Eski-Beyoğlu

Geçmişe İlişkin Ne varsa

Yaşam

Her daim geçmişiyle övünmeyi neredeyse bir yaşam biçimi yapan ama ona ilişkin her bir şeyin yok oluşu karşısında da sessiz kalmayı tercih eden bir coğrafyada yaşıyoruz… Bu sessizliğin ardında ise; sahiplenememenin acizliği ile vurdumduymazlığın o bilinen, ama bir türlü dile getirilemeyen kahredici bir ilgisizliği vardır…

Eskiye ait ne varsa, tek tek değil, cümbür cemaat yaşamımızdan hızla –kimi zaman farkına bile varmadan- çıkıp gidiyor…Tıpkı; bir zamanlar, gidenlerin değerini bilip de dile getiren o bilen, anlayan, değerini bilen kuşakların aramızdan ayrılması gibi…

Beyoğlu’nun göbeğindeki üç kuşağa hizmet verip Cumhuriyetle yaşıt Elhamra, Emek, Saray, Lüks, Alkazar, Ar (Sinepop) sinemaları bir bir kapanırken, yalnızca bir avuç insanla, birkaç gazete haberi dışında bu gidişe dur deyip, bir kentin yok edilmek istenen belleğine kim sahip çıkabildi ki? Ya da nostaljinin engin sularında kürek çekip “Ah Beyoğlu… Vah Beyoğlu “ diyenlerin kırmızı çizgisi olan Markiz’i şimdilerde kim anımsıyor? Önünden gelip geçenlere durup sorun bakalım, kaç kişi; Cadde-i Kebir’deki d’Aranco ustanın elinden çıkma, sultanın baş terzicisi Botter’in art nouvau tarzı yapısının farkındadır? Bir zamanlar Markiz yoksa Beyoğlu da yok diyenler, şimdilerde önünden geçerken tanıyabiliyorlar mıdır onu acaba?

Elbette ki tüm bunlar bir kentin belleği değil ama, her zaman örnek gösterilen birer simgeleri, ulaşılmasa da, varlığı ile bir kente değer katan masalsı mekanlarıydı… Şarkıdaki gibi “gitmesek de, görmesek de …” Bizim olan, bize ait yerlerdi…

Ama yaşamımızdan bir bir çıkıp gidenler bu kadarla da sınırlı değil… Hala ne olacağı belli olmayan Haydarpaşa garı, İstanbul’un yok olup giden rengi Sulukule, yok edilen tarihi çeşmeler, güzelim mezar taşları, sözüm ona restore edilerek yok edilen tarih, taşınma bahanesiyle boşaltılan müze depoları, yok edilen şehir müzesi, yıllar yılı kapısı açılmayan tiyatro müzesi, Küçük sahne, darmadağan edilen arşivler, Beyoğlu’nu alelacele terk eden sinema müzesi vs… Saymakla bitmez, tükenmez… Her biri kenti kent yapan bir kentin belleği idi…

Bir de bunların yanında gündelik yaşamın küçük ama unutulmayan minik değerleri vardır. . Örneğin Büyük Postane’nin o güzelim masası, gar restoranları, geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız kapılarını kapatan sayısız tatların vazgeçilmez mekânı; Konyalı Lokantası… Bir bir sessizce gözden kaybolup gidiyorlar…

Geçmişiyle bu denli övünüp da geçmişini bu denli umarsızca harcayan kaç ülke vardır dersiniz. Koskoca coğrafyada yüz yılı yakın müesseseleri say deseniz, kaçını sayarsınız. Onca imparatorluktan ve Cumhuriyetten arda kalan bir bozacı ile bir şekerci… Bir de kuru kahveci…

İyi ve güzel olan, kentle örtüşerek, giderek onun bir parçası olan her bir güzelliğin yerini şimdilerde neler alıyor dersiniz? Onlar saymakla bitmez. Karpuz içinde çocuk, Boğazköy aslanlarına rahmet okutacak Mardin aslanları, tepsi içinde tatlı, çatal ucunda köfte, kavun, karpuz ve de kabak… Bir zamanlar Başkentin meydanlarını süsleyen kol saati ile dinozorlarda işin çabası… İşin en acı yanı ise, onlarca heykeltıraş ekolünün filizlendiği, vücut bulduğu, medeniyetlerin beşiği küçük Asya’nın tam orta yerinde, Bergama sunağının, dünyanın yedi harikasından Halikarnas Mozolesi ile Artemis Heykeli’nin bulunduğu bir coğrafyada yapılıyor tüm bunlar. Şaka gibi… Alay eder gibi… Tüm geçmişin güzelliklerine adeta meydan okur gibi…

Garip ve acı olan; parayla satın alınabilecek onca zevksizliğin kabul görmesi ya da kabul görmesinin talep edilmesi değil, onun da ötesinde; tüm bunların birer estetik değer olarak algılanıp sunulmasının tariflere sığmaz düzeysizliğidir…

Bir yandan, İmparatorluk müzesi olan Arkeoloji Müzesi ile Topkapı Müzesi’nin depolarını boşaltıp bir başka yerlere taşıyoruz, diğer yandan; balmumu ve plastikten estetikten nasibini almamış heykeller yapıp, açtığımız yeni müzeleri, meydanları, parkları donatıyoruz. Anlamak, anlayabilmek olanaksız…

Akıl, mantık, izan ya da ne bileyim, kültür, sanat, estetik, her bir şeyin değerini yitirip bir başka boyutlara taşındığı bir yerlerdeyiz… Kısacası kitsch’in (uyduruk sanat) kutsanıp, bir marifetmiş gibi kadim kentlerin meydanlarını süslediği, adı konulmamış bir dönemden geçiyoruz…

Hem de; iyilerin ucube diye yıktırıldığı, ucubelerin ise baş tacı edildiği yitik bir dönemden…

Sanat adına, kültür adına, geçmişin onca değerleri adına, biraz edep yahu…

Burçak Evren

Etiketler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir