bütün pragmatist manevralarına ve deneyimlerine rağmen, İhvancı iktidarın ham hayalleri ve projeleri ile temelden çatışmaktadır. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın “fikri iktidarı gerçekleştiremedik” itirafı, bu çağdışı boş hayallerin Türkiye gerçekliğinde uygulanmasının imkansızlığını açıklıyordu. Aynı zamanda bütün bu büyük yalanlar, gerçekçi olmayan, ulusal çıkarları hiçe sayan, hukuku ve adaleti çiğneyen siyasetlerle, yandaş ehliyetsiz ve liyakatsız yöneticilerle büyük Türkiye’nin dinamiklerine boyun eğdirememenin ve yönetememenin telaşını, öfkesini ve itirafını yansıtmaktadır.

Özel olarak içinde yaşadığımız Kovid-19 sürecinde, gerçekler ile, hayal dünyasından, iktidarı ne olursa olsun elde tutma siyaseti gereği üretilen sahtelik ve yalanlar ile gerçeklik arasındaki karşıtlık daha da büyümüş ve giderek uçurumlaşmıştır. Hem borç ekonomisinin, vurguncu, asalak, gösteriş ve şatafat üreten tüketim ekonomisinin derin krizi, hem de koronanın getirdiği daralma zorunluluğu ve sıkıntılar, iktidarı iki seçenekten birini uygulamaya mecbur bırakmıştır.

Ya inşaat, turizm ağırlıklı eş dost ve yandaşları ihaleler vb yoluyla zengin etmeye dayanan, sanayiciliği ve tarımı üvey evlat durumuna düşüren, borca ve ithalata dayanan tüketim ve yağma sistemine devam edilecekti. Ya da, bu 18 yılda yüzde 90’ını özelleştirerek yağmalayıp yabancılara yok pahasına peşkeş çektikleri, Kamu İktisadi Kuruluşları yeniden canlandırılacaktı. Böylece, ulusal ekonominin bel kemiğini oluşturan mevcut stratejik sanayi ve işletmeleri kamulaştırarak merkezi denetimle gerçek anlamda üretim ekonomisini hızla uygulamak ve Kovid-19’lu derin krize karşı bir direnme ekonomisi inşa etmek mümkündü.

Gösterişli propaganda söylemlerini, yani görünüşü değil, eylemleri, somut pratiği, yapılan işi esas alırsak, şu sonuca varırız: Tayyip Erdoğan ve AKP kurmayları tartışmasız birincisini; Türkiye‘yi kurtarmayı değil, kısa vadede kendi iktidarlarını kurtarmayı ve sürdürmeyi esas almıştır. Mecburiyetlerin dayatmasıyla zaman zaman sanayi ve tarıma yönelik destekler vb açıklansa da bunlar göstermelik ve günlük propaganda malzemesi olmaktan öteye gitmiyor. Eldeki mali imkanlar, 10-15 milyar doları bulan paralar köprü, havaalanı ve şehir hastahanesi vb özel yatırımcılarına devlet garantisi olarak havadan ödendiği için, sözlü açıklamalar, istikrarlı ve sonuç alıcı bir uygulamaya dönüşeceği güvenini vermemektedir.

Çünkü, krizin dibe vurduğu böyle bir dönemeç, ulusal sorumluluk ve vicdanın kesin karar vereceği son kavşaktır. Böyle bir kavşakta da vatanın bütünlüğü ve milletin birliğine giden gerçek kalıcı tedbirlerin alınmayıp ham hayallerin, palavraların yüksek perdeden tekrar edilmesi, sistemli yalan ve sahteliklerin, kumarcı müflis ve mirasyedi taktiklerinin sahneye konduğunu gösterir.

Sonuç olarak; ne Cumhur İttifakının ne de Millet İttifakının serbest piyasacı program ve siyasetlerinde, bu derin sistem krizine, Türkiye‘nin bekasını da güvenceye alan, köklü bir çözüm yoktur. Çözüm, tartışmasız ve seçeneksiz, halkçı, devletçi ve planlamacı bir programdadır. Bütün sorun, bunu uygulayacak toplumsal ve düşünsel dinamiklerin bir adım öne çıkıp inisiyatif göstermesinde ve bir irade ortaya koymasındadır.

Mehmet Ulusoy

Kasım 2020

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir