H. Ziya Ülken ve “Türk Tefekkürü” Üzerine (2)

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy
KARŞITLARI BİR ÜST BÜTÜNLÜKTE BİRLEŞTİRME GELENEĞİ

H. Ziya Ülken‘in üzerinde en çok yoğunlaştığı, hatta kitabın özgünlüğünü oluşturan konu “hikmet”, yani “bilgelik”tir. “Kolektif tefekkürün en yüksek eseridir” dediği bilgeliğin artık kendine özgü bir felsefe, bir dünya görüşü yaratabileceğini vurgular. Başka deyişle Ülken, Tanzimatçı ve neoliberal mantıktan kaynaklanan yaygın bir eğilim olarak, sık sık tekrarlanan “bizde felsefe yok”, “Türklerin bir felsefesinden, dünya görüşünden sözedilemez” düşüncesine karşın, Türklerde, felsefi bir sisteme yükselecek özgün bir düşünce birikimi ya da bilgeliğin var olduğunu belirtmektedir. Hatta bu, bütün felsefi, düşünsel çabasını Batı aydınlanması ile Türk ulusal kültürü ve Türk bilgeliğinin Anadolu merkezli sentezine adayan Ülken‘nin temel amaçlarından biridir.


Kuşkusuz burada, her ulusun bir felsefesi olabileceği bağlamında Türklerin de bir felsefesi olmalı gibi bilimsellikten uzak kaba milliyetçi bir noktaya da savrulmamak gerekir. Çünkü, çağdaş evrensel felsefe, insanlığın bugüne kadarki en gelişmiş ortak felsefi düşünce birikimini büyük ölçüde içeriyor. Ancak bugünkü felsefi düzeyin tam olarak açıklayamadığı ya da yetersiz kaldığı kimi felsefi konuları Doğu ve Türk bilgeliğindeki özgün nitelikteki kavram ve yaklaşımlara dayanarak açıklama çabası, bütün “bilimdışılık” ve “mistik”lik eleştirilerine karşın tartışmaya değer önemdedir. Özellikle de maddenin ve evrenin hareket yasalarına ilişkin son yüzyılda bilimde büyük bir sıçramaya yol açan Görelilik ve Kuantum teorilerini düşünürsek…

Soru şudur: Ortaçağda, Hıristiyanlıkta veya İslamlıkta, din merkezli ortodoks bir akılcılığa karşı gelişen mistik/batıni, ezoterik ve tasavvufçu düşünce ve örgütlenmeler, ortaçağ akılcılığına karşı daha akıldışı bir bir yaklaşımı, eğilimi temsil ediyordu. Modern çağda da, mekanik, kaba determinizmin, pozitivizmin, insan-doğa bölünmesinin ve yabancılaşmanın egemen olduğu Kapitalist Batı uygarlığının çürüme ve çöküş sürecine girdiği yakın zamana kadar bu yaklaşım daha bilimseldi, insanlığın ilerlemesiyle koşuttu.

Peki, insan ruhunun, manevi dünyanın işleyiş yasalarının, psikolojinin çok önemli gelişmeler kaydettiği ve buna çok güçlü bilimsel temel oluşturan Görelilik ve Kuantum yasalarının evrenle ilgili bilgilerimize yepyeni ve olağanüstü derinlikte bir ufuk açtığı günümüzde, sezgiselliğe ve içsel aydınlanmaya vurgu yapan bu tür düşünceler, “maddeci”lik, “bilimsel”lik adına bir kenara atılacak önemsiz, ya da idealist “gerici” şeyler mi? Yoksa tersi mi? Örneğin, özgürlüğün, bağımsızlığın, özgür bireyin gelişmesinin temel koşulu olan bilime ve akılcılığa, kelama ve biçimsel ibadet kurallarına dayanan dincilikten daha mı yakın, yoksa daha mı uzaktırlar? Son yüz elli yıllık tarihimizde bunun yanıtı aşağı yukarı verilmiştir aslında. Daha kapsamlı olarak İbni Sina’ya odaklanan bir sonraki yazımızda ele alacağız.



Bu bağlamda, özellikle içine girdiğimiz Asya çağını en geniş ve derin felsefi-kültürel boyutlarıyla incelerken kuşkusuz Türk bilgeliğinin yeri ve katkısı bu çalışmanın odağında yer alacaktır. Dolayısıyla Ülgen’in şu değerlendirmesi gerçekçidir: “Tarihin en eski milletleri arasında, kendine mahsus hikmet yaratmış olan Türk milleti, Çin’den Avrupa içlerine kadar bütün ülkelere girerek onlara kendinden bir çok şeyler katan ve kendine onlardan bir çok şey alan bir millet, şahsi Fikir mahsulleri ve felsefeler yaratmaya kalkmazdan çok evvel maşeri [toplumsal] kolektif bir rüşt [erginlik, olgunluk] kazanmıştı. İşte Türk hikmeti bu rüştün eseri ve ifadesidir.” (s.46-47)

Şimdi sorun, Türklerin bir felsefesinin olup olmamasından çok bu bilgeliği bugün bizlerin, Türk aydınının ne kadar kavradığı, içselleştirdiği ve ulusal kimliğe yansıttığı sorunudur. Bana göre Türk bilgeliğindeki özgün düşünce, evrensel felsefede Doğu bilgeliği ve felsefesinin bir bileşeni olarak yetersiz ve cılız da olsa yerini almıştır. Kuşkusuz bizim görevimiz, açık ve anlaşılır düzeye çıkarmaktır. Kanımca Ülken’in de özenle üzerinde durduğu, ulusal kültürün ve karakterin özgünlüğünü oluşturan bu sorundur.

Türk bilgeliğinin özgünlüğünü ortaya çıkarıp sistemleştirmeyi o kadar önemsiyor ki Ülgen, bunu, belli ölçüde metafiziğe kayma ve tarihsel maddecilikten kopma pahasına yapmaya çalışıyor. Ve yaklaşık üç bin yıllık bir tarih içinde Türk bilgeliğini en yakın düşünce ve kültürlerle karşılaştırmaya girişiyor. Bu kültürler, biri köleci Mısır, Finike, yani Akdeniz uygarlıklarının mirasçısı Yunan ve Roma kültürü ve bilgeliği, diğeri de Asur, Babil vb Mezopotamya uygarlıklarının mirasçısı Pers/Fars (İran) kültürü ve bilgeliğidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Ülken, içerik olarak çok önemli bir felsefi tartışmaya girerken, sorunu tarihsel maddeci bir temelde değil, tarihsel süreç içinde gerçekleşen büyük toplumsal, düşünsel değişimleri geri plana atan ve önemsizleştiren tarih dışı, metafizik bir yaklaşıma kayıyor. Bu da, gerçeklikten ve bilimsellikten ciddi bir uzaklaşmaya yol açıyor. Halkların tarih öncesinden Antik Çağa, hatta ortaçağın sonlarına kadar oluşturduğu kolektif tefekkür/düşünce ve duygular, bunların ürünü hikmetler, bilgelikler ile, modern çağda oluşan evrensel düşünce ve kültür içinde bu düşünsel-felsefi özgünlüklerin büyük ölçüde içerilip eritildiği çağdaş bilim ve felsefe arasındaki temel ayrımı unutmamak gerekir.

İnsanlık tarihsel akışını geçmiş çağlarda bir çok farklı ırmakta yaşarken bugün giderek tek bir ırmakta sürdürme noktasına gelmiştir. Buna göre, Ülkenin koyuşunda, bütün çağlarda geçerli ve sanki değişmeyen bir düşünce biçimi, başka düşüncelerle karşılaştırılarak, ulusal kültürel felsefi-bilimsel bir temel kazandırma adına idealize edilmektedir. Dolayısıyla toplumsal hayatın dışında kalarak canlılığını ve ruhunu yitirdiği için de kültürel yaşamdaki etkisini, dünyayı değiştirme, dönüştürme eylemindeki enerjisini büyük ölçüde yitirmektedir.

Oysa bizim amacımız, ulusal kültürlerin özgünlüğünün kökenlerini, karakteristiklerini ve bunların, ulusal bir onur payı olarak, insanlığın evrensel kültürüne katkılarını ortaya koymaktır. Ne olursa olsun başka kültürlerle birleşip kaynaşmayan, farklılıklarını korumada hep direnen bir kültürden sözetmiyoruz. Dolayısıyla insanlık kültürünün zenginleşip derinleşmesine katkı yapmaktır temel amaç. Çünkü insanlık, ulusal sınırların hızla önemini yitirdiği, ama ulusal kimliklerin, zenginliklerin, özgünlüklerin korunarak, bir dünya vatadaşlığı dönemine doğru ilerleniyor. Ancak, nereden bakarsak bakalım, insanlığın ve toplumların daha yetkin, daha zengin, renkli, canlı, nitelikli, kısaca daha yaşamaya değer bir dünya özleminin koşulu, ulusal özgünlüklerin evrensel yaşama, müziğiyle, edebiyatıyla, estetik ve etik değerleriyle, yaşam sanatıyla, üretim ve tüketim tarzlarıyla …vb, yapacağı özgün katkılardadır.



Ülken, özellikle Türklerin en çok ilişki içinde olduğu, Batı Asya ve Akdeniz merkezli iki uygarlık ve kültürün felsefesi ile Türk düşüncesini karşılaştırırken, üzerinde çok kafa yorduğu anlaşılan  çok iddialı ve önemli saptamalarda bulunuyor. Ona göre, “Yunan hikmeti kaderci ve fatalist’tir. O, insanın mukadder bir tabiat nizami elinde oyuncak olduğuna; insan iradesiyle bu nizama hiç bir şey katılıp eksiltilemeyeceğine kanidir” (s.47). Ülken’in kastettiği, doğaya tam teslim oluşun felsefesi ve ahlaki düşüncesi olan Stoacılık, Yunan-Roma uyarlığında baskın ama tek belirleyici ahlak anlayışı değildi. Yunan kaderci düşüncesinin devamı olan birey merkezli bu doğacı materyalist düşünce, özellikle Roma’da ahlak ve bireysel yaşam değerleri alanında etkin olsa da, maddeci Epiküroscu, Sokratesci ve Eflatuncu, Aristocu İdealist ve metafizik başka etkili düşünsel-felsefi akımlar da vardı. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Stoacı doğaya tam teslim oluş, doğa ya da tanrı karşısında bağımsız iradeden yoksun birey düşüncesi Hıristiyanlık içinde devam etmiştir. Türk bilgeliğinde ve Tanrı inancında ise, İslam dahil hiç bir dönemde bireyin iradesini yok sayan böyle bir teslim oluş yoktur.

Ülken’e göre, “Türk kozmogonisinde alemin uçurumlarla ayrılmış mertebeleri yoktur, ancak birbirinin zıddı olmasına rağmen yine birbirini tamamlayan” ve böylece insanlara derin bir iç rahatlığı içinde gelişme imkanı veren iki ilke vardır. Bunlardan biri, mükemmelliğin, dinginliğin ve uzlaşmanın simgesi olan Gök Tanrı’dır. O, insanların ulaşmak istediği nihai amaç, yani bizzat “mefkure”dir ya da ideal amaçtır. Diğeri, insanların içinden çıktıkları ve yine içine döndükleri toprak, arzular, umutlar, tutku ve acıların, simgesi olan “Asra yer”dir. O da, yaşamın somut maddi temeli, kudretlerin pınarı, kendilerine mefkureye, ülküye doğru atılma şevk ve heyecanını veren kaynak, yani bizzat gerçekliktir. Bu iki ilke birbiriyle çarpışmak ve birbirine yabancı alemler halinde kalmak şöyle dursun, aksine sonsuz isteklerinden dolayı ancak birlik haline geldikleri zaman doğa ve insanın uyumunu vücuda getirirler. İşte Türklerde doğayı ve insanı bütünsel kavrayan gerçekçiliğin kaynağı buradadır.

Oysa Yunan bilgeliğinde doğanın mertebeleri ya da ana ögeleri birbirine yabancı olduğu, birbirini dışladığı gibi, İran bilgeliğinde de iyilik ve kötülük biçiminde ifade edilen iki karşıt kuvvet aynı şekilde birbirini sonsuza -ya da Mehdi’nin bilinmeyen, aslında hiç bir zaman gerçekleşmeyecek olan gelişine- kadar dışlayan bir çatışma içindedirler.

Eğer insan Sami mitolojisinde ve Ortadoğu dinlerinde olduğu gibi gökten, yani Cennetten kovulmuşsa, kaynağında bir ilk günah aranmıştır. “İlk günah”, bütün Hıristiyan Batı kültürünün şifresi haline gelmiştir. O zaman bunun en mantıklı sonucu olarak, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, doğaya, gerçekliğe aykırı bu doğuştan, mutlak ve değiştirilemez günah karşısında insanı bütün varoluşunu, yaşamını belirleyen bir kefaret, bedel ödeme inancı ortaya çıkıyor. Eğer insan, İran dini Zerdüştlükte olduğu gibi derin ve bitimsiz çarpışmadan ancak son günde kurtulacaksa, o zaman hayatına bir umut, iyimserlik ve iç rahatlığı katabilmek için daima son günü, Mehdi’yi beklemek gerekmektedir. Nitekim İran hikmetinin nüfuz ettiği bütün ülkelerde Müslümanlar asırlarca Mehdi’yi beklediler.

“Halbuki Türk hikmetinde insan” diyor Ülken, “zıt prensiplerin ahengine uygun yaşadığı sürece iç huzuru içerisindedir. Çünkü orada ‘arzu’ imha edilen bir kuvvet, bir nevi şeytan veya Deccal değil; fakat bizi her an mefkurenin [ülkünün, idealin] sükun ve mükemmeliyetine doğru biraz daha yükselten bir kanattır. Ve yine orada mefkure bizim asla ulaşamayacağımız ve her atılışta kırılıp düşeceğimiz yetişilmez bir alem, yahut da bütün ömrümüzce hasret içinde yalnız serabını gördüğümüz çok uzaklara atılmış bir hayal değildir. Fakat o bizim arzularımıza her an biraz daha atılmak ve yaklaşmak şevkini veren, başımızı her kaldırışta sevimli yüzünü doya doya seyrettiğimiz Gök Tanrı’dır.”

“Bunun içindir ki” diyor flozofumuz, “Türk hikmeti, ne Yunan hikmeti gibi kaderci, ne de İran hikmeti gibi hayalcidir. Ona mutlaka bir isim vermek gerekirse, diyebiliriz ki Türk hikmeti hakikatçi ve gelişmeci, ilerlemecidir. Türk hikmetine göre, bu doğal nizami devam ettirmek ve mutlu olmak için bilgili, cesaretli ve sabırlı olmak gereklidir” (s.53-54).

Demek ki, önceki bölümde ve diğer bazı yazılarda benim de altı çizilerek vurgulandığım gibi, Türk bilgeliğinin özünü oluşturan düşünce tarzı ya da yönteminin, Akdeniz köleci uygarlıklarının düşünce tarzından temel bir farklılığı vardır. Özünde köleci kültürle aynı olan Sami-Arap ve İran kültürlerine yansıyan düşünce tarzı ile Türk bilgeliği arasındaki bu fark, Ülken’e göre, birincinin doğa ve insan bütünlüğüne dayanan gerçekliği içermemesinden, karşıtlıkları derin uçurumlara dönüştürüp doğaya, gerçekliğe ve insani olana yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır. Türk ve Doğu-Çin bilgeliğinin düşünce alanı ve ufku ise bunun tersidir.



Türk bilgeliğinin en somut ve canlı belgesi Orhun anıtlarıdır. Orada Gök Tanrı’nın Hanlara kut vermesinden, Ülgen ve Umay gibi diğer tanrısal simgeleri koruyuculuğuna değinildikten sonra sonra hiçbir doğa üstü güçlere başvurmadan, tamamen insanın, öznel gücü ve özgür iradesiyle çizilen ve gerçekleşen her şey çok somut olgular olarak anlatılır. Bunun daha yakın tarihimizdeki devamı ise, MS. 1000’li yıllarda geçtiği tahmin edilen Dede Korkut Hikayeleridir. Dede Korkut Kitabı, Oğuzname’deki düşünceyi, Türklerin Altaylardan Batı Asya’ya, Anadolu’ya ve Tuna kıyılarına kadar zaman ve mekan olarak önemli değişimler içeren yaşamlarında yeni içeriklerle sürdürür. Eski Türk bilgelerinin, dedeler ve ataların öykü biçiminde anlattıkları şeyler Türk bilgeliğinin süzülmüş içerikleridir.

Dede Korkut’ta temel olarak, doğanın ve toplumsal yaşamın iki ilkesine vurgu yapılıyor. Birinci olarak, doğanın insan iradesiyle değişmeyen zorunlulukları ifade edilmekte; yaratılışın, doğal karakterin değişik biçimleri gösterilmektedir. İkinci olarak, bütün doğuştan ve değişmez özelliklere karşın, yine de insanın kendi çabası ve bilinci ile kazanabileceği nitelikleri, yani karakterinin, kişiliğinin oluşumunu içermektedir. Doğanın yasaları (Tanrısal irade) ile insanın öznel iradesi (“cüzi irade”) arasındaki bu karşıtlık ve tamamlayıcı ilişkiye ya da “cüzi irade”nin varlığı veya yok sayılması ekseninde süren İbni Sina-Gazali tartışması bağlamında daha geniş değineceğiz.

Biri, Gök ve Yer ile simgeleştirilen nesnel doğanın diyalektik yasalarını, diğeri de insanın öznel nitelik ve yetilerini belirten bu ikili ilke, Türk kozmogonisinden kopuk, keyfi, rastlantısal bir koyuş değildir. Aksine Türk kozmogonisinin “yaruk/aydınlık-kararuk/karanlık” (Gök aydınlığı, Yer karanlığı simgeler) ya da “Yang-Yin” diyalektiği ile ifade edilen karşıtların birbirini tamamlayan mücadele ilkesinden başka bir şey değildir. Başka deyişle onda bu, Türk bilgeliğinin esasını oluşturan Evren/Doğa ve İnsan, Nesnellik ve Öznellik, Madde ve Ruh bütünlüğünün veciz anlatımıdır.

Ülken’nin de vurguladığı gibi, doğanın karşı konulmaz yasaları ile insan iradesi arasındaki karşıtlığın ve sonuçta karşıtların birbirini tamamlamasına dayanan çözümün en öğretici anlatımını Deli Dumrul öyküsünde bulmaktayız. Öyküde, kendini doğa yasalarından azade, bağımsız zanneden Deli Dumrul ile, kendi yasalarının zorunluluğuna insanın boyun eğmesini isteyen doğanın mücadelesi betimlenir. Deli Dumrul, fiziksel güç ve iradesinin gururuyla doğa yazgısını, ölümü yadsıyan ve onu simgelen Azraille boy ölçüşmeye kalkan bir insandır.

Öykünün bütün ruhu şu noktada toplanır: Gururu yüzünden insan iradesinin sınırlarını aşan ve hakikate gözlerini yumarak kendini dev aynasında gören Dumrul, sonunda doğa yasasına boyun eğmek zorunda kalır. Fakat hakikati gören insan karşısında doğa yasaları da bir anaçça bir şevkate bürünür, uysallaşır, sakinleşir. Onu kaderin, doğa yasasının, ölümün pençesinden kurtaran, felsefi deyişle doğa yasası ile insan iradesini buluşturan, -senteze vardıran- ne anadır ne baba, çok daha yüksek ve evrensel bir duygudur: Karısının, canını feda edecek kadar derin olan sevgisi.


Karşıtlıkları daha üst bir bütünlükte birleştirme ya da uzlaştırma bilgeliğine bir başka örnek Şamanlık ile Gök Tanrı inancının birbirini dışlamadan, birbirini yok edecek bir çatışmaya varmadan bir arda var olabilmeleridir. Bunun da toplumsal temelini Türklerin bir çok kavmi, inancı kucaklayan, onların yan yana yaşamalarını sağlayan büyük imparatorluk kurucu kültürel özellikleridir. Ülken, Türklerin tarih yapıcı bu kültürel üstünlüklerini diğer kavim ve kültürlerle karşılaştırarak şu önemli sonuçlara varıyor:

“Türklerde Şamanların temsil ettiği büyü daima dinin yanında bir mevkide yer almış ve bu iki düşünce birbiri ile mücadele edecek yerde aksine birbirini tamamlamıştır. Oysa Sami kavimlerinde genellikle din ile büyü, rahip ile kahin birbirleri ile sürekli çatışmış, birbirlerini dışlayan yasaklayan bir karşıtlık içinde olmuşlardır. İslâmiyetten sonra da eski Türk dini kelamcılar ve fakihler [yorumcular] yetiştirdiği gibi, eski Türk büyüsü de Horasan erenlerini, dervişlerini, yani Türk mistiklerini yetiştirmiştir” (s.67).

Özetle, Türkler, İslâmı kabul ettikten sonra da, Şamanlık ve Gök Tanrı inancıyla derin ve kopartılamaz bir bütünlük oluşturan ulusal-töresel değerlerini korumuşlar, bunları büyük ölçüde Alevi-Bektaşilik ve Hanefilik inancı içinden İslamla, onun özüyle bağdaştırma bilgeliğini ve ustalığını göstermişlerdir. Şunu da açıkça vurgulamalıyız ki, Türkler, Ahmet Yesevilerin önderliğinde, İslamı batıni-tasavvufi bir yorumla benimsememiş olsalardı, ulusal tümlüklerini yok ederlerdi. O nedenle, Türk İslâmındaki egemen düşünce ve inanç tarzı olan Tasavvuf, bu farklı düşünce ve inançları bağdaştırma olgusunun somutlaşmasıdır.

Burada da yine, geçmişteki Şamanlıkla Gök Tanrı inancının birbirini tamamlar biçimde yan yana yaşamalarını sağlayan toplumsal-siyasal etken, büyük imparatorluk kuruculuğu, devlet-kamu örgütlenmesi ile farklı kültürleri de bir arada yaşatan senkretik (bağdaştırmacı) ve doğal olarak hoşgörü kültürüdür. Baka deyişle devlet kuruculuğu, kamucu, paylaşmacı kültür, Türklerde bütün düşünsel, dinsel, inançsal kurumların, yapıların, iradelerin en üstünde yer alan birleştirici, bütünleştirici ve belirleyici olgudur. O nedenle, milliyetçilik ve halkçılık, milliyetçilik ve toplumculuk, devletçilik ve halkçılık ilkelerinin ulusal devrimimizde neden bu kadar belirleyici ve etkili olduğunun açıklaması bu olsa gerek.

Aslında, Ahmet Yesevi’nin halifeleri Horasan Erenleri ile Anadolu’ya taşınan ve Selçuklunun merkezi Konya’da Muhiddini Arabi’de en yüksek ifadesini bulan panteist (doğa-tanrıcı) düşünce ile zenginleşip derinleşen Türk İslâmı, Hacı Bektaş, Yunus Emre, Ahi Evren, Mevlana, Edebali, Hacı Bayram, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal vb ile Sünni Hanefilik ve Alevi-Bektaşiliğin birbirini tamamlayan bir bütünlük içinde vücut bulmuştur. Anadolu’ya ve Türklere özgü bağdaştırmacılığa dayanan bu özgün varoluşta Türk karakterinin bütün ögelerini bulmak olanaklıdır. Anadolu-Türk İslâmının iki ana kolunu oluşturan Hanifi mezhebinin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanife ile gerek Alevi-Bektaşi gerekse Hanefilikteki eski Türk inançlarından gelen ortak batıni-tasavvufi köklerin kaynağını oluşturan Ahmet Yesevi, İslâmın Türk bilgeliği ve kültürünün iki büyük düşünür ve önderidir.

***

Türk bilgeliğine ve karakterine ilişkin bu değerlendirme ve saptamalar, bazı okuyucularda sınıflaşma ve sınıf mücadelesini görmezden geliyor gibi bir yoruma yol açabilir. Oysa tam tersine, bizim yaptığımız ancak, bir kaç bin yılı kucaklayan bir tarih perspektifi sunarak, sınıfların oluşum sürecine ve sınıf mücadelesinin sınıfların ortadan kaldırılmasına böylece gerçek eşitlik, özgürlük ve adaletin gerçekleşmesine kadar devam eden sürecin nesnel ve öznel, toplumsal ve kültürel biçim ve özgünlüklerine ilişkin bir yaklaşım getirme çabasıdır. Daha özcesi, köleci bir toplumsal-kültürel genetiğe sahip Batı’daki sınıflaşma ve sınıf mücadelesi biçimleri ile Doğu’da ve ülkemizdeki sınıflaşma ve sınıfsal mücadele biçimlerinin, bugün tayin edici önemi çok daha belirgin hale gelen karakteristik farklılıklarına ilişkin bir vurgu yapılmaktadır.

İkinci olarak, bu vurgunun odağında kuşkusuz, emperyalizmin ve bölücülüğün güdümüne giren bazı sözde sosyalistlerin anlayamadığı ya da anlamak istemediği, ulusal bütünlük içinde toplumsal, kültürel ve ideolojik mücadeleleri sürdürmek zorunluluğu yer almaktadır. Ulusumuzun dışarıdan emperyalist müdahalelere, içeriden bu müdahalelere hizmet eden cepheleştirici, bölücü, ayrıştırıcı siyaset ve anlayışlara karşı, geçmişten gelen uzlaştırıcı, bağdaştırıcı, birleştirici düşünce ve değerlerimize vurgu yapmak, onları öne çıkarmaktır. Bunlar bir hayal üretimi, gerçeklikten kopuk safça bir iyi niyet tekrarı değil, aksine ulusun bilincinde ve bilincaltında, belki üstü küllenmiş, bir

 köz olarak var olan varoluşsal refleksi, bir ruhsal enerjiyi canlandırmaktır.

Bugün ülkemizde yaşanan, emperyalizm güdümlü ihanet yapılanmalarına, adaletsizliklere, derin toplumsal eşitsizliklere, ahlak dışı ekonomik sömürü ve vurgunlara, hukuksuzluklara, yobazlık ve hurafeye, cehaletin ve liyakatsizliğin iktidar olduğu hödüklüğün altın çağına karşı başarılı bir mücadelenin temel bir koşulu da, başta Kemalist Devrim olmak üzere tarihimizi, ulusal kimliğimizi, kültürel değerlerimizi iyi bilmek, onlardan beslenmek ve kuvvet almaktır.

Emperyalist kültürün ve İslami yobazlığın bu kültürel yapıdaki yeri, yıkıcı ve yozlaştırıcı bir etken olarak, ancak çürüyen bir kabuk ya da devrimci közü örten bir bir ceset, bir kül niteliğindedir. Devrimci Atatürkçü büyük ve derin dip dalgası, bu közün, bu söndürülemez enerjinin merkezidir; ve yaklaşmakta olan yanardağ patlamasının habercisidir.

Mehmet Ulusoy
Nisan 2022

Etiketler

Bir Yanıt Yazın