Gezi direnişi

Gezi Ruhunu Yargılamaya Kalkmak ya da Van Gogh’un Enerji Çizgileri

Mehmet Ulusoy
isimlik-Mehmet Ulusoy

Toplumların yeni bir sürece, yeni bir çağa evrildiği ve kültürel bir kaosun yaşandığı dönemlerinde maddi ve manevi her şey tam bir değerler karmaşası, belirsizlik, aldatıcılık girdabına girer. Toplumsal kurumların, siyasal yapıların ve bunlara bağlı kimliklerin, değerlerin ve söylem biçimlerinin eski kalıplarıyla, yeni sürecin ve olguların açıklanması imkânsız hale gelir. Böyle dönemlerde yöneticiler, siyasi liderler, günün ihtiyaçlarını karşılamayan, eskimiş düşünce ve değerlendirme kalıplarına, yeni gerçekleri, Yunan mitolojisindeki Prokrutes gibi, kolunu bacağını budayarak ya da zorlayıp sündürerek uydurmaya, hapsetmeye çalışır.

Bilimin, özellikle toplumbilimin bile başlarda açıklamada yetersiz kaldığı böylesi dönemlerde sanatçı, sezgi ve hayal gücüyle gerçeği görür; Atatürk‘ün deyişiyle hakikatin ışığını alnında hisseder. Henüz apaçık görünür hale gelmemiş, belirginleşmemiş, ama insan davranışlarının ve tepkilerinin nabız atışlarında, öfkelerinin ve iyimserliklerinin ayrıntılarında kımıldayan, titreşen yakın geleceğin ipuçlarını birçok aydın ve sanatçı hissedebiliyor. Başka deyişle, geleceğin tablosunu oluşturan bütün renk, çizgi ve motifler, belirtilerini günbegün daha açık duyumsamaya başladığımız “dip dalgaları”nın enerji odaklarında ve enerji hatlarında yerlerini almaktadır.

VAN GOGH’UN RESİMLERİNDEKİ ENERJİ AKIMLARI

John Berger - Portreler

Geçtiğimiz günlerde John Berger‘in Portreler kitabını okurken, Van Gogh‘la ilgili, onun özgünlüğünü ve dehasını açıklayan çok önemli bir betimleme ile karşılaştım. Fırça darbeleriyle oluşan ve resme büyük bir canlılık ve hareketlilik kazandıran Van Gogh’a özgü anlatım biçimine, üsluba değinirken Berger, “enerji akımları” deyişini kullanıyor: “… kağıdın üzerine indirdiği darbeler, fiziksel olarak kendisine ait olmayan ve ancak çizdiğinde görünür hale gelen enerji akımlarını takip ediyor. (…) Bir ağacın büyümesindeki enerji, bir bitkinin güneşe uzanmasındaki, bir dalın yanındaki dallara göre kendini ayarlamasındaki, (…) bir bayıra yerleşmiş kayaların ağırlığındaki, güneş ışığındaki (…) enerji.”(*)

Bu müthiş, çarpıcı tanımlamanın bende yarattığı ilk çağrışım, sanatçının, yaşadığı dönemin bilimsel gelişmeleri ile olan sezgisel derin bağıydı. Sözkonusu kavram, bence, Van Gogh‘un sanatının özünü yansıttığı gibi, çağının bilimsel gelişmelerinin de temel içeriğini veriyordu. “Enerji akımları”, Van Gogh‘un yaşadığı yıllarda bilimin en büyük keşiflerinden olan ve Batılı her entelektüelin haberdar olması gerektiği elektromanyetik dalgaların manyetik çizgilerinden başka bir şey değildir.

Onun resimlerinde, maddenin bütün biçimlerinin, güneşin, gökyüzünün, ağaçların, ekin tarlalarının durağan değil, sonsuz bir döngüsellik içinde, düz evrimsel değil, sıçramalı, bir ırmağın akışı gibi yılankavi devinen, titreşen, değişen enerjisini görmekteyiz. Özetle Van Gogh’u, sanatındaki yeniliği ve yaratıcılığı ile büyük yapan, bizi de hâlâ olağanüstü etkileyen ve büyüleyen şey, çağının temel bilimsel ve toplumsal gerçeklerini, derin sezgisel kavrayışıyla çizgi ve renklerine taşıyabilmesidir; onları imgeleştirebilme dehasıdır.

19.yüzyılın en büyük fizikçi Maxwell‘in yüzyılın ikinci yarısında keşfettiği elektromanyetizm ve elektromanyetik kuvvet çizgileri, 20. yüzyılın başında Albert Einstein ve Max Planc‘ın Görelilik, Kuantım kuramları ve atomun yapısının çözümlenmesiyle yeni bir boyuta sıçradı. Madde, toplumlar ve insan dahil bütün hareket biçimleriyle aynı zamanda bir enerjiydi. E=mc2 bu bütünsel kuramın bilinen evrensel formülüdür. Nevton fiziğine dayanan kaba, mekanik anlayış artık aşılmıştır.

Bunun anlamı aynı zamanda şuydu: Çağımızda sanatla bilim arasındaki, bilimin ve sanatın çeşitli disiplinleri arasındaki işlevsel farklılık geçerliğini sürdürse de, gerçekliğin bütünsel kavranması açısından aralarındaki karmaşık ilişki, içiçelik ve tamamlayıcılık bugün her zamankinden çok daha derin ve vazgeçilmezdir. Modern çağın temel değerleri açısından, bilimin ve toplumların gelişme dinamiklerinden, enerji akımlarından kopuk ve bağımsız bir sanat, sanat olamaz; çağdaş anlamda onun niteliklerini taşıyamaz.

John Berger ne kadar bu boyutta ve kapsamda düşündü bilemem. Ama “enerji akımları” doğal ve toplumsal nesnelerin bütün hareket biçimlerini, görünüşte değil özde, en kapsamlı ve en doğru anlatan kavram. Böylece bilimsel keşif ile sanatsal yaratıcılığın, doğal ve toplumsal gerçekliğin açıklanması ve değiştirilmesi bağlamında, aynı yasalarla hareket ettikleri bir kez daha vurgulanmış oluyor.

GEZİ’DEKİ ENERJİ ÇİZGİLERİNİN DİP DALGASI

Çok ilgisiz gibi görünebilir. Ama yine de, John Berger‘in “enerji akımları” dediği, bizim “fay hatları” benzeri “enerji çizgileri” olarak ifade ettiğimiz, sanatı, bilimi, toplumu kucaklayan evrensel gerçeklikle, herhangi bir toplumsal olayın bağını rahatlıkla kurabiliriz. Örneğin 2013 Gezi direnişi ya da Haziran Ayaklanmasıyla, maddenin, toplumun bütün hareket biçimlerinin “enerji” olduğu bağlamında bir ilişki kuramaz mıyız? En azından, Haziran Ayaklanması‘ndaki toplumsal enerjinin ne olduğunu, boşa mı gittiğini, yoksa toplum bilincinin, biliçaltının derinliklerinde dip dalgası olarak günümüze mi aktığını düşünüp tasavvur edemez miyiz? Çünkü enerji hiç bir zaman yok olmuyor, farklı biçimlere bürünüyor ve işlevini tamamlamadan karşıtına dönüşmüyor.

Öyleyse, sanat ve bilimin enerji çizgileri ve enerji paketleri, kapitalizmin yarattığı büyük kirlenme, sahteleşme ve yalanlar nedeniyle görünüşte fark edilmese de diplerde bir yerlerde mutlaka birleşir, kesişir. O nedenle yukarıdaki sorular pek yersiz olmasa gerekir. Hakikatin ve Devrimin ırmağı bazen çoraklaşmış topraklarda kumların altına gömülüverir; ama sonra mutlaka berrak ve daha gür bir şekilde yeniden yüzeye çıkar.

Saadede gelelim… Bir an için, sahnede rol alan bütün siyasi kuvvetleri dışta tutarsak, Gezi olayında iki toplumsal-kültürel kuvvet, yani enerji karşı karşıya gelmiş ve hesaplaşmıştır. Kemalist Devrimin ve Cumhuriyetin çağdaş ve laik kültürü ile, AKP iktidarının emperyalizmle işbirliği içinde Cumhuriyeti yıkmayı hedefleyen ortaçağ kültürü arasında bir hesaplaşmaydı bu. Anlaşmazlık ve çatışma, AKP’nin, Gezi Parkı‘nı yıkıp tarihi Topçu Kışlası‘nı restore etme adı altında orayı rantçı-AVM’ci yandaşlarına peşkeş çekme planı ve ısrarından geri adım atmasıyla sonuçlandı.

Şimdi ise, AKP iktidarı, yargıyı kullanarak, Haziran Direnişi‘nin intikamını alma ve bir türlü topluma kabul ettiremediği siyasal İslamcı-İhvancı programını meşrulaştırma peşinde. Direnişin, kendilerine karşı Batı‘nın ve FETÖ’nün planladığı ve yönlendirdiği bir komplo olduğunu iddia eden AKP, bunu, Osman Kavala, Can Dündar gibi Batı uzantısı neoliberallerin elebaşı olduğuna ilişkin birtakım belgeler imal ederek kanıtlamaya ve kendi Cumhuriyet yıkıcılığının üstünü örtmeye çalışmaktadır.

AKP iktidarının, özünde FETÖ‘cü ve hukuk dışı yöntemlerle oluşturduğu delillere dayanarak giriştiği, büyük bir toplumsal hareketi “hukuk yoluyla” mahkum etme çabası, tarihen bir madrabazlık ve maskaralıktan öte bir anlam taşımaz. Yukarıdaki liberallerle ilgili iddiaları yüzde yüz doğru olsa bile (ki bunlar, kim ne derse desin, FETÖ’cü yöntemlerle elde edilen ve şaibeliliği asla silinmeyecek bilgilerdir), bu, Gezi ayaklanmasının haklılığını, meşruluğunu ve kitleselliğini bir milim bile zayıflatmaya yetmeyecektir. Çünkü, gericilerin de tepe tepe kullandığı halkın iradesinin -hem de eylemli- üstünde hiç bir irade, yasa, kural, yasak yoktur ve olamaz.

Varsayalım ki, onların iddia ettiği gibi Direnişi başlatan kararı Batıcı-Soroscu bir örgüt aldı ve uygulamaya koydu. Bu neyi değiştirir? Çünkü, direnişin kitleselleşmesine yol açan talep yüzde yüz doğruydu; Taksim parkının ortadan kaldırılmasını, bir avuç fanatık İslamcı-yobaz dışında, İstanbullu hiç bir vatandaş kabul etmiyordu. Yaklaşık 20 gün süren direniş en başta bunu kanıtladı. Üstelik, çağdaş yaşamı ve kültürü savunan insanları, Tayyip Erdoğan‘ın “iki ayyaş” sözleriyle Atatürk ve İnönü‘yü aşağılayarak sindirmeye kalkması, iktidarın gayrimeşruluğunun ve haksızlığının kanıtıydı. Ve bu, direnişin bir üst düzeye sıçramasına ve giderek ulusal çapta bir ayaklanmaya dönüşmesine yol açtı.

Sözün özü, direnişi Ahmet, Mehmet ya da Batıcı bilmem kim başlatsa ne yazar; önemli olan sonucu kimin, neyin, hangi taleplerin ve iradenin belirlediği ve hangi mesajın verildiğidir. Ki dava açanların iddia ettiği gibi bir ihtimal yüzde sıfırdır, emperyalizm ve piyonları her zaman, kökü halk kitlelerinde, emekçilerde olan böylesi haklı eylemleri içine ajanlar sokup provoke ederek kullanmaya çalışmıştır. Bütün gelişme ve sonuçlarıyla baktığımızda, ne Batı ve neo liberaller, ne de PKK bunu başaramadı. Sonucu belirleyen, direnişin Atatürkçü, çağdaş, ulusalcı, antiemperyalist bir kitle hareketine dönüşmesini sağlayan Cumhuriyetçi kararlılıktı. Zaten 2007’lerden itibaren meydanlarda olan, Silivri duvarlarını yıkan bu birikmiş Cumhuriyetçi tepki, patlamaya hazır bir enerji olarak akacak bir yatak arıyordu. O günlerin en büyük gerçeği buydu.

HİÇBİR DEVRİM EMPERYALİZM VE GERİCİLERCE KARALANMAKTAN AZADE OLMAMIŞTIR

Büyük halk yığınlarının katıldığı hiçbir toplumsal ve ulusal devrimci süreç, dış müdahalelerden ya da farklı, hatta sonuç açısından karşıt amaçtaki güçlerin etkisinden, yönlendirme çabasından azade olmamıştır; aslında bu mümkün de değildir. Çünkü, özellikle Uluslar arası ilişkilerin, iletişimin olağanüstü etkili olduğu günümüzde hiçbir toplumsal hareketin gerek iç gerekse dış etkilerden tamamen bağımsız gelişme şansı yoktur.

Önemli olan, gelişmenin yönünü, halkın iradesini ve sonucu belirleyecek program ve stratejinin ne olduğu ve kimin belirlediğidir. Çünkü, son iki yüz yıllık tarihe baktığımızda, en bağımsız ya da tecrit (soyutlanmış) gibi görünen ulusal hareketlerin bile gerisinde uluslararası (emperyalist) güçlerin ne karmaşık, son derece ince ayarlanmış ve aldatıcı maskelerle gizlenmiş tertip-komplo ve manevralarının olduğunu biliyoruz. Ama, siyasetin izlemek zorunda olduğu uzun, zikzaklı, dolambaçlı yollardan sonra kazanan, tarihsel bilinç, sabır ve ısrar gösteren  devrimciler ve ulusalcılar olmuştur.

Mithat Paşa
Mithat Paşa

AKP‘nin, gerçeği yalan ve çarpıtmalarla saptıran bu çirkin ve çoktan ayyuka çıkmış yöntemleri, son yüz yıllık yakın tarihte emperyalist ve gerici güçler tarafından sıkça uygulandı. Mithat Paşa‘nın önderlik ettiği 1876 Anayasal Devrimi Osmanlıcı-İslamcı gericilik tarafından bugün bile “Batı’nın bir oyunu” olarak suçlanabiliyor. Keza 1908 Jöntürk Devrimi de aynı çevreler tarafından bir İngiliz-Mason komplosu olarak değerlendiriliyor. Yine Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimi‘nin, bugün bile, bizzat İngiliz emperyalizminin propagandasının bir uzantısı olarak Vahdettin‘e karşı Mustafa Kemal’in İngilizlerle, yani dış güçlerle işbirliği içinde gerçekleştiği iddia edilebiliyor.

Dünyadaki bütün devrimler için benzer suçlamalar hep yapıldı, hem de en usturuplu ve çok ince ayarlanmış sistemli yalanlarla. Modern çağın ilk ulusal devrimci hareketi olan Amerikan bağımsızlık savaşı, İngiliz burjuvazisi tarafından, Fransızların planlayıp yönlendirdiği bir tertip olduğu, Amerikalıların gerçek bağımsızlık talebine dayanmadığı şeklinde suçlandı ve karalandı.

1917 Ekim Devrimi ile ilgili, Lenin, İsviçre’den Rusya‘ya bir Alman treniyle Almanya ve Polonya üzerinden geldiği için Alman ajanlığı ile suçlandı ve devrim de Almanya‘nın bir komplosu olarak mahkum edilmeye çalışıldı. Çin Devrimi, Japonya‘ya karşı savaşta, ABD‘nin emperyalist çıkarı gereği Çin‘i desteklemesi nedeniyle, özellikle Soğuk Savaş yıllarında, özellikle Sovyet Revizyonizmi tarafından ABD güdümlü bir devrim olarak suçlandı. Vietnam ve Küba Devrimleri ise, Sovyetlerin desteği nedeniyle “Sovyet uydusu” devrimler olarak nitelendi. Doğu Avrupa Devrimlerini, Yugoslavya‘yı ayrı tutarsak, bir çok bakımdan tartışmaya açık olduğu için dışta bırakıyorum.

HALK HAREKETİNİN ÇOK BOYUTLU ENERJİSİ VE DEVRİMCİ AKIŞ YATAĞINI BULMASI

Bütün bu olgulardan çıkarak, bizi çok ilgilendiren bir gerçeğin altını tekrar tekrar çizmemiz gerekiyor. Kitle ya da halk hareketleri hiç bir zaman ideal hedefleri olan, güvenilir, sağlam bir önderliğe sahip, duru bir ırmağın akışı gibi saf, temiz değildir. Önemli olan, sonucu, halkın ve onun devrimci taleplerinin temsilcisi bir siyasi öncünün belirleyip belirlemediğidir. Su bulanmadan durulmaz. Bu nedenle sorun kirlenmek değildir; kirlenip temizlenme dinamizminin, enerjisinin sürekli üretilebilmesidir. Bilgenin dediği gibi, berrak görünümlü durgun bir gölden çok, çoşkun ve bulanık akan seli tercih ederim; çünkü ne kadar bulanık olursa olsun akan su bir süre sonra mutlaka berraklaşır. “Akan su mikrop tutmaz” sözü boşuna denmemiştir.

Sağdan soldan birçok kirli su akıntısının karıştığı belli ölçüde bulanan, kirlenen, ama akış hareketi içinde -aktığı sürece- durmadan temizlenen bir ırmaktır halk hareketleri. Doğaldır ve kendiliğindendir; onu temizlemek, onu tersine çevirmek, müdahale edip yapay bir hedefe saptırmak değil, onun akış frekansına uyup, o ritme kendini vermekle mümkündür. Devrimin nesnel gelişim mekanını oluşturan nehrin akış yatağını değiştirmekten çok, ona devrimci iradenin ürettiği ne kadar çok temiz su dereciğini katarsak, nehrin temizliği, yani devrimin niteliği ve netliği de o kadar yükselir.

Böylece yaşanan derin krizin kendi iktidarlarının sonunu getireceğini sınıfsal sezgileriyle çok iyi kestirebilen İhvancı mafya-tarikat güçleri, benzeri bir kitle hareketinin de eli kulağında gelmekte olduğunu görüyorlar. Bunu öngördükleri için Gezi ruhunuhukuken” mahkum ederek halkı sindirmeye, o çok boyutlu büyük enerjiyi söndürmeye ya da başka yataklara, kanallara akıtmaya çalışıyorlar. Bu nedenle tekrar gündeme getirilmiş olan Gezi Ayaklanması, bizi, sonucu ne olursa olsun, yargı süreci açısından ilgilendirmiyor pek. Daha çok, son on beş yıllık halk hareketinin dip enerjisinin hangi çizgilerde ya da hangi fay hatlarında, hangi biçimlerde biriktiği açısından ilgilendiriyor.

Bu enerji birikimi, buzdağının altında ya da dip dalgası olarak hangi biçimleri, hangi eylem ve söylem biçim ve yöntemlerini almakta, hangi frekanslarda titreşim göstermekte, hangi boyutlarda katmanlaşmakta ve derinleşmektedir? Sözkonusu enerji çizgileriyle siyasi partilerin saflaşmasını belirleyen olgular ve onların halkı temsil düzeyleri arasındaki koşutluk ve karşıtlıklar nelerdir ve nasıldır? Daha doğrusu halkın, emekçi sınıfların, yaşanan kriz karşısındaki tepki ve örgütlenme biçimleri, bunlar oya dönüşme oranları ve mekanizmaları nelerdir? Ve en önemlisi, sözkonusu kitlesel enerjinin akış ekseninde hangi ekonomik-siyasi talepler, hangi değer ve inanç biçimleri, hangi söylem, iletişim dili, üslup vb’ler etkili olmaktadır? Son olarak devrimci siyasal önderlik, bu çok boyutlu ve katmanlı kitlesel enerjiyi kucaklama kapasitesine ve çapına ne kadar sahip?

DEVRİMCİ SİYASET VE SANATIN ENERJİ ÇİZGİLERİNİ YARATICI BİR TARZDA BİRLEŞTİRMEK

Öyle görülüyor ki, iktidarıyla ana muhalefetiyle halka, “kırk satır mı kırk katır mı” ya da “ölümlerden ölüm beğen” seçeneklerini dayatan sistemin içinde milletin beklentilerini karşılayacak bir çözüm bulunmuyor. Bütün göstergeler çıkışın ancak devrimci köklü toplumsal ve kültürel dönüşümlerle mümkün olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, nesnel olarak Türkiye bir devrimci süreç yaşıyor olsa da, öznel olarak Tandoğan, Gündoğdu, Çağlayan ve Silivri ve Gezi‘de büyük kitle eylemleriyle ortaya konan enerjinin devrime dönüştürülme saati, mucizelere inanmıyorsak eğer, bir hayli ötelenmiş görünüyor. Bu ötelenmede kuşkusuz devrimci siyasal öncünün, bir kuvvet merkezi yaratarak halkın iradesini sistemin partilerine dayatmak, onları ulusal ve toplumsal belli uzlaşmalara mecbur kılmak için yeterli güce sahip olmaması belirleyici bir etkendir.

Şimdi, krizin büyük sahtelikleri ve yalanları açığa vurduğu koşullarda, yüzde on barajlı seçim sisteminin dışında, sandıkta hiç bir zaman karşılığını bulmayan halkın gerçek eğilimlerini ve enerjisini esas alan bir değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Buna bağlı olarak yeni biçimlerde ve boyutlarda, yeni söylem ve sloganlarla yükselmesi muhtemel halk hareketlerine odaklanmak hayatın getirip önümüze koyduğu bir zorunluluktur. Ancak böyle bir değerlendirme ve duruş, çölün -çölleşen siyasal-kültürel iklimin- altından akmak zorunda kalan dip dalgası ırmağının toplumu değiştirme gücünü doğru bir şekilde ölçebilir.

Şunu da özellikle vurgulamak gerekir: Ulusal devrimci hareketin bütün gücünü yüzde on barajlı seçim sistemine bağlı siyasetlere harcayan konumlanması, bilim ve sanat-edebiyatın enerjilerinin devrimci program ve stratejide birleşmesini ve devrimci sürece büyük ivme kazandıracak katkılarını engellemiştir. Bu durum, yani devrimci siyasetin kültür ve sanatla birleşerek bütünsel bir enerji yaratamaması, siyasetteki açmazların, düzeysizliklerin, moralsizliklerin, dağılma yönündeki eğilimlerin önemli bir nedenini oluşturur.

‘ORANTISIZ ZEKA’DAKİ BİLİM, SANAT VE SİYASET BİRLİKTELİĞİNİN YARATTIĞI BÜYÜK ENERJİ

Önümüzdeki, halk hareketinin yükselmesinin kaçınılmazlığını gösteren nesnel toplumsal-ekonomik etkenlerin, gerek bütünsel büyük bir kitle hareketine dönüşmesi, gerekse mevcut siyasal tabloyu değiştirecek sonuçlar yaratmasında anahtar başvuru kaynağı Gezi Direnişi‘dir. İçinden geçtiğimiz Türkiye gerçekliğinde devrimci direniş biçimleri için bir model niteliğindedir Gezi. Çünkü, nasıl Tahrir Direnişi, bütün Batı güdümlü liberal ve İslamcı müdahalelere karşın, Mısır‘ın kaderini değiştiren, Mısır‘ın bütün çağdaş renklerini birleştiren ulusal karakterde bir toplumsal kitle hareketi ise, Gezi de, Tahrir çapında olmasa da, bileşimiyle, çağdaş ve moral kaynağı ve birleştirici motifleriyle, ulusal renkleriyle, derinliği ve kararlılığıyla aynı özellikte bir direnişti. Aynı sonucu vermemesi, bize özgü bir çok nedene bağlı önemli bir tartışma konusudur.

Gezi direnişinde ulusal karakter ve değerler ile çağdaş evrensel değerleri birleştiren, dolayısıyla onu dirençli ve kararlı kılan şey neydi? Ve bugün bu özelliğin / özelliklerin anlamı nedir? En başta bu, Türk Devrimi‘nin, Atatürk Cumhuriyeti’nin çağdaş yaşam, ulusal bağımsızlık ve antiemperyalizm ilkelerinde ortak duyarlılıktı. Bu duyarlılık, eylemi ilk başlatan çevreciler açısından siyaseten çok net olmasa da, sınırlı sayıda neoliberal Batı uzantısı aydın dışında, çevreci ve sol grupların çoğunda potansiyel olarak vardı. Bu eğilim, güçlü bir antiemperyalist dalganın ağırlığını koymasıyla, onu yadırgamadı ve onunla birleşti…

Diyebiliriz ki, Gezi Direnişi, karşıdevrimci siyasi iktidara karşı geliştirilebilecek en kucaklayıcı, en renkli, en uzun soluklu, dolayısıyla en ulusal ve yerli karakter taşıyan eylemdi. Bu niteliklerini, özellikle gençliğiyle, sanatçısıyla, sporcusu ve taraftarıyla ve bütün muhalif düşünce ve örgütlerin aktif katılımıyla sağlıyordu. Denebilir ki, devrimci enerji aynı zamanda bir estetik-sanatsal enerji ve atılımsa, yani yaratıcı bir süreçse, Gezi direnişinde bunları çeşitli biçimlerde ve bütün boyutlarıyla görürüz. Direnişin en çarpıcı ifadesi “ORANTISIZ ZEKA” deyişi, bu enerjiyi ve yaratıcılığı en çarpıcı biçimde yansıtan betimlemedir.

Sonuç olarak Türk toplumu; insan davranış ve tepki biçimleri, kimlik ve değer ölçüleri, bireyselin ve toplumsalın önceliği, gerçeğe ve bilimsel bilgiye ulaşma tutkusu açılarından, 2000 öncesiyle karşılaştırılamayacak ölçüde, büyük dokusal, yapısal farklılıklar taşımaktadır. Yukarıdaki ölçüt ya da tercihlerde, duygusal, akıl ve bilinçdışı yaklaşımların ağır bastığı böyle bir kültürel kuşakta sanat ve edebiyatın rolünün çok önem kazandığı kuşkusuzdur.

Önümüzdeki, Türkiye’nin geleceğini ve rengini belirleyecek büyük kitle hareketlerinin devrimci bir bilince ve önderliğe yükselmesinde, bilim, sanat ve siyaset üçlüsünün birleşik enerjisinin tayin edici bir rolü olacaktır. Mehmet Ulusoy

* John Berger, Portreler, Metis Yayınları, 2. basım, İstanbul, 2018, s. 278.

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir