Kaf-Daglari

Günün Masalı: 12 Ağustos; Hamur Pehlivan

Günün Masalı
Hamur Pehlivan

Miyav vardı, miyav yoktu, bir zamanlar her ülke de fare vardı, miyavcıklar yoktu. O günlerde her yer de salgın hastalık çoktu. Aradılar taradılar, miyavları çeşitli ülkelerde bulup, olmayan ülkelere taşıdılar. Her birine altınlar saydılar… Bizim böyledir tarihimiz. Biz çok değerliyiz.

İşte biz miyavlar Habeşistan’da ceylan avlarken, Avrupa‘da bir karıkoca yaşarmış. Ne çocukları varmış ne de miyav diyecek, burnundan öpecek bir kedicikleri. Öyle sıkılmış ki canları bir gün oturup hamurdan bir çörek çocuk yapmışlar. Fırına koymuşlar. Hani hamur çocuk pişecek de onu kucaklarına alıp hoplatacaklar, “hanimiş ha nimiş’ diye seveceklermiş sözde. Ama işe güce dalıp hamuru fırında unutmuşlar. Sonra bir koşu gitmişler ki fırının başına, fırının kapağı açık, fırın boş. ‘Aman ne oldu,’ demeye kalmamış, köşeden bir çocuk sesi, “Anne, baba burdayım,” dememiş mi… Deliye dönmüşler. Meğer hamur çocuk öyle uzun kalınca fırında canlanıvermiş. Bizim ihtiyarlar hamur çocuklarını öyle kucaklarında hoplatamıyorlarmış. Çünkü hamur çocuk hem hızla büyüyormuş, hem de çok güçlüymüş. O kucağına alıp ana babasını, “Hanimiş anacığım, ak sakallı babacığım,” diye seviyormuş. Dev gibi bir şey olmuş. (Bence miyav, mayası fazla kaçmış.) Balık tutmaya kalksa olta diye gemi capasını beğeniyor, sonra gidip bir ejderha yakalıyormuş. Babası, “Çayıra atı saldım git getir,” dese, bir ayıyı kulağından tutup getiriyormuş. Hamur çocuk kısa sürede ‘Hamur Pehlivan’ diye çağrılmaya başlanmış… Ülkenin kralı da onun ününü duyup yanına çağırtmış. Hamur Pehlivan, krala gidip, “Vereceğiniz görevi alırım almasına ama anam babam yaşlı, önce onlara maaş bağlayın,” demiş. Kral bu koşulu kabul edince de görevini sormuş. Kral önce onu aslanlı bir ormana göndermiş. Hamur Pehlivan, ormandaki aslanları kulaklarından tutup bir bir zincire vurmuş. Sonra fillerin çevreye saldırdığı bir ülkeye gönderilmiş. Üç gün sonra, Hamur önde, kuzu gibi olmuş fil sürüleri arkada, çıkagelmiş. Kral, Hamur Pehlivan’ı hem beğenmiş hem de bu gücü kimseye benzemeyen yarı çocuk adamdan korkmuş… Onu ülkesinden uzaklaştırıp yok etmek için bir plan kurmuş. Demiş ki: “Kaf Dağları’nın orada dört büyük canavar yaşar. O canavarların karnında sandıklar var. Bir demir, bir gümüş, bir altın, bir de elmas sandık. Bu sandıkları alıp açmadan bana getir.” Hamur Pehlivan hemen yola çıkmış.

Hamur Pehlivan, Kaf Dağları’na varana kadar hem canavarlarla güreşmiş, hem tazılarla yarışmış. Kimi zaman devlerle tanışmış, kimi zaman perilere karışmış, bin bir çeşit macera yaşamış. Sonunda çocukluktan kurtulmuş. Uslu akıllı, güçlü kuvvetli bir pehlivan olmuş. Yolda güçlü bir de at bulmuş. Ulaşmış Kaf Dağları’na. Atını bir köylünün ahırına emanet edip bağlayınca at dile gelmiş: “Bak Hamur Pehlivan, dinle beni.” Hamur Pehlivan, şaşmış ama cevaplamış atı: “Dinliyorum.” “Bu dağa kimse yalnız çıkamadı. Çıktıysa da canavarı öldüremedi.” Hamur Pehlivan sormuş: “Peki ne gerek?” At kişnemiş: “El birliği güç birliği.” Hamur Pehlivan bu sözü anlamamış. ‘El birliği güçbirliği’ni bir silah sanmış, demiş ki, “O dediğin nerde bulunur, kaça alınır?” O zaman at anlatmış elbirliğinin güç birliğinin insanların birlikte, güçlerini, akıllarını birleştirerek hareket etmeleri demek olduğunu. Hamur Pehlivan, kralına kuşlarla haber yollamış: “Ben canavarları öldüreceğim ama sandıkları benimle gelenlere paylaştıracağım. Razı mısın?” Kral, “Sen canavarları öldür, sandıklardan caydım, orada kal,” diye haber yollamış. Hamur Pehlivan köylülerle birleşmiş. Canavarları öldürmüş. Her canavarın karnından çıkan sandıkları açmışlar. Kiminden altın çıkmış, kiminden gümüş. Kimi sandıkta elmas, kiminde bilinmedik

araçlar. El birliği güç birliği deyip kolları sıvamışlar. Kaf Dağı’nı bir cennete çevirmişler. Kral, Hamur Pehlivan’dan kurtulduğuna öyle sevinmiş ki bir daha arayıp sormamış onu. Yalnız onu ihtiyar ana babası öyle özlemiş, öyle özlemiş ki, yollara düşüp yanına ulaşmışlar. Hep birlikte miyavlar gibi rahat yaşamışlar.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın