Kaz

Günün Masalı: 21 Mayıs; Tek Ayaklı Kaz

Günün Masalı
TEK AYAKLI KAZ

Timur, Yıldırım Bayezıt’ı yenip Anadolu’yu ele geçirdikten sonra sıkı yasalarla yönetti çevreyi. Gönlü dilediğince cezalar, kurallar koydu. Halk da ne yapsın, armağanlarla onu yumuşatmaya, gönlünü almaya, sıralı sırasız vergilerden, angaryalardan kurtulmaya çalışıyordu. Bu yüzden Akşehirliler de Nasrettin Hoca’yı şehrin elçisi seçtiler. Onun bilge ve şakacı kişiliğinden Timur’un hoşlanacağının farkındaydılar. Bir gün yine Nasrettin Hoca’nın kapısına dayandılar: “Hoca, ne zamandır Timur’a armağan yollamadık. Bir armağan bulalım da götür,” dediler. Nasrettin Hoca, “Yahu niye hep beni gönderiyorsunuz? Alt tarafı bir armağan gidecek, sizden biri götürse ne olur?” dedi. “Sen okumuş yazmış adamsın, nasıl davranacağını bilirsin. Biz köylüyüz, bakarsın bir yanlış yaparız, cezaya uğrarız hepimiz,” dediler. Nasrettin Hoca, “Pekâlâ, pekâlâ,” dedi, ‘ne götüreyim?” İşte o zaman her kafadan bir ses çıktı… Kimi, “Pancarların tam zamanı,” dedi, “bir sepet pancar götür.” Kimi, “Koskoca hükümdara pancar gider mi, tam incir zamanı, bir sepet incir götür,” diye tutturdu… Tartışmaların sonunda Nasrettin Hoca’nın bir sepet incir götürmesine karar verildi.

Sabah erkenden Nasrettin Hoca yüklendi sepeti, doğru Timur’un otağına. Timur o gün pek keyifsizdi. Zaten incirden de hiç hoşlanmazdı. Nasrettin Hoca’nın bir sepet incirle geldiğini öğrenince, hemen emir verdi: “Getirdiklerini kafasına atın şu herifin.” Kendi de Hoca’nın halini görmek için çadırının önüne çıktı. Nöbetçiler Nasrettin Hoca’yı incir yağmuruna tuttular. İncirler suratına atıldıkça, Nasrettin Hoca, “Ooh! çok şükür,” diyordu. Timur askerleri durdurup, “Nedir bu Hoca, niye şükrediyorsun?” diye sordu. Hoca, “Nasıl şükretmem,” dedi, “ya pancar getirmemi isteyenleri dinleseydim, halim ne olurdu?” Timur bu yanıta güldü, keyfi yerine geldi. Nasrettin Hoca’nın incirle kirlenen cüppesinin yerine bir başka cüppe armağan edip yolladı Akşehir’e. Akşehir’dekiler Hoca’nın yaşadıklarını dinleyince, “Aman Hoca,” dediler, “geçmiş olsun. Yarın bir kaz kızartalım da onu götür bari.”

Nasrettin Hoca’nın itirazını kimse dinlemedi. Hoca erkenden çıktı yola yine. Hava sıcak, yol uzun. Hoca’nın öyle pek kaz yemişliği yok. Tepsideki kaz da mis gibi kokuyor. Acıkınca ne yapsın, kazın bir budunu afiyetle yedi.

Timur’un otağına ulaşınca hemen aldılar Hoca’yı Timur’un huzuruna. Timur tepsiye bir göz atar atmaz, “Sağ olun. Ben pek severim kaz kızartmasını,” dedi. “Ama bu kaz neden tek ayaklı?” Hoca soğukkanlılıkla cevap verdi: “Efendim bizim buranın kazları tek ayaklıdır!”‘ Timur güldü bıyıkaltından, “Sahi mi?” dedi, “bir görsem şunları.” Hoca’nın cevabı çoktan hazırdı, otağın yakınındaki çayırda bir ayaklarını toplayıp tek ayaklarının üstünde dikilen kazları gösterdi: “İşte görün efendim.”

Timur döndü ardındaki nöbetçiye, “Kösler vurulsun,” dedi. Kös denilen kocaman davullar çalmaya başlandı. Üstelik bir nöbetçi de kazları değnekle dövmeye kalkıştı. Ürken kazlar ayaklarını indirip kaçmaya başladılar.

Timur alayla gülerek, “Hoca, hani sizin kazlar tek ayaklıydı?” dedi. “Bak bunlar iki ayakla kaçıyorlar.” Hoca istifini bile bozmadı. Dedi ki: “Devletlim o gürültüyü sen dinleseydin, o kadar sopayı da sen yeseydin, her halde dört ayakla kaçardın…”

Timur bu sözlere diyecek bir şey bulamadı. Akşehir’e bir sürü kaz bağışladı.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın