Yavuz Selekman

Farklı bir güreşçi profili Yavuz Selekman’ı hatırlar mısınız?

Kemal Ateş

İstanbulluydu, grekoromenciydi. Bir güreşçide bu ikisi bir araya gelmişse, ortaokul düzeyinde de olsa biraz mürekkep yalamışlık da varsa, o yıllarda çayırlardan gelen Anadolu çocuklarından farklı bir güreşçi profili ortaya çıkardı. Yavuz Selekman’ı minderlerde az tanıdım, az gördüm, ancak farklı bir güreşçi olarak unutamadıklarım arasındadır. Genellikle İstanbullu olan öteki grekoromencilerden de farklıydı. Güreşe çekemediğimiz kentsoylu çocuklara benzerdi ya da bir doktor, bir öğretmen çocuğu sanırdınız. Gördüğüm, tanıdığım en yakışıklı güreşçiydi. Nitekim bu yakışıklı adam Yeşilçam’ın da gözünden kaçmadı, Tarık Akan’larla, Cüneyt Arkın’larla filmler çevirdi. Güreş kadar Yeşilçam’a da emek verdi, ancak ne minderde, ne beyaz perdede hak ettiği yerde olamadı. Bir süre antrenörlük de yaptı, kısa zamanda bundan da soğuttular.

Yavuz Selekman
Yavuz Selekman

Kentsoylu çocuklara benzettiğimiz bu genç, çatı tamiri vb. işler yapan bir emekçinin oğluydu. Şehremini’de büyümüş. Aile Bulgaristan göçmeni… Fırından ekmek alıp gelirken, evlerine yakın bir yerdeki Halkevi’nde güreş seyretmeye dalar, aldığı ekmeklerden birini orada yer bitirirmiş. Filmlerindeki, fotoğraflarındaki sert bakışlarına aldanmayın, kavgayı hiç sevmez. İçe dönük, sessiz bir genç. Nedeni var bunun. Aile acılar yaşamış. Biri daha bebekken, öteki on üç yaşında iki ağabeyini kaybetmiş. Ona ders çalıştıran ağabeyi Erdoğan’ın ölümü aileyi de, Yavuz’u da çok sarsmış. O sert bakışları kimseyi değil, ölümü, Azrail’i korkutmak içindir.

İlkin Defterdarlık Kulübü’nde başladı güreşe, Adnan Yurdaer ilk hocalarındandı. Adnan Hoca onu motosikletine alır, birlikte öteki kulüplere de götürürdü. Sonra Fatih Spor Kulübü’ne geçtiler.

İstanbul’da yaşadıkları için uzaktan bildiğim birçok grekoromenciyi bir Türkiye şampiyonasında Ankara’da izleme olanağı buldum. Mithat Bayrak, Müzahir Sille, Ünver Beşergil, Burhan Pandül, Gürbüz Lû, Dursun Ali Erbaş… Bunlardan biri çıkıyor mindere, biri iniyordu. Gene Maltepe’deki salonumuzdan söz ediyorum. Yıl sanırım 1963 sonu ya da 1964’ün başlarıydı. Soğuk kış aylarındaydık, Yavuz Selekman’ın maçlardan sonra giydiği beresi bile aklımda… Tribünlerde otururken de ilginizi çekiyor; sert branda minderlerin yüzünü bozamadığı, yakışıklı, güzel bir adam.

Bu gün minderlerde kadınlar da güreşiyor, biz o yıllarda tribünlerde bile kadın göremezdik. Okul maçlarımızda Maltepe’deki üç tribünlü küçük salonumuzun dolduğu zamanları anımsarım; seyirciler arasında tek bir kız öğrenci olmazdı. Yalnız bir kadın gelirdi bizi izlemeye, üstünde tayyör, güzel giyimli, zarif bir hanımefendi mindere yakın bir yerde, yöneticilerin arasında, altına verilmiş bir sandalyeye oturur, hiç kımıldamadan saatlerce bizi izlerdi. Annemiz, ablamız o sabrı göstermezdi herhalde. Böyle kadın bir seyirci o yıllarda ancak tiyatrolarda, operalarda görülürdü.  Yöneticilerden birinin eşiydi sanırım. Sonra epey araştırdım o hanımefendiyi, kimin eşiydi acaba? O uygar yönetici aile unutulmamalı, bilinmeliydi bence. Tribünlerde böylesi kadınlar daha çok olsaydı, belki de biz çabucacık bırakmazdık güreşi.

Sözü Yavuz Selekman’a getireceğim… Maltepe’deki salonumuzda tribünlerde gördüğüm ikinci kadın Yavuz Selekman’ın eşiydi. İnce, uzunca boylu, güzel giyinmiş, güzel bir hanımefendi. Yeni evlenmişlerdi… Selekman, minderden hep galip ayrılıyor, ne kendini ne de tribündeki eşini üzüyordu. Risk alan, çılgın bir güreşçiydi. Salto, kafakol, supleks gibi oyunların ustasıydı. Bu oyunları hemen her güreşçi bilirdi, ama maçlarda cesaretten de öte, çılgınlık isteyen oyunlardı bunlar. Örneğin Tevfik Kış, Necdet Uçar, Sırrı Acar, Metin Alakoç gibi tempoya dayalı güreş yerine, tekniğini konuşturur, oyunlarla puan alırdı. 1961 yılında Japonya’da şampiyonluğa epey yaklaştı, son anda Sovyet güreşçisine yenilince kürsüdeki sırası üçüncülük oldu. Üçüncülük kürsüsüne iki kez çıktı, çok yaklaştığı dünya şampiyonluğuna bir türlü ulaşamadı. İki dünya üçüncülüğünün yanı sıra 1963 yılında Napoli’de Akdeniz Oyunları şampiyonu oldu.

Böylesine yetenekli bir güreşçi neden büyük şampiyonluklara ulaşamadı? Arkadaşlarına sorarsanız, Emirgân’da “bir kadına tutuldu” gibi hikâyeler anlatırlar. Hele kamp dönemlerinde bizde bir tabudur kadın. İyi de kadın insanı rüyasında bile gelir bulur. Katı ve uzun yasaklar yerine, ölçüsü, zamanı ve doğal olanı öğretilmeli sporcuya. Kadınla ilişki değil, kötü ilişkiler zarar verir sporcuya; kötü ilişkiler, mutsuz evlilikler herkese zarar verir. Bence iyi bir antrenöre düşmedi Yavuz Selekman.

Sessiz, sakin, beyefendi kişiliğiyle, güreş dünyasının kabalıkları, kıskançlıkları içinde yalnız kaldı. O dev cüsseli adam belki de çok kırılgandı.

Dünya üçüncüsü olduğu yıllarda emniyet teşkilatına girdi, cinayet şubesine… Bir cinayet olduğunda sabah erkenden arabayla alıp götürürler, olay yerinde saatlerce bekletirlerdi. Sporcu filan diye kollanmamış belli ki, burada da sessiz, kırılgan… Bu iş bana göre değil diye ayrılmış. 1965 yılında sinemaya geçince güreşten uzaklaştı. Onu hak ettiği, layık olduğu şampiyonluk kürsüsünde göremedik. Minderdeki sevdası yarım kaldı. Kartal Tibet, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney, Kemal Sunal filmlerinde ikinci derecede rollerle yetindi, o yakışıklı adam bir türlü sinemamızın jönleri arasına giremedi. Bunu kendisi sessiz ve içe dönük olmasına bağlar. Objektifler, kameralar da aslında haksızlık ettiler ona. Yakışıklılığı, güzelliği beyaz perdeye tam yansımadı. Cüneyt Arkın dayak atacağı filmlerinde bu güçlü kuvvetli Türk Herkül’ünü istermiş karşısında. Öyle bir adamı dövmenin seyirci üzerindeki etkisi başka… İyileri de oynadı, para için dayak yiyen kötüleri de oynadı.

2004 yılında kötü bir hastalığa yakalandı. Güreşçilerin hastane ziyaretleri bir başkadır. Ölümcül hastalıklarla boğuşurlarken bile, hâlâ güçlüyüm dercesine pazı gösterirler, şınav çekerler, köprü kurarlar. Hastalığı, ölümü de yeneceklerine inanırlar. Yavuz Selekman barfiks yapardı hastanede. Yazık ki son rakibini yenemedi.

8 Mart 2004 yılında 67 yaşında aramızdan ayrıldı. Erken bir gidiş… Ama biri daha bebekken, öteki on üç yaşında ölen ağabeylerini düşününce, gene de iyi yaşadı, demek geçiyor içimden.

Etiketler

Bir Yanıt Yazın