Müşkülpesent Usta

Günün Masalı: 16 Ekim; Müşkülpesent Usta

Günün Masalı

Günün Masalı: 16 Ekim; Müşkülpesent Usta

Annek mannek dostum, ben sana küstüm. Anam yoğurt getirdi, kedi burnunu batırdı. Bu kediyi ne

yapmalı, minareden atmalı. Minarede bir kuş var, kanadında gümüş var. Eniştemin cebinde türlü türlü yemiş var. Bu yemişi yediler bana miskin dediler. Ben miskinden beterim, kapı kapı gezerim. Vardım Halep yoluna, girdim güzellerin koluna. Halep’in içi pazar, pazarda ayı gezer. Ayı beni korkuttu, kulağını sarkıttı. Elma verdim yemedi, armut verdim yedi. Öğüt verdim dinlemedi, masal söyledim dinledi, sana da dinle dedi.

Bir vardı, bir yoktu, bir zamanlar ülkenin birinde Müşkülpesent Usta diye bir ihtiyar yaşardı. Bu ihtiyarın asıl adı başkaydı. Ama öyle titiz öyle sinirliydi ki asıl adını kimse hatırlamaz, onunla tanıştıktan biraz sonra, ‘Bu adamın adı Müşkülpesent olmalı,’ diye düşünürdü. Müşkülpesent Usta ayakkabıcıydı, yanında hiçbir kalfa bir aydan fazla durmazdı. Çünkü kimse onun her şeye durmadan kusur bulmasına dayanamazdı. Ama onun eleştiri ve azarlarından çevresindeki herkes payını alırdı. Diyelim Müşkülpesent Usta bir marangoz dükkânının önünden geçiyor, gözü de tahta rendeleyen bir kalfaya takıldı. Usta hemen dükkâna girer, “Ne yapıyorsun, elinin hiç ayarı yok, öyle değil şöyle,” diyerek kalfanın elinden rendeyi kapar, adama işini öğretmeye kalkardı. Eğer yolunun üstüne bir çömlekçi çıkarsa, daha büyük bir patırtı kopması, çömleklerin havada uçması işten değildi. Kısacası Usta, sabah gözünü açtığı dakikadan uyuyana kadar dünyayı düzeltmeye çalışırdı.

Bir gün yine böyle kalfaları azarlar, çırakları kovalarken, kendini cennetin kapısı önünde buluverdi. Kapıyı eliyle çalarken, ‘Böylesini de görmedim,’ diye homurdandı, ‘bu kapıya bir tokmak koymayı bile düşünmemişler, insanın elleri acıyor.’ Tam o sırada cennetin kapısı açıldı. Cennetin bekçisi olan melek, “Oooo! Müşkülpesent Usta, hoş geldiniz,” dedi. “Doğrusu sizi daha beklemiyorduk.” Usta bu karşılamaya yanıt olarak ağzının içinde bir şeyler homurdandı… Melek, “Sizden bir isteğim var,” dedi, “lütfen burada dünyada davrandığınız gibi davranmayın, her şeye kusur bulmayın. Sizin için iyi olmaz.” Müşkülpesent Usta, “Yok canım,” dedi, “herhalde burada her şey yolundadır, burası cennet.” Ama biraz sonra cennettekilerin özellikle meleklerin hiçbir şeyi doğru yapmadıklarını fark etti. Bir şey söylemedi ama, ‘Böyle de yapılır mı bu iş?!’ eleştirisini içinden öyle çok tekrarladı ki, sanki tesbih çekiyordu. Sonunda toprağa saplanmış bir araba görünce tutamadı kendini, “Bir araba bu kadar yüklenir mi?” diye patladı. “Ne var bu arabada?” Arabacı, “Tanrı’nın hoşuna gidecek istekler,” dedi. “Ben buraya kadar getirdim herhalde yardıma gelirler.” Biraz sonra bir melek arabaya bir çift at koştu. Müşkülpesent Usta dayanamadı, “Hey arkadaşım” dedi, “iki at o arabayı o çukurdan çıkaramaz.” Tam o sırada bir başka melek arabaya bir çift at daha koştu ama atları arabanın arkasına bağladı. İşte o zaman Müşkülpesent Usta gürledi: “Böyle araba koşulur mu, bir de melek olacaksın… O araba kıyamete kadar çıkmaz o çukurdan…” Usta daha konuşacaktı ama melekler onu kollarından tuttukları gibi attılar dışarı. Usta tam dışarı atılırken atların kanatlanıp arabayı uçurduklarını gördü. Ve birden kendini yatağın da buldu. Düş mü gördü, ölüp de mi dirildi, bilemedi. Kendi kendine, ‘Yerde yürümek için dört ayağı olan beygirlere kanat takmak da akıl mı?’ diye söyleniyordu. Sonra, ‘İyi ki gerçekten ölmemişim,’ dedi, ‘yoksa bizimkiler evin altını üstüne getirirdi. Şükürler olsun ki cennette değil de evdeyim.’

Belki de o saatte cennettekiler de Müşkülpesent Usta cennette değil de dünyada diye şükrediyorlardı…

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir